Üç intihar girişimi sonrası dördüncüde hayatına son veren Osamu Dazai, 20. yüzyılın başında batıya açılan ve büyük değişime uğrayan Japon edebiyatının önde gelen isimlerinden birisidir.

Onur Yılmaz

Birinci Dünya Savaşı’nın sona ermesinin ardından büyük bir sosyal adaletsizliğe neden olan ekonomik çalkantıların sürdüğü dönemde Japonya edebiyatı içinde radikal görüşler yayılmaya başladı. Osamu Dazai, Yasadışı Komünist Partisi’ne katılıp daha sonra ayrıldıktan sonra bu kopuşun vicdanında yarattığı etkiyi ve suçluluk duygusunu çok uzun zaman içinden atamadı. Dazai, Öğrenci Kız (1939, İthaki Yayınları 2022), Mor Bir Serserinin Gezi Notları (1944, Dedalus Kitap 2019), Buruk Ayrılık (1945, Japon Yayınları 2017), Batan Güneş (1947, Olvido Kitap 2021), İnsanlığımı Yitirirken(1948, İthaki Yayınları 2022) gibi eserleri ile ön plana çıktı.

Yazarların kendilerini tanımlayan ve kendi zihinsel durumlarını betimleyen “Ben-Roman” tarzına yönelen Dazai, ruh hâlini tüm eserlerine yansıttı. Kurmaca anlatımı felsefi sancılarla donatmış bir yazar olarak bazı eserlerinde otobiyografik özellikler de mevcut.

İlk eserlerinde yer alan yaşama dair umut dolu ifadeler

İlk eseri Öğrenci Kız, liseli bir genç kızın ergenlik dönemindeki ikircikli hislerini anlatan bir eser. Dazai’nin zihninin derinliklerinden sızan yansımalar bir nebze olarak metinde yer alır ancak yazarın ruhsal karmaşasının henüz çok güçlenmediği bir döneme tekabül eder. “Yaşamın akışına kapılarak güzel ve hafif bir hayat yaşayabileceğimi hissettim,” (Sayfa 13) der mesela ana karakter ya da “Güzelce yaşamak istiyorum,” (Sayfa 31) diyerek umutla dolu olduğunu ifade eder. Karakterlerin sürekli tekrarlayan duygusal çalkantıları Öğrenci Kız eserinde gözlenir ancak yaklaşmakta olan 2. Dünya Savaşı’nın yıkıcı etkilerinin de etkisini dikkate alarak, toplumdan giderek soyutlanan ruh hâlinin Dazai’nin kalemine yansımadığı çok açıktır bu eserde. “Ölüp her şeyi geride bırakmak da olmaz,” (Sayfa 40) cümlesinde karakter üzerinden yazarın ölümü, o dönemde bir kaçış, amaçsızlığa son veriş olarak görmediğini anlarız.  Buna nazaran, Batan Güneş ve İnsanlığımı Yitirirken isimli son iki kitabı, karamsar hislerinin had safhaya vardığı, metastaz yapmış bir hücre gibi kalemine sirayet yapıtlardır.

Kırılganlık ve kabulleniş kararlılığı

Dazai’nin yazılarında mutlak bir kabulleniş söz konusudur. Hayata ve topluma dair her şeyi sorgular, iç dünyasını sürekli yargılar ve bir sonuca ulaşır ancak bu asla bir isyan, karşı duruş ve itiraz değildir: “Her gün gördüğüm, duyduğum, yüzlerce, binlerce şeyin akışıyla baş edemiyorum,” (Öğrenci Kız, sayfa 14). Kabullenme hâli kimi zaman korkuyla yoğunlaşarak bütünleşir: “Ne sözlü tartışmalara girebilir, ne de kendimi savunabilirdim. İnsanlar bana kötü şeyler söylediğinde, tamamen feci bir yanlış anlamaya kapıldığımı sanır, o saldırıları daima sessizce kabul eder, iç dünyamda ise insanı çıldırtan bir korkuya kapılırdım,” (İnsanlığımı Yitirirken, Sayfa 15). Karakterler eylemlerinin, söylediklerinin her şeyin fazlasıyla bilincindedir ama bu durumu her halükârda kabullenmişlerdir: “Gerçekten de bana bir şeyler oldu. Sıkıcı biri oldum. Bu saçmalık. Zayıf ve güçsüz birine dönüştüm,” (Öğrenci Kız, sayfa 30).

Kendi kişiliğim gibi olan bir şeyi gerçekten gizlice seviyorum, sevmeye devam etmek istiyorum ama gerçekten kendime ait bir şey olarak somutlaştırmaya korkuyorum,” ifadesinde kendi düşüncelerine güçlü şekilde bağlı ancak dış dünyaya karşı tavrında daima çekingen, baskılanmaya ve mutlak şekilde kabullenişe şahit oluruz eserlerinde. Hassas, duyarlı ve kırılgan iç dünyası insanlarla ilişkilerinde onu üzer ve yıpratır. Kimi zaman tek başına olduğunda bile bu hisler onu yalnız bırakmaz: “Her nasılsa sabahlar, geçmişte kalan şeyleri, mazideki insanları, feci derecede tanıdık beyaz turp turşusu kokusu gibi tatsız bir şekilde anımsatıyor,” (Öğrenci Kız, sayfa 14). Başka insanların hayatlarına dair kırılganlığını da sık sık satırlara yansıtır: “Başka insanların evlerinin kapısı, benim için bir tür İlahi Komedya cehenneminin kapısından daha iç karartıcıydı. O kapının arkasında nefesi kötü kokan hayvanların gerçekten korkunç canavarlar gibi kımıldadığını abartısız hissederdim,” (İnsanlığımı Yitirirken, Sayfa 65). Rasyonel bir uzlaşma yetisinden yoksun bir ruh hâli daima hüküm sürer hikâyelerde.

Suçluluk duygusun pençesinde geçen bir ömür

Yasadışı partiden ayrılmasının onu ömür boyu pişmanlıktan kurtarmamasında olduğu gibi başka pek çok konuda da pişmanlık duygusunun Dazai’nin yakasını bırakmadığını fark etmemiz mümkün. Çevresindekilere, sokakta rastladığı insanlara karşı ilk anda hissettiği olumlu duygular, kısa bir süre sonra olumsuzlaşmakta, nefrete ve tiksinmeye dönüşmektedir. Bu durumun içsel çatışması pişmanlık ve kendinden nefret olarak şekillenir. “İnsanlarla bir araya geldiğimde ne kadar da itaatkâr oluyorum. Söylemek istediklerimi, duygularımdan tamamen farklı şeyleri uydurup çene çalıyorum. Ama aslında bu hoşuma gitmiyor.” (Öğrenci Kız, sayfa 21). 

Dazai, suçluluk duygusunun fazlasıyla bilincindedir ve bunu irdeler: “Suçluluk bilinci derler insanların dünyasında. Ömrüm boyunca o bilincin cenderesinde olmakla birlikte, bir yastıkta kocayacak bir eş gibi, onunla birlikte yapayalnız vakit geçirmek düsturumdu belki de,” (İnsanlığımı Yitirirken, Sayfa 65).

İntihar kararlılığından vazgeçmeyiş

Danimarkalı filozof Kierkegaard’a göre umutsuzluk ölümcül bir hastalıktır. Bu hastalıktan ölünmesinden veya bu hastalığın fiziksel ölümle sona ermesinden çok, bu hastalığın işkencesi, can çekişen ama ölemeden ölümle savaşan kişi gibi ölememektedir, sürekli bir can çekişme hâli içindedir. Ölümcül hastalık dar anlamda kendisinden sonra hiçbir şey bırakmadan ölüme giden bir hastalık demektir. Ve umutsuzluk budur. Umutsuzluğun özü yaşamın hiçbir şey olmamasıdır. 2. Dünya Savaşı’nın etkilerinin de en yoğun olduğu ve onulmaz acılar, kitlesel ölümlerin normalleştiği, şiddetin gündemden hiç düşmediği dönemlerde insanlar ya canlarını kurtarma derdine düşerler ya da ölümü çaresizce kabullenirler. Dazai, iç dünyasının en başından beri karamsar olmasının da etkisi ile ölüm düşüncesini hiç aklından çıkarmaz ve bu düşünce eserlerine bolca yansır. Hayata dair iyimser umutlar içeren ilk eserinde bunun sinyallerini alırız: “Günbegün benim bedenimden de o dişi kokusunun yayılacağını düşününce, şimdiki genç kız halimle ölmek istiyorum,” (Öğrenci Kız, sayfa 29). Keza, dışarıya yansıttığı yüzü ile iç dünyasının tamamen zıt olduğunun itirafını dinleriz: “Dış dünyaya durmaksızın gülümseyen yüzümü gösterirken, iç dünyam ölüydü,” (İnsanlığımı Yitirirken, Sayfa 14).

Kaçınılmaz sona giderken son haykırış

Ölmek istiyorum. Daha fazla ölmek istiyorum. Artık geri dönüşüm yok. Ne yapsam da, nasıl yapsam da sonu olmuyor. Utançlarıma utanç katıyorum,” (İnsanlığımı Yitirirken, Sayfa 101) diye biçare çırpınır ana karakter eserin son sayfalarında. Bu kitapta kendi gerçek yaşamındaki iki intihar denemesinin detaylarını da bizlerle paylaşır yazar. Ölümün bir kaçış yolu olduğunu açıkça itiraf eder: “Mükemmel ve zeki bir insan tarafından deşifre edilerek acınacak hâle getirilip, ölmekten başka yol kalmayacak kadar rezil bir duruma düşmek.” (İnsanlığımı Yitirirken, Sayfa 19) Ölümün zamanı durdurmak ve bedeni o yaşta ebedileştirmek olduğunu söyletir kahramanına: “Sonsuza kadar vücudumun oyuncak bebek gibi kalmasını istiyorum… Artık yaşamak için bir nedenim yokmuş gibi hissedip mahvoluyorum.” (Öğrenci Kız, sayfa 44) Onu yaşama bağlı kılacak cazip unsurlara da mutlak şekilde burun kıvırır Dazai: “Dışarısı yasadışılık deryası olsa bile, uçarak dalıp yüzmek ve nihayetinde ölüme ulaşmak beni çok daha fazla rahatlatıyordu,” (İnsanlığımı Yitirirken, Sayfa 40)

Batan Güneş isimli eserinin son bölümü ise tümüyle bir veda hutbesidir. 

…Yapılabilecek bir şey yok. Gidiyorum. Yaşamaya neden devam edeyim? Bir neden göremiyorum. Yaşamak isteyenler yaşayabilir ancak. İnsanın yaşama hakkı olduğu kadar ölme hakkı da olmalı… Yaşamayı sürdürmek isteyenler, engeller ne olursa olsun, yaşayabilirler. Bu onlar için harika bir şey ve insanlığın zaferi denilen şeyin bu olduğunu söyleyebilirim. Ama kendini öldürmenin günah olmadığından da eminim. Benim gibi bir bitkinin bu dünyanın havasında ve ışığında yeşermesi çok zor. Devam etmek için bir şey eksik işte! Başka bir şey gerek bana. Şimdiye kadar hayatta kalmak için elimden geleni yaptım… Ümit etmek için bir nedenim yok. Elveda. Son olarak, doğal biçimde ölüyorum. İnsanoğlu salt ilkeleri ile yaşayamaz. Bir kez daha elveda!”

Osamu Dazai, 1948 yılında en tanınan eseri İnsanlığımı Yitirirken‘i yazdı. Aynı yıl metresiyle birlikte evlerinin yanındaki Tamagawa Kanalı’nda intihar etti ve hayata veda etti.

Anlık duygu değişimlerini kusursuzca metne yansıtan, engin hayal gücü ve kırılgan dürtülerle tetiklenen hisleri hikâyelerinde harmanlayan Osamu Dazai’nin bireye, insana ve insanlığa dair yoğun ve çarpıcı gözlemleri, onu sadece yaşadığı döneme sabit tutmayıp sonsuz bir enginliğe yükseltiyor ve neden büyük bir yazar olduğunu açıklıyor.

Japon edebiyatı hakkında daha fazla bilgi edinmek isterseniz buraya tıklayarak “21. Yüzyıl Başından II. Dünya Savaşı’na Kadar Japon Edebiyatı” başlıklı dosyamızı inceleyebilirsiniz. 

Önceki ayların yazarları hakkında hakkında yazılanları okumak için tıklayın.