Çocukluğunuzda okuduğunuz kitapları hatırlıyor musunuz? Hayatınızda yönlendirici bir etkisi olan veya sadece sıcak bir tebessümle andığınız kitaplar var mı? Bookinton editörlerine çocukken okuyup en çok etkilendikleri kitapları sorduk. İşte editörlerimizin kaleminden unutulmayan çocukluk kitapları…

Çiğdem Yalman Kopan 

Neydi o kitap? Pollyanna? Ramses, Işığın Oğlu? Yok… Ömer Seyfettinleri geç, Behiç Aklara daha varmadan… Nasıldı o hikâye?

Gece siyahı üstünde bir ay ve sevimli mavi bir yıldız hatırlıyorum. Küçük bir yıldızın kaybolup yeniden bulunma hikâyesiydi sanırım. Annesine mi dönüyordu sonunda, neydi? Her şey flu, bir tek o küçük mavi yıldızı çok net hatırlıyorum. Yatağım hemen pencere kenarındaydı, olur da onu görürüm diye bir kitap kapağına bir gökyüzüne bakıyordum. 

Bir de şu kalmış aklımda, o kitabı ne çok seviyordum!

Gökyüzüne bakıp hayal kurmayı ilk ondan öğrendim. Sonra da hiç vazgeçmedim. 

Bu hafta Bookinton editörlerinden çocuk kalplerine dokunan o biricik kitabı anlatmalarını istedik. Her renkten birkaç ton içeren dev renk paleti gibi bir liste oldu. Bu listede eminim kendi çocukluğunuzdan bir şeyler bulacak hatta sizin için en özel olan o unutamadığınız ilk kitabı anacaksınız. Belki raftan çıkarıp bir de bugünkü aklınızla yeniden okuyacaksınız

Eğer bunlardan birini bile yaparsanız yorumlarda bizimle paylaşmayı unutmayın. İşte Bookinton editörlerinden unutulmayan çocukluk kitapları! Başlıyoruz…

Aile Tuzağı – Erich Kastner

Öneren Editör: Mürsel Çavuş

Çocukken 20 kuruş harçlığımın her gün 4 kuruşunu biriktirip cuma akşamları okul çıkışında kırtasiyecimiz Seçkin Amca’ya uğrayarak kendime Milliyet’in ve Serhat Yayınları’nın bir kitabını alırdım.

Aynı dönemde üst kat komşumuz Nazime Teyze bana Erich Kastner’in Aile Tuzağı kitabını hediye etmişti. Bir solukta okumuştum. Bir yaz kampında karşılaşan iki kız çocuğu, görünüm olarak birbirleriyle aynıydı ama karakterleri tamamen birbirine zıttı. Biri annesi biri babasıyla kalıyordu ve birlikte yaptıkları bir keşif sonrası hayatları tamamen değişiyordu.

8-9 yaşlarımdayken Erich Kastner gibi bir yazarla tanışmam benim için büyük şanstı, çocuk dergileriyle başlayan okuma aşkımı bu kitap perçinledi. Bu anıyı hiç unutamadığım için çocuklara kitap hediye etmeyi çok seviyorum.

Bu arada, Erich Kastner’in kitaplarını şimdi Can Çocuk Yayınları basıyor. Aile Tuzağı da İkizler Neyin Peşinde? adıyla çevrilmiş. Merak edip okumak isterseniz bu isimle arayabilirsiniz.

Kaşağı – Ömer Seyfettin

Öneren Editör: Zerrin Maral

Çocukken Cin Ali ve Ayşegül serilerinden sonra okuduğum, annemin hediye ettiği en güzel kitaplardan biriydi Kaşağı. Kitabı elime aldığımda önce kapağına vuruldum. Parlak, camgöbeği renginde ayrı bir kılıf gibiydi. Uzun yıllar sonra o parlak kâğıda “kuşe”, kılıfa da “şömiz kapak” denildiğini öğrendim. Üstelik şimdilerde pek moda olan cep boy kitaplardandı.

Hatırladığım kadarıyla hikâye aralarında kara kalem diyebileceğim resimler vardı. Kitabı okumaya başladığım anda çocukluğumun renkli dünyasına yeni hayaller, karakterler katılmıştı, benden mutlusu yoktu!

Ömer Seyfettin’in en bilinen hikâyelerinden biri olan Kaşağı; atlarla oynamayı ve onları tımar etmeyi seven Ömer ve Hasan adlı iki kardeşin hüzünlü hayatını anlatıyor. Atları tımar etmek için özel olarak getirtilen “Kaşağı”, bir gün küçük Ömer tarafından kırılıyor ama Ömer suçu kardeşi Hasan’a atıyor. Babası Hasan’a çok kızıyor. Hasan bu olaydan sonra içine kapanıp ve hastalanıyor. Bu olaydan sonra Ömer için vicdan azabıyla geçirdiği zor günler başlıyor…

Ömer Seyfettin hikâyelerinde öne çıkan samimiyet ve okuyucuya sunduğu öğretiler birer ders niteliğinde. Aklımda kalanlarla; Pembe İncili KaftanYüksek ÖkçelerFalakaDiyetYalnız EfePerili Köşk ve daha niceleri günümüzde hâlâ okunmak için çocukları bekliyor mudur, ne dersiniz?

Şişkolarla Sıskalar – Andre Maurois

Öneren Editör: Zeynep Ceren Burak

İlkay ve Ünal bir kır gezintisinde tesadüfen yeraltında bir dünya keşfettiklerinde, fiziksel farklılıkları nedeni ile ayrı düşerler. Biri Göbekistan’a, diğeri Kemikistan’a gider. İki ülke de çok tuhaftır. Şişkolar saat başı yemek yerken Sıskalar yemek yemeyi vakit kaybı sayarlar. Şişkolar daha hayat dolu ve yavaş insanlardır. Sıskalar ise daha ciddi ve dakik. Tek ortak noktaları aralarındaki savaştır. 

Peki, bu savaş nasıl nihayete erecek? Barış gelecek mi? Herkes birbirini olduğu gibi kabul edecek mi? Bunlar Şişkolarla Sıskalar kitabının en heyecanlı soruları. Andre Maurois’in klasikleşmiş bu kitabı, Can Çocuk Yayınları tarafından hâlen basılıyor.

Bu yazıyı yazabilmek için Şişkolarla Sıskalar’ı tekrar okuduğumda, çocukken hissettiklerimin daha yalın ve düz olduğunu fark ettim. Hatırladığım kadarıyla o zaman Şişkolar’ın ve Sıskalar’ın ülkelerini ve alışkanlıklarını epey komik bulmuş, böyle bir dünya olamayacağını düşünmüştüm. Şimdi ise tam tersine, farkılılıkların insanları birbirinden koparıp kutuplaştırabildiğini gördüğüm için böyle bir dünyanın var olması bana artık pek de imkânsız gelmiyor.

Yine de, bence, Şişkolar ve Sıskalar, alabildiğine neşeli, bir o kadar gerçek ve umut dolu bir kitap.

“Şişkolarla sıskalar birleşmelidir,” dedi Zayıflama Bakanı Boştabak. “İnsanların kilolarına göre ayrıldıkları nerede görülmüş? Gerçeğin gerçek sayılabilmesi için elli kilodan az mı gelmesi gerekir? Şişkolar insan değil midir? Siz böyle düşünebilirsiniz belki. Ama ben böyle düşünmüyorum.”

Peki, siz nasıl düşünüyorsunuz? Zayıflama Bakanı’na katılıyor musunuz?

Harry Potter ve Felsefe Taşı – J. K. Rowling

Öneren Editör: Özge Ovalı Karakaya

En karanlık kış günlerinden birinde kitapçıya girer girmez karşıdaki rafta turuncu kapağıyla dikkatimi çeken Harry Potter’ı hiç unutmuyorum. “Küçük bir erkek çocuğunun maceraları diye düşünüp satın aldığım kitabın beni kendine bu kadar bağlayacağını; devam kitaplarıyla, film uyarlamalarıyla, kostümleriyle, Londra’daki Harry Potter Stüdyosu’yla dünyayı kasıp kavuracağını hiç düşünmemiştim. 11 yaşımda okuduğum Harry Potter ve Felsefe Taşı, henüz tamamlanmış bir seri değildi. Hatta henüz ikinci cildi bile basılmamıştı. O dönemin çocukları olarak biz, Harry Potter’ın her yeni macerasını J.K. Rowling’in kaleminden çıkar çıkmaz okuduk. Bu, bambaşka bir heyecandı çünkü bir sonraki devam kitabını okumak için en az bir sene beklemek zorundaydık.

Artık Harry Potter Serisi tamamlandı. Ben, bu sefer de kitapları birlikte okumak; filmleri birlikte izlemek için oğlumun 10 yaşına gelmesini bekliyorum. Çocukluğumun o dönemine kendi çocuğumla birlikte dönmeyi beklemek de başka bir heyecan doğrusu.

Fedor Amca – Uspenski

Öneren Editör: Sanem Güven

1970’li yıllardaki Cem Yayınevi’nin Arkadaş Kitapları” serisi, kalbimde özel bir yere sahiptir. Benim çocukluğum onlarla geçti. Ama içlerinde bir kitap vardı ki baş kahramanı âdeta ruh ikizimdi. Tıpkı benim gibi olgun, benim gibi hayvanları çok seven 6 yaşında bir çocuk: Fedor Amca!

Rus yazar Eduard Uspenski’nin tüm dünyada çok satan bu kitabını, Cem Yayınevi’nden sonra Can Yayınları ve Beyaz Balina Yayınları basmış. Ben, -sahafları dolaşmak pahasına- Cem ya da Can Yayınlarının Faruk Ünlütürk çevirisini, yani G. Kalinovski’nin eşsiz çizimlerini içeren benim de okuduğum eski versiyonunu okumanızı öneriyorum. 

Fedor Amca bir gün, sandviçi nasıl yemesi gerektiğini söyleyen bir kediye rastlar. Kalacak yeri olmayan kediyi eve almak istediğinde hiçbir hayvanı sevmeyen annesi “O kedi eve giremez,” diyerek kestirip atar. 

Bunun üzerine evi terk eden Fedor Amca ile kedi Muço, yolda rastladıkları konuşan köpek Topaç’la birlikte uzaktaki bir köye yerleşirler. Önce gömü bulurlar, sonra benzin yerine yemekle çalışan traktör Obur’u, sonra evdeki perde ve örtüleri yiyen inek Dilber’i alırlar. Siz de hem eğlenir hem de Kapkaççı Papağan, Postacı Peçkin gibi karakterlerle maceradan maceraya sürüklenirsiniz.

Fedor Amca benim en kıymetlim, en sevdiğim, sonuna kadar özdeşleştiğim, kedi arkadaşının haklarını korumak için evi terk etmeyi göze alan cesur ve akıllı kahramanım. İyi ki varsın Fedor Amca, sonsuz teşekkürler Uspenski!

Martı Jonathan Livingston – Richard Bach

Öneren Editör: Semra Çakas

“Ama sen Jon, sen bir yaşamda öylesine çok şey öğrendin ki buraya ulaşabilmek için binlerce yaşamdan geçmek zorunda kalmadın.”

Jonathan Livingston, bir martı sürüsüyle yaşayan ancak onlardan ve hemen hemen tüm martılardan farklı düşüncelere ve isteklere sahip bir martıdır. Hayata sadece yemek yemek ve yaşayıp ölmek için geldiğine inanmaz; sınırlarını zorlayarak uçmak ister, hayata gelişinde bir amaç arar. Ancak bu anlam arayışı sürüdekiler tarafından ihanet olarak algılanır ve Martı Jonathan Livingston, dışlanarak sürgüne gönderilir. Kendisiyle benzer arayıştaki martıların olduğu yere gider ve başka martılara da sınırları aşma isteklerinde yardımcı olmaya çalışır. 

Martı Jonathan Livingston, oldukça kısa ama bu kısalığın içinde derin anlamlar barındıran bir kitap. Çocukluğunda okuyanların dönüp tekrar okumasını tavsiye ederim. Ben de bu vesileyle tekrar okuyup şu anki yaşımdan çocukluğumdaki hislerime göz kırptım; sınırlarını zorlamaya çalışan çocukluğuma teşekkür ettim. 

Çevremizin, toplumun, kim olmamız ve nasıl yaşamamız gerektiğine aldırmadan yaşamını ve sınırlarını kendi belirleyenlere…

Pippi Uzunçorap – Astrid Lindgren

Öneren Editör: Tutku Çetin

Çocukken bir kitap okumuştum; yerçekimine meydan okuyan örgülü kızıl saçlarıyla, çilli yüzüyle, dizlerinin üzerine kadar çıkan rengârenk ve birbirinden farklı uzun çoraplarıyla o küçük kızı hâlâ içimde taşıyorum. 

Pippi, çocuk olmanın hakkını sonuna kadar veren kahramanım. O, her çocuğun ihtiyaç duyduğu en önemli şeye sahip: özgürlük! Saçmalama özgürlüğü, dilediğince pasta yeme özgürlüğü, palavra atma özgürlüğü, kurduğu hayallere inanma özgürlüğü ve istemediği her şeye HAYIR diyebilme özgürlüğü.

Kocaman bir evde maymunu ve atıyla birlikte yaşıyor. Annesi ölmüş, bir denizci olan babası ise denizde kaybolmuş ama Pippi onun bir güney adasının kralı olduğuna emin. Pippi kötü adamları yenecek kadar güçlü, doğruyu savunacak kadar cesur, zorda olanlara yardım edecek kadar iyi kalpli ve kendini okula yazdıracak kadar da sorumluluk sahibi. Üstelik her işini kendi görüyor; öyle ki geceleri uykuya dalmak için kendine ninni bile söylüyor.  

Pippi, oyunlar yaratmakta, hikâyeler uydurmakta, sorunlara zekice çözümler bulmakta çok başarılı. Diğer çocuklar, kimseye benzemeyen bu kızı şaşkınlık içinde izliyorlar.   

Dünya Pippi’nin gözünde, keşfedilmeyi bekleyen bir hazine sandığı adeta: capcanlı, güneşli ve rengârenk. Keşfedilecek ve sevilecek çok şey var. Çocuk olmak güzel, yaşam harika bir macera ve asla sıkıcı değil. Pippi Uzunçorap, savaş sonrasının üzgün ve korku dolu Avrupa’sına çocukluğu hatırlatmış ve sanırım bizim de onu unutmamamızı istiyor.

Siz Astrid Lindgren’in bu en ünlü eserini okudunuz mu? Hakkında ne düşünüyorsunuz?

Mary Poppins – P. L. Travers

Öneren Editör: Elif Bengü Bozdemir

Kendimi bildim bileli çevrem kitaplarla ve kitap okuyanlarla doluydu. İlk kitaplarım, annemin doğumumla bıraktığı Hukuk Fakültesi’ne ben dört-beş yaşlarında iken geri dönmesiyle birlikte hukuk ders kitapları olmuş diyebilirim. Çoğunda karalamalarım varmış.

İlk gerçek kitabım ise Ayşegül serisinden bir tanesiymiş. Babam yıllarca sakladığı o kitabı “Bak bu senin ilk kitabındı…” diyerek bana verdiğinde, neredeyse 30 yaşımdaydım. Bu kitabın üstünde de yine karalamalarım vardı.

Ne yazık ki ben daha sonraki yıllarda okuduğum ilk roman olan Mary Poppins’i saklamakta bu kadar başarılı olamadım. Bir doğum günümde teyzemin hediye ettiği kitap şimdi kimin kütüphanesindedir bilemiyorum. Ancak hayatı kızarmış ekmek ve kurabiye kokusuyla duyumsamama, çevremin mucizelerle dolu olduğuna ve her baktığım şeyde sihirli bir tarafın olabileceğine inanmama; duygusallığıma, neşeme o kitap vesile olmuştur diyebilirim. Şu anda her kimdeyse umarım onun da hayatına renk getirmiştir.

Tılsım – Stephen King & Peter Straub

Öneren Editör: İlknur Akgül Ardıç

Bir insan yedisinde neyse gerçekten yetmişinde de o!

TRT’de 1975’te yayımlanan “Müzedeki Hayalet (Belfegor)” dizisini annemin omzunun arkasından, korka bayıla seyrettiğimi hatırlıyorum. Beş yaşında korkuyla tanışınca üstüne gitmeye karar veriyorsunuz. Video kaset dönemi korku filmleriyle geçen çocukluğumun hem okumuş hem yazmış döneminde Bakırköy’deki fenomen kırtasiye Beyaz Adam’dan babama aldırdığım kitaptı Tılsım.

Tabii ki o zamana kadar Stephen King okumuşluğumuz yok! Hani şöyle kallavi bir kitaptı. Küçük ellere sığması zor olanlardan. İlk baskısı 691 sayfa. Sadece korku değil, fantastik, bilim kurgu, ne ararsanız var Tılsım’da. Stephen King’in Peter Straub ile ortaklaşa yazdığı epik gerilim roman, Jack Sawyer adlı küçük bir çocuğun hasta annesini kurtarmak için gerekli olan iksiri bulmak üzere paralel evrenler arasında yaptığı yolculuğu anlatıyor. Çocukluğunda korku türünde okumayı sevenler burada mı? Sizin favori kitaplarınızı da duyalım, buyrun yorumlara.

Cankurtaran Yılmaz – Rıfat Ilgaz

Öneren Editör: Günnur Aksakal Baykan

Çocukluk yıllarımdan bugüne ulaşan kitapları düşünürken 11-12 yaşlarımda tanıştığım Rıfat Ilgaz’ın Cankurtaran Yılmaz kitabını hâlâ sevgiyle hatırlıyorum. Kastamonu’nun küçük bir ilçesinde büyüdüğüm için ne yazık ki o yaşlarda kitabevi kavramını bilmiyordum, benim için kitaplar kırtasiyeden alınırdı. 

Aynı zamanda ne şans ki kütüphaneye gitme alışkanlığını bu vesileyle kazandım. Rıfat Ilgaz, Cankurtaran Yılmaz ile o yaşlarda dünyamı büyüttü, genişletti. Benim okuduğum, Devlet Su İşleri Basımevi’nin yayımladığı 1979 edisyonuydu. Elime aldığım ilk ciltli basım kitap olduğundan sert kapaklarına hayran kalmıştım. Bugün, Çınar Yayınları tarafından yayımlanan kitap hâlâ değerini koruyor ve hâlâ çocuklara gönül rahatlığıyla tavsiye edilebilir.

Bir Genç Kızın Gizli Defteri – İpek Ongun

Öneren Editör: Burcu Gebeş

14 -15 yaşlarındaydım. O dönem içime kapanık bir kız olduğumdan pek arkadaşım yoktu. Kendimi kitaplara vermiştim. Dış dünyaya kapalı olduğum için kendimi okuduğum kitaplardaki karakterlerin yerine koyar, onlarla ağlar onlarla gülerdim. Hayâl ederdim; ben orada olsam nasıl hissederdim? Ne tepki verirdim?..

Bir Genç Kızın Gizli Defteri kitabını okurken ise hayal kurmaya ihtiyaç duymadım. Kitaptaki baş karakter Serra, kişilik olarak bana o kadar çok benziyordu ki kendi hüzünlerimi, sevinçlerimi okuyor gibi olmuştum. O da benim gibi günlük tutuyor, yazmayı seviyordu. Aynı yaştaydık. O gözlük takıyordu ve bundan rahatsızdı. Ben de diş teli takıyordum ve bundan rahatsızdım. Kısacası Serra, ben gibiydi. Şimdi o günlerimi hatırlayınca fark ediyorum ki aslında Serra bana arkadaş olmuş. Yalnızlığımı ve sorunlarımı unutturan bir arkadaş. O yüzden bu kitap senin için ne ifade ediyor diye soracak olursanız, lisedeki ilk arkadaşımdı derim.

Diğer kitap öneri listelerini okumak için tıklayın