Tarihi gerçeklere dayanarak kurgulanan Dünyanın İlk Günü, her sayfada okurun merakını diri tutuyor ve film izler gibi bir okuma deneyimi sunuyor.

Büşra Bulut / bsra_blt@outlook.com

2011 yılında akademisyen Beyazıt Akman tarafından kaleme alınan Dünyanın İlk Günü, içerisinde yüzlerce araştırma sonucu elde edilen pek çok değerli bilgiyi barındırıyor. Bir tarih kitabı olmasının yanı sıra aynı zamanda nitelikli bir roman olarak da kurgulandığı için ne sıkıyor ne de uzaklaştırıyor okuyucuyu. Aksine daha da içine çekip şiddetli bir merak uyandırmayı başarıyor. Kendimizi birdenbire Acaba şimdi neler olacak?” diye sorarken buluyoruz.

Eserin esas konusu İstanbul’un fethi olmasına rağmen Akman, olay örgüsünü Fatih Sultan Mehmet’in çocukluğundan başlatarak onun aldığı eğitimi ve hocalarıyla kurduğu eşsiz bağı anlatıyor bize. Nitekim böylesine büyük bir entelektüelin gelişimine en başından tanıklık ettiğimiz için ileriki zamanlarda kazandığı zaferlerin asla şans eseri olmadığını net bir şekilde görmüş oluyoruz. Hem akli hem de nakli ilimleri en ince detaylarına kadar şevkle öğrenen Fatih, okumaya çok düşkün olmakla birlikte sanata ve sanatçıya da fazlasıyla değer veren bir padişah. Bu nedenle sadece kendi devrinde değil kendinden sonraki devirlerde dahi eşine rastlanmayan bir hükümdar profili olarak ön plana çıkıyor. 

Dünyanın İlk Günü, Fatih’in yanı sıra bir yandan da çocukluk aşkından ayrılmak zorunda kalan Alexander isimli genç bir Romalının ve kaybettiği eşinin yasını halâ kalbinde taşıyan Alberti Balbi isimli İtalyan bir seyyahın hikâyesini de aktarıyor okuyucuya. Birbirinden bağımsız bu iki hikâyenin esere katkısı ise oldukça önemli…

Alexander, Konstantinopol’ün bozuk düzeninde hayatta kalmaya çalışan genç bir adam iken âşık olduğu kızı koruyabilmek adına talihsiz bir olaya karıştığı için şehirden kaçmak zorunda kalıyor ve akabinde ailesinin öldürüldüğü haberini alıyor. Roma’ya karşı intikam yeminleri ederek sığındığı Osmanlı Devleti’ne geldiğinde ise hayatın ona çok farklı kapılar açtığına şahitlik ediyoruz.

Türkleri ilk etapta oryantalist bir bakış açısıyla ele alan Alberti Balbi ise Fatih’in hocalarıyla, saray eşrafıyla ve halk arasından tanıştığı insanlarla gerçekleştirdiği sohbetler neticesinde bambaşka bir bakış açısına sahip oluyor. Bu sırada bütün bildiklerini kökten değiştirip notlarını yeni bir düşünce yapısıyla tekrar kaleme aldığını okurken, bir yandan da bir Türk kızına tutulduğunu fark ediyoruz.

Bu Kitabı Neden Okumalıyız?

Fatih Sultan Mehmet, Alexander, Alberti Balbi… Bu üç farklı adamı ortak bir paydada buluşturan Akman, Dünyanın İlk Günü’nde ortaya koyduğu “sürükleyici bilgi” anlayışıyla beraber tarih kitapları sıkıcıdır algısını yıkmayı başarıyor. Kullandığı yalın üslup ve kurduğu çarpıcı evren sayesinde kendimizi 15. yüzyıl Osmanlısı’nın ortalama bir vatandaşı olarak hayal edebiliyoruz. Öylesine enteresan bir şekilde akıp gidiyor ki olaylar, kitabın ne zaman başlayıp ne zaman bittiğini asla anlayamıyoruz. Birçok farklı öykünün tek bir noktada birleşerek ortaya çıkardığı etkileyici ana fikir ise yazarın takdir edilesi özelliklerinden yalnızca bir tanesi olarak göze çarpıyor. Kitabın içerisinde tarih, sosyoloji, felsefe, din, savaş sanatı ve aşk gibi birçok farklı kavramın aynı anda işlendiğini görüyoruz. Özellikle felsefi sohbetlerin anlaşılır ve özenli bir dille aktarılıyor olması, çalışmanın nasıl bir titizlikle kurgulandığının en önemli kanıtı olarak kabul edilebilir. 

Kitaptan öğrendiğimiz kadarıyla 19 yaşında tahta çıkan genç sultanın sahip olduğu meziyetler her kesimden insanı sarsacak kadar göz alıcı… İtalyanca, Latince, Yunanca, Arapça, Farsça ve İbranice bilen Fatih Sultan Mehmet hem iyi bir şair hem de yetenekli bir ressam. İstanbul’un fethi için hazırlanan büyük şahi toplarının projesini de yine onun çizdiğini öğrenirken, elde ettiği destansı zaferin ardından dört bir yana haber göndererek sanatçı, şair ve alimleri İstanbul’a topladığını görüyoruz. Böylesine çok yönlü bir adamın yalnızca 49 yaşına kadar hayatta kalmış olması ise ne yazık ki Türk tarihi açısından büyük bir kayıp.

Dünyanın İlk Günü, bir yandan bilgilenip bir yandan da tarihi bir hikâyenin akıcı derinliklerinde kaybolmak isteyen meraklılar için kesinlikle okunması gereken şahane bir eser. İstanbul’un fethini film gibi izlemeye niyetli olan her kim varsa mutlaka bu kitabı edinmeli.

“Nicolo Barboro isimli bir doktor bana Mehmet’in, deccalin ta kendisi olduğunu söylüyor. ‘Bugün dünyanın son günü’ diyor, medeniyet barbarların eline geçmiş… Barboro boş bir hezeyanla hareket ediyor. Hayır, bugün dünyanın sonu değil, tam aksine, bugün dünyanın ilk günü. Bugün Doğu’nun ve Batı’nın buluştuğu, sultanın imparator olduğu, medeniyetlerin kaynaştığı bir gün. Bugün güneş Doğu’dan doğuyor, her zamankinden daha canlı, her zamankinden daha göz alıcı.”

Beyazıt Akman Kimdir?

1981 yılında Kastamonu’da dünyaya gelen yazar, İngiliz Dili ve Edebiyatı üzerine olan lisans eğitimini Boğaziçi Üniversitesi ve ODTÜ’de tamamladıktan sonra 2004’te Fullbright bursiyeri olarak Amerika’ya gitti. 2 yıl sonra yüksek lisansını bitirip Illinois Üniversitesi’nde doktoraya başladı. 2010 yılında Washington’daki Smithsonian Enstitüsü’ne “Batı’daki Türk ve İslam Algısı” adlı çalışmasıyla özel araştırmacı olarak kabul edildi. Amerika’da 5 yıl içerisinde yerli ve yabancı yüzlerce kaynağı inceleyerek ilk kitabı olan “Dünyanın İlk Günü”nü kaleme aldı. Sonrasında ise Osman Kuruluş, Osman Kanunu, Son Sefarad, Cennetin Kapıları 1492, Kayıp Tarihin İzinde, Ben Yunus: Bir Garip Aşık isimli eserlerini piyasaya sürdü. Bunun yanı sıra Varlık, Kitaplık, Adam Öykü gibi dergilerde öyküleri; Sabah, Vatan, Radikal gazetelerinde de yazıları yayımlandı. 

Kitabın Künyesi
Adı: Dünyanın İlk Günü
Yazar: Beyazıt Akman
Basım Yılı: 2011
Yayınevi: Kopernik Kitap
Tür: Tarih / Edebiyat / Roman
Sayfa Sayısı: 664

Diğer Okurdan kategorisi içeriklerini okumak için tıklayın.