Sizi gerçeküstü bir rüyadaymışsınız gibi hissettirecek ama hayal olamayacak kadar da gerçek olduğuna inandıracak bir yazar arıyorsanız, Haruki Murakami’den başkasına bakmayın. Onun okuyucularını başka dünyalara ve boyutlara taşıma yeteneğine hayran olmaya çağırıyoruz sizi. Üstelik Nobel Edebiyat Ödülü’nün açıklanacağı Ekim ayının yazarı olarak. (Tüm Harukistler duaya, Murakami Nobel alsın!) 

Utku ÖzerYasemin Kaya

Son yıllarda dilimize çevrilen Uzak Doğu edebiyatı eserlerinin sayısında önemli bir artış var. Bunların bazılarının çok satanlar listelerinin vazgeçilmezleri arasında olduğunu Bookinton Kitap Platformu’nda haftalık olarak takip ediyoruz. Ancak bundan çok önce bu edebiyatı popüler hâle getirerek geniş kitlelere ulaştıran isim Haruki Murakami oldu. Murakami’nin kitapları tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de çok okundu. Çok okunduğu çok sevildiği anlamına gelmiyor elbette. Murakami’nin belki de seveninden çok sevmeyeni, en azından, kendisinin “kurtarıcı” olarak nitelendirdiği bolca eleştireni var. Durum her ne olursa olsun Murakami yazdığı onlarca eser ve yarattığı büyülü dünya ile üzerinde konuşulmayı hak eden bir yazar. O zaman bu ay gelin biraz Murakami konuşalım. 

Haruki Murakami kimdir?

Japon edebiyatının en önemli isimlerinden biri olan Haruki Murakami 1949 yılında Kyoto’da dünyaya gelir, Kobe’de büyür ve üniversite eğitimi için Tokyo’ya taşınır. Tiyatro eğitimi aldığı üniversite yıllarında önce eşi Yoko (John Lennon’ın eşinden dolayı bildiğimiz tek Japon kadın ismi olabilir) ile evlenir, sonra eşiyle birlikte bir bar açarak çalışmaya başlar ve ancak bunlardan sonra üniversiteden mezun olur. Bu üç hayat olayından, hiçbir şey öğrenmediğini ifade ettiği üniversite eğitimi dışındaki ikisi  Murakami’nin hayatında oldukça önemli. 

Yoko hâlâ Murakami’nin ilk okuyucusu. Eşinin düşüncesinin kendisi için müzikteki “temel ses” gibi olduğunu söylüyor. Uzun yıllardır beraber olmaları sayesinde Yoko, Murakami’ye “sabit açıdan gözlem” sunabiliyor.

Barı ise Murakami’nin müzikle ilişkisinin bir yansıması gibi. Kitaplarında sıkça karşımıza çıkan şarkılar ve bestelerden de anlaşılacağı gibi müzik Murakami için bir vazgeçilmez. Barı da en çok dinlediği müzik türünün çalındığı bir caz bar. En başından beri bir şirkette çalışmak istemediğini bilmesinin yanı sıra sabahtan akşama kadar sevdiği müzikleri dinlemek isteyen biri için oldukça uygun bir iş. 

Bu yıllarda bir gün, bir beyzbol maçı sırasında epiphany olarak tanımladığı (aniden gelen aydınlanma sanki?) bir anda “Ben de roman yazabilirim,” diye düşünüyor. Maç bitince kırtasiyeden kâğıt-kalem alıyor ve gece bardaki işi bittikten sonra yazmaya başlıyor. Başka bir şansı olmayabileceği düşüncesiyle olanca gücünü yaptığı işe vererek yazıyor. Bundan altı ay sonra ilk romanı Rüzgârın Şarkısını Dinle ortaya çıkıyor.

Fotoğraf: Nobuyoshi Araki – The New York Times.

“Çeviri olmasaydı, romanlarım çok farklı olurdu ve çeviri yoluyla gelişmekte olan bir yazar olduğumu hissedebiliyorum.” 

Murakami ilk romanını tamamladıktan sonra okuduğunda sonuçtan memnun kalmıyor. Bunun üzerine romanı yeniden ama bu sefer İngilizce yazıyor. İngilizce olarak sınırlı sayıda sözcük kullanıp sınırlı kalıplar içinde yazınca hem metin konsantre hale geliyor hem de Murakami kendine özgü bir ritim yakalıyor. Daha sonra bu metni serbest bir biçimde Japoncaya çevirdiğinde istediği sonuca ulaştığını görüyor ve bundan sonra bu şekilde Japonca yazmaya karar veriyor. 

Yabancı bir dil kullanmanın kendisini sınırladığını düşünmesi nedeniyle nadiren de olsa insanların karşısında konuşma yapmayı kabul ettiğinde bunu İngilizce yapıyor Murakami. Japonya’da konferans gibi insanların karşısında konuşması gereken etkinliklere katılmamayı tercih ediyor. 

Murakami İngilizceyi tercih edişini her ne kadar bu dilde kendisini daha basit bir biçimde ifade edebiliyor oluşuna bağlasa da kendisi aynı zamanda uzun yıllardır İngilizceden Japoncaya çeviriler yapan bir çevirmen. Roman yazmak istemediği zamanlarda ifade etme arzusuyla ilgili olmayan teknik bir iş olarak gördüğü ama yazma pratiği sağladığını düşündüğü için çeviri yapmaktan hoşlanıyor.

Murakami genel olarak çok fazla konuşma ya da röportaj yapmasa da yazarlık ve yazmakla ilgili görüşlerini dile getirdiği bir kitabının olması bize bu konuda oldukça fikir veriyor. (Mesleğim Yazarlık kitabının incelemesini buradan okuyabilirsiniz.)

Okuma-yazman, bir tükenmez kalemle bir defterin, azcık da ifade gücün varsa yazmaya hazırsın.

Roman yazmak Murakami’ye göre müzik yapmak gibi; akılla düşünüp yazmak yerine sezgisel olarak yazmak, ritmi yakalamak, harika bir akor bulup doğaçlama müzik yapmanın gücüne inanmak gerekiyor. Çok sevdiği caz müziğe benzetiyor roman yazmayı ve müzik performansı sergiler gibi metinler yazıyor. 

İyi haber, Murakami’ye göre herkes yazar olabilir. Kendisinin ifadesiyle, yazı yazmayı biliyorsanız ve elinizin altında tükenmez kalemle defter varsa, biraz da ifade gücüne sahipseniz, özel bir eğitim almış olmasanız da bir şekilde roman yazabilirsiniz. Herkesin roman yazabileceğini söylemek ise Murakami’ye göre romanı küçümsemek değil, aksine onu övmek. 

Pek çok yazarın hemfikir olduğu gibi Murakami de yazmak için öncelikle okumak gerektiğini söylüyor. Harika romanları da pek o kadar harika olmayan romanları da hatta değersiz romanları bile (hiç) sorun etmeden, ardı ardına bolca okumak. Kendisi de eskiden beri azimle kitap okumayı sürdürdüğünü, dile getiriyor. Okulu pek sevmeyen Murakami için asıl okul, okumak olmuş. Etkilendiği yazarlar arasında ise Raymond Chandler, Kurt Vonnegut, Richard Brautigan’ı gösteriyor. Günümüz yazarlarından en çok vatandaşı Kazuo Ishiguro’ya hayranlık duyuyor.

Roman yazmanın herkesin yapabileceği, özel bir eğitim gerektirmeyen bir şey olduğunu söylemesine rağmen Murakami herkesin bunu uzun süre devam ettiremeyeceği kanaatinde. Yazmak ve yazar olmakla ilgili zorluk burada başlıyor. Yazmak, özellikle Murakami’nin sıkça yaptığı gibi uzun romanlar yazmanın  saatler ve günler boyunca, oldukça yavaş tempoda yapılan bir iş olması nedeniyle istikrar gerektiriyor. Murakami kişinin bunu yapabilmesi için pek çok başka yazarın farklı şekilde ifade ettiğine benzer biçimde yazmadan duramaması gerektiğini söylüyor. Kendisinin de hoşlandığı şeyi hiç sızlanmadan tüm gayretiyle yapabilen biri olması bütün zorluklarına rağmen yazmaya devam etmesini sağlamış. Hiç yazmak isteyip de yazamadığı olmamış, başka bir deyişle hiç writer’s block yaşamamış.

Benzer biçimde konu bulmakta da hiç zorlanmamış. Normal hatta sıradan olarak tanımlanabilecek zamanlarda yaşamış, yine normal ve sıradan bir hayatı olmasına rağmen hem de. Bunu yapabilmenin sırrını ise gözlem yapmak olarak açıklıyor. Yazmak isteyenlere de bunu yapmalarını tavsiye ediyor. Dünya gözünüze sıkıcı görünebilir ama gerçekte bir dolu büyüleyici, gizemli cevherle doludur. Roman yazarı bunları keşfedecek göze sahip kişidir. Gözlem yazarın karakter oluşturmasına da yardımcı olacaktır. Daha sonra bunları kendine özgü, yeni bir yazım tarzıyla ifade etmek geliyor. 

Murakami romanlarını tek seferde yazmıyor. İlk taslağı yazdıktan sonra bütün taslağı baştan sona tekrar yazıyor. Bununla da yetinmiyor, bir süre ara verdikten sonra metni ikinci defa bu kez detaylara odaklanarak yeniden yazıyor. Bundan sonra metni düzeltmeye başlıyor ve düzeltmeler bitince uzun bir ara veriyor. Ancak bundan sonra eşi Yoko metni okuyor. Eleştirilen yerleri yeniden ele aldıktan ve yaptığı değişikliklere göre metni düzenledikten sonra taslağı editöre gönderiyor. Böylece bütün gücünü ve zamanını ortaya koyarak ortaya çıkardığı metin Murakami’ye göre daha iyisini yazmasının mümkün olmadığı bir metin oluyor. 

Yazmak (ve koşmak)

Murakami’nin yazmanın zorluklarına karşı en büyük silahı ise koşmak. İstisnalar dışında her gün koşan, her yıl en azından bir maraton tamamlayan ve dünyadaki büyük maratonların neredeyse tamamına katılmış olan Murakami’nin tamamen koşmaya adanmış bir kitabı bile var. Hatta bu kitabın sonunda Murakami mezar taşına şu şekilde yazılmasını istediğini bile dile getiriyor:

Haruki Murakami
Yazar (ve koşucu)

Peki neden koşmak Murakami için kendini tanımlama şekli olacak kadar önemli? Yanıt Murakami’nin kitabının adında gizli: Koşmasaydım Yazamazdım. 

Murakami yazmaya devam etmek için gerekli gücün fiziksel güçle kazanılabileceğini düşünüyor çünkü fiziksel güç yalnız beden gücünü değil zihin gücünü de içeriyor. Koşmak Murakami’ye göre yaratıcılığını sağlamlaştırıyor. Koşarken mutlaka müzik dinliyor; çoğunlukla rock, arada sırada ise caz. Müzik, yazmak, koşmak hep iç içe.

Sonbahar: Murakami’nin Nobel Edebiyat Ödülü’nü alamadığı mevsim

Murakami, ilk romanı Rüzgârın Şarkısını Dinle dahil olmak üzere sayısız edebiyat ödülü aldı. Son yıllarda edebiyat dünyasının en prestijli ödülü Nobel için adı en sık geçen yazarların başında geliyor. (Online bahis rehberi OLBG’ye göre Murakami 2023 yılında Nobel Edebiyat Ödülü için 1’e 8 ile yine en favori aday) Edebiyat ödüllerine pek itibar etmeyen yazarımız, ödülün bir esere can vermediğini, yalnızca dikkatleri bu esere çektiği görüşünde. Eseri ödül alan yazarın bulunduğu yere bu ödül sayesinde geldiğinin düşünülebilecek olması nedeniyle ödül almanın olumsuz bir etkisi olduğunu bile düşünüyor.

Murakami’ye göre ödül alması ya da almaması insanların kitaplarını okumasını ya da sevmesini değiştirmez. Gerçek bir yazar için ödülden daha önemli şeyler olduğunu düşünüyor; anlamlı bir yaşam ve sayısından bağımsız olarak anlamı doğru olarak değerlendiren okurlar. Bu yüzden asıl endişesi ödül almak değil, okurlarının karşısına nasıl bir eser çıkaracağı. 

Murakami en başından beri edebiyat çevrelerine mesafeli. Ödüllerle ilgili görüşleri malum. Aynı nedenle bu tarz ödüllerin jürilerinde yer almayı da tercih etmiyor. Ama edebiyat dünyasıyla tek sorunu bu değil. Murakami aynı zamanda oldukça sert bir biçimde eleştirilen de bir yazar. Kendisine en fazla yapılan eleştiri Batılı bir yazar gibi yazdığı. Bizce Doğu ile Batı’yı harmanlayan eserler veriyor. Murakami ödül alamamayı olduğu gibi eleştirileri de aslında olumlu bir şey olarak görüyor çünkü ona göre bu eleştiriler aslında eserlerinin özgünlüğünün göstergesi. Eserlerinin bu anlamda Japonya’dansa yurt dışında daha çok takdir edildiğini gözlemlemiş. Murakami için önemli olan eleştiriler değil, yazdıklarının kendi belirlediği ölçülere ulaşıp ulaşmadığı. Eleştirmenlerin görüşlerini çok önemsediği söylenemez ama okurlarının görüşlerine çok önem veriyor. Hatta kitaplarına çevrim içi satış sitelerinde yapılan tüm okuyucu yorumlarını okuduğunu söylüyor.

Murakami dünyasının vazgeçilmezleri

James Baldwin, “Her yazarın anlatacak tek bir hikâyesi vardır,” der. Yazarlar hep “bu hikâyelerini” anlatmanın bir yolunu arar dururlar belki de tüm kitaplarında. Dönüp dolaşıp geldikleri belli meseleleri de olduğu söylenebilir. Murakami’nin de yazarlığının başından beri aşk, kaybolma, yalnızlık, kader, anlam arayışı, modern Japonya toplumundaki değişim gibi konulara takıntılı olduğunu söyleyebiliriz. Tabii Murakami çok üretken bir yazar olduğu için edebiyatının vazgeçilmezlerinin mizahi dökümünü de epey yapan okuyucusu olmuştur. En az 10 yıl önce Murakamisever bir arkadaş bir şema yollamıştı: Bir Murakami Romanının Dökümü. Yazarın kitaplarındaki olay örgüsünün tekrarlanan parçalarının eğlenceli ifadesi olarak bu şemayı da aşağıya koyduk.

Aslında belki dağılım konusunda her okuyucusu farklı düşünebilir ama şemada yer alanlar Murakami edebiyatında sıkça karşımıza çıkar. İnternetten Murakami romanlarının vazgeçilmezlerini ararsanız benzer pek çok başlıkla da karşılaşırsınız. Biz de kendi Harukistliğimiz çerçevesinde bir döküm yapacağız. Murakami romanının olmazsa olmazları nedir bir bakalım:

Kediler:  Kediler Murakami’nin romanlarında sıkça karşımıza çıkar.  Genellikle gizem, büyü ve öteki dünyanın sembolleri olarak hizmet ederler. Kendisi de işlettiği bara Peter Cat adını verecek kadar kedi insanı olan Murakami, hayatında kedilerin yerini şöyle anlatmış: 

“Evde ne televizyonumuz vardı ne de radyomuz, çalar saatimiz bile yoktu. Isıtıcımız da. Soğuk gecelerde, beslediğimiz dört kediye sımsıkı sarılıp uyumaktan başka çaremiz olmuyordu. Kediler de sımsıkı tutunuyorlardı bize.

Eğer insanları “köpek cinsi” ve “kedi cinsi” karakterler olarak ayırırsak, ben tamamıyla kedi cinsindenim. “Sağa dön” denildiğinde hemen sola dönmeye meyilliyimdir.

Sıra dışı durumlarda sıradan insanlar: Murakami’nin kahramanları genellikle kendilerini olağanüstü durumların içinde bulan sıradan insanlardır. Başka bir dünyaya nakledilebilir, olağanüstü olaylar yaşayabilir, kedilerle konuşabilir veya paralel evrenleri keşfedebilirler.

Anlam arayışı: Murakami’nin karakterleri genellikle sıradan hayatlarından daha fazlasını arar, hayatlarının anlamını bulmak için mücadele eder. Bu anlam arayışı, onları olağanüstü durumlara ve deneyimlere sürükleyebilir. Aradıkları cevaplara ulaşmaksa çoğu zaman kolay olmaz.

Müzik: Uzun yıllar bir caz barı işleten Murakami sıkı bir müziksever ve koleksiyoner. Kitapları (ve bazı kitaplarının isimleri) sevdiği sanatçılara ve şarkılara göndermelerle dolu. Spotify’da her yeni çıkan kitabıyla eş zamanlı olarak kitaptaki şarkı listeleri de paylaşılmaya başlanıyor. Müziğin hayatındaki yerini ise şu sözlerle dile getiriyor:

Ne kadar meşgul olursam olayım, yaşamım ne kadar zor olursa olsun, kitap okumak ve müzik dinlemek benim için yerine başka bir şeyin geçemeyeceği en büyük sevinç kaynaklan olmaya devam etti. Bu sevinci kimse elimden alamadı.”

Yalnız ve tecrit hali: Murakami’nin karakterleri genellikle yalnız, başkalarından ayrı duran, bazen bir tecrit hali içinde dünyadaki yerlerini bulmaya çalışan kişiler. Ailelerine, arkadaşlarına ve hatta kendilerine yabancılaşmış olabilirler. Bu durum yazarın çağdaş Japon toplumunda gözlemlediği kimlik sorunlarının yansıması olarak düşünülebilir.  

İyi şaraptan, güzel yemekten anlayan gurme karakterler: Murakami karakterleri güzel yemek yapar, siz de okurken kahramanla beraber miso çorbası yaparsınız.  Karakterlerinin çoğu iyi şaraptan anlar. Bu gurme karakterler hep de erkek olur.

Büyülü gerçeklik: İşte bir olmazsa olmaz. Büyülü gerçeklik hep Latin Amerika edebiyatı ile ilişkilendirilse de tüm dünyaya yayılmış harika örnekleri ile karşılaşıyoruz. Murakami’nin kimi eserlerinde de gerçek dünyaya ait kurmacalar inanılması güç detaylara sahiptir. Bazen kitaplarda kahramanlarının aralarında geçiş yaptığı olağan ve bilinmeyen dünyalar bir arada sunulur. Arada bir mutlaka kuyuya inilir. 

Kişilik bozukluğu olan kadınlar: Murakami’nin güçlü karakter tercihini hep erkekten yana kullanması kadın karakterlerin arızalı yönleri olması zaman zaman kadın düşmanı suçlamasına kadar varan eleştirilere neden olmakta. Kitaplarında erkek kahramanlar kendilerinden çok büyük veya çok küçük kadınlarla cinsellik yaşarlar. Cinsellik bazen karakterlerin taşıyamadığı toplumsal yüklerini hafifletme sembolü olarak çıkar karşımıza. Kitaplarında yemek yemeyi (ve yapmayı) seven, hayattan zevk alan, entelektüel, sağlam karakterli olarak tanımlayacağımız karakterler de hep erkek hep erkek. (Bu cümle yüksek doz eleştiri içermektedir.)

Bonus 1: Murakami kitaplarından uyarlanan filmler

Murakami kişisel alanını, kitap, müzik ve filmin olduğu alan olarak tanımlıyor. Kitaplarında sık sık sinema tarihinin önemli eserlerini anan Murakami’nin kendi eserleri de uyarlamalarıyla artık bu tarihin bir paçası. Böylece Murakami bir anlamda başka iki büyük tutkusunu daha bir araya getirmiş oldu diyebiliriz. Murakami okumayı sevenler bu filmlere de bir göz atabilir.

Murakami’nin kendisine ödül kazandıran ve belki de yazarlık kariyerinin önünü açan ilk kitabı Rüzgârın Şarkısını Dinle, yazarın aynı zamanda sinemaya da uyarlanan ilk eseri. Kitap, 1981 yılında Japon yönetmen Kazuki Ōmori tarafından sinemaya uyarlandı. 2008 yılında ise Jun Ichikawa Murakami’nin Tony Takitani adlı öyküsünü sinemaya uyarladı. 

Murakami’nin en çok okunan eserlerinden biri olan İmkansızın Şarkısı, Vietnam asıllı Fransız yönetmen Tran Anh Hung tarafından aynı adla ve aslına sadık kalınarak sinemaya uyarlandı. Murakami’nin popülerliğinin yanı sıra kitaplarının film uyarlamalarına gösterilen büyük ilgi başka uyarlamaların da önünü açtı. 2018 yılında Güney Koreli yönetmen Lee Chang-dong, Murakami’nin  Barn Burning hikâyesini Burning (Şüphe) adıyla beyaz perdeye taşıdı. Film büyük beğeni kazandı. 

Murakami uyarlamaları içinde eleştirmenler ve izleyiciler tarafından en çok beğenileni ise Japon yönetmen Ryûsuke Hamaguchi tarafından aynı adlı öyküden uyarlanan 2021 yapımı Drive My Car oldu. Film aralarında Cannes Film Festivali En İyi Senaryo ödülü, yabancı film kategorisinde Oscar, Altın Küre ve Bafta gibi ödüllerin bulunduğu pek çok ödül kazandı, çok daha fazlasına ise aday oldu. 

Bonus 2: Murakami okumaya nereden başlamalı?

Murakami okumaya niyetlenenlerin aklına takılan ilk soru nereden başlayacakları. Her kitabı birbirinden çok farklı olduğu gibi tek tek kitapların konusunu anlatmak bile zor olduğundan bu oldukça makul bir soru. Yazımızı bitirirken buna da kısaca yanıt vermeye çalışalım. 

Sorunun en klasik yanıtı İmkânsızın Şarkısı. Murakami’ye büyük çıkışını getirmiş olmasının yanı sıra klasik roman kalıplarına en çok giren romanı da bu. Ancak yazarın alametifarikası sayılabilecek büyülü ya da gerçeküstü öğelerle bezeli gerçek edebiyatını tanımak açısından İmkânsızın Şarkısı yeterli olmayabilir. 

Bunun yerine Murakami’nin belki de en ünlü ve kimilerine göre en iyi romanı olan 1Q84 iyi bir seçenek. 1Q84 üç cilde bölünmesini gerektirecek kadar geniş hacimde olmasına rağmen neredeyse bir solukta okunan sürükleyici bir kitap. Murakami kitaplarının birçoğu bu sürükleyicilikte. Onu çok okunan bir yazar yapan nedenlerden biri de bu. 

Üç cildi korkutucu bulanlar ise başlangıç için yine Murakami edebiyatının zirvesindeki kitaplardan ve bu edebiyatın bütün unsurlarını içinde barındıran Zemberekkuşunun Güncesi ya da Sahilde Kafka’yı okuyabilirler

Büyük kitaplar yerine tadımlık Murakami okumak isteyenler ise yazarın öykülerinden derlenen Birinci Tekil Şahıs, Doğum Günü Kızı, Fırın Saldırısı, Kadınsız Erkekler kitaplarından herhangi biriyle başlayabilirler. 

Kaynaklar ve daha fazlası için:

Diğer yazar dosyalarını incelemek için tıklayın.