“Düşünce ve ifade özgürlüğü” için verdiği mücadeleden dolayı Türkiye Yayıncılar Birliği’nin 2021 Düşünce ve İfade Özgürlüğü Ödülünü “Yazar” kategorisinde kazanan Gülşen İşeri yayıncılıktaki sansürü ve bu sansürün yazarlara etkilerini anlattı. 

Saliha Ulusoy

Türkiye’de yayıncılık, maalesef ki en çok sansüre maruz kalan sektörlerden biri. Özellikle son dönemlerde daha da sıklaştırılan denetimlerde birçok yazar ve gazetecinin eli kolu bağlanmış durumda. Bu yaptırımlara maruz kalan isimlerden biri olan gazeteci/yazar ve İnkılâp Kitabevi Yayın Koordinatörü Gülşen İşeri’ye merak ettiklerimizi sorduk. 

Gülşen İşeri, gazetecilik üzerine aldığı akademik eğitimin ardından 2004 yılında BirGün gazetesinde muhabirliğe başladı. Beş yıl boyunca BirGün Pazar ekinin editörlüğünü üstlendi. 2010’da haber koordinatörlüğü yaptığı Yol TV’de “Metropol Sürgünleri” adlı programa imza attı. Sabah gazetesi, Yeni AktüelOT dergisi, Cumhuriyetgazeteduvar.com.tr gibi pek çok gazete ve dergiye röportaj ve haberler yaptı. İşeri’nin, Aleviler Aleviliği TartışıyorMetropol Sürgünleri, Ateşin ve Sürgünün Gölgesinde/Kentsel Dönüşüm adlı yayımlanmış kitapları bulunuyor. Şimdilerde ise Türkiye’de ağır iş kolunda çalışan işçilerin hikâyesini ele aldığı yeni kitabının hazırlıklarını tamamlamak üzere.  

Yayıncılık dünyasının merkezinde, hem bir yayın direktörü hem de bir gazeteci/yazar olarak, yazarlara ve kitaplarına uygulanan sansürlerle ilgili görüşünüz nedir? 

Sansür her iktidar döneminde şeklini değiştirerek var oldu. Mesele burada, bu sansürler karşısında nasıl durmamız gerektiği. Bugün bakıldığında daha çok kitap yoluyla hakaret edildiği gerekçesiyle açılan davalar var. Sansür dediğimiz şey maalesef bazen otosansüre dönüşüyor. Son 10 yılda açılan davalara baktığınızda fikir beyan etmenin, kamuoyunu bilgilendirici yazılar yazmanın, makaleler yazmanın suç sayıldığı bir dönemde kitaplara uygulanan sansürleri konuşuyoruz. Bu ülke için acı bir durum bana kalırsa… 

Bu konuda birkaç örnek verebilir misiniz?

Son yılda vereceğim o kadar çok örnek var ki! Avesta Yayınları’nın 2007 yılında yayımladığı, Sheri Laizer’in yazdığı Şehitler, Hainler ve Yurtseverler: Körfez Savaş’ından Günümüze Kürdistan kitabı geldi. Az önce sözünü ettiğim otosansüre örnek ise, Laurent Marchand, Guillaume Perrier ve Thomas Azuelos’un kaleme aldığı, Hande Topaloğlu Hartmann’ın çevirdiği 2021 yılında ilk baskısını Aras Yayıncılık’ın yaptığı Ermeni Hayaleti kitabının Fransızca özgün basımda yer alan bazı sayfalarına, Ermenice ve Türkçe basımlarda yer verilemedi… Yayınevi bunun açıklamasını yaptı.  

Fatih Yaşlı’nın kitabına dijital pazarlama şirketi Trendyol sansür uyguladı. Tepki üzerine geri çekti ama satışını durdurmuştu.  Honoré de Balzac’ın İki Gelinin Hatıraları adlı romanında geçen “Muhammed” kelimesinin Can Yayınları tarafından yayımlanan çevirisinde yer almaması vs… Gazeteci ve yazar Barış Pehlivan ve Barış Terkoğlu’na uygulanan,  Orhan Pamuk’un Veba Geceleri romanı hakkında soruşturma… O kadar çok ki…

Tüm bunlar nasıl düzelir derseniz, sistemsel bir durumdan söz ediyoruz. Gerçekten bu ülkede öncelikle düşünce ve ifade özgürlüğünün olması gerekir. Bunun olmadığı bir ülkede sansür, otosansür hep olacaktır. Karşısında duran da olacaktır, sosyal medya çağındayız, dijital çağdayız… Belki sokaklarda değil ama dijital mecranın da ne kadar etkili olduğunu görebiliyoruz.

Bu sıkı denetim ve uygulanan sansürlerin yayıncılık dünyasını, yazarları ve kitaplarını nasıl etkilediğini düşünüyorsunuz?

Az önce dediğim gibi, sansür, baskı, korku maalesef otosansür olarak karşımıza çıkıyor. Artık yazarken üç kere düşünüyoruz. Elbette yayıncı olarak da dosya geldiğinde “sakıncalı” kelimelere bakıyoruz. Bu üreten insanlar açısından kısıtlayıcı bir durum. Fikirlerinizi ifade edemediğiniz noktada umutsuzlaşırsınız, yalnız hissedersiniz… Bu da bir yazar için çok acı bir durum…  Elbette bunun karşısında durup inadına yazanlar da var. Ve olacaktır da… 

“Ben hakikat işçiliği yapıyorum, yok sayılanların sesini taşıyorum.”

2014 yılında Notabene Yayınları’ndan çıkan Ateşin ve Sürgünün Gölgesinde – Kentsel Dönüşüm kitabınızın serüveninden bahsedebilir misiniz?

Gazetecilik yıllarımdan edindiğim deneyimler sonrasında saha çalışmalarına ağırlık vermiştim. Aslında benim derdim insanla… Ben hakikat işçiliği peşindeyim. Yani insanın. Sermayenin yok etmek üzere olduğu insanların hikâyesini kamuoyuna taşımak gibi bir derdim vardı. Bunu yaptım. Henüz kentsel dönüşüm meselesi Türkiye’nin yeni yeni gündemine girerken yollara düşmüştüm. İstanbul’dan İzmir’e, Ankara’dan Diyarbakır’a, Van ve Mardin’e… Türkiye’nin kentsel dönüşümünü insanların hikâyesi üzerinden anlatmaya çalıştım. Hikâyeler beni peşinden sürükledi. 

Kitabınıza gösterilen tepkinin sebebi sizce neydi? Bu tepkinin sonuçlarının sizi yayıncılık dünyasında fikirsel olarak farklı bir noktaya taşıdığını söyleyebilir miydiniz?

Ben buna tepki olarak bakmıyorum. 2014 yılında çıkan bir kitaba 2017 yılında şikâyetle dava açılıyor. Biri sevmemiş demek ki! İlk sorunuzdan itibaren geldiğimiz nokta bu, ne kadar kolay dava açılabiliyor değil mi? Biri sizi şikâyet ediyor ve işlem başlıyor, 5 yılınız o davayla geçiyor. Mağdur edilmiş insanların sözleri birilerini rahatsız etti demek ki? Dedim ya, ben hakikat işçiliği yapıyorum, yok sayılanların sesini taşıyorum. Gazetecilik biraz da bu değil midir? Hâlâ aynı noktadayım. Yoksulların hikâyesini bir yerde anlatırken Ömrümce Ağladımkitabımda Muhterem Nur ve Müslüm Gürses’in hikâyesini anlattım. Aslında aynı şey. Biri popüler gibi görünse de yaşanılan mağduriyeti anlatıyorum. 

“Düşünce ve ifade özgürlüğü” için verdiğiniz savaş vesilesiyle geçtiğimiz aylarda Türkiye Yayıncılar Birliği’nin 2021 Düşünce ve İfade Özgürlüğü Ödülleri’nde “Yazar” kategorisinde ödül sahibi oldunuz. Bu ödülün “düşüncelerini ifade etmekten korkmayan” isimlere layık görüldüğünü biliyoruz. Bu doğrultuda kendi özelinizde karşınıza çıkan engellerden ve tutumunuzdan bahsedebilir misiniz?

Dedim ya, ben hep aynı noktadayım. Yıllarca kentsel dönüşüm mağduru olan insanları yazdım, anlattım dilim yettiğince… Şimdi de işçilerin hikâyesini anlatıyorum. Yakında çıkacak kitabım. Türkiye’de ağır iş kolunda çalışan işçilerin hikâyesi… Baktığım yer değişmedi. Çünkü doğru yerde olduğumu biliyorum. Evet zor! Bu hikâyeleri anlatmak, bu gerçeklikleri ifade etmek böyle bir Türkiye’de oldukça zor ama mesele bu değil midir? Ben anlatmazsam, o anlatmazsa neden yazar kimliğimiz, gazeteci kimliğimiz var ki! 

Bu alandaki tecrübelerinize dayanarak çağdaşlarınıza, yazar ve adaylarına vereceğiniz bir tavsiye var mı?

İnsanı merkeze alsınlar. Meselemiz insan bizim. Romanda, öyküde vs… Bir hikâyeyi en iyi insan üzerinden anlatırsınız. Tabii, korku duvarını yıkmak gerek, bunu başaranlar için…

Diğer Editörden kategorisi içeriklerini okumak için tıklayın.