2001 yılından beri geniş bir spektrumda yazılar yazan Gaye Boralıoğlu, Alâmetler Kitabı ile 12. Türkân Saylan Sanat ve Bilim Ödülleri’nin son sahibi oldu. Usta yazarla yazma serüveni üzerine keyifli bir sohbet yaptık.

Özlem Gökbel

Yazdığı hemen hemen her eser bir ödülle taçlanan Gaye Boralıoğlu, ülkemizin gurur duyulan yazarlarından biri. İstanbul Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi’nde Sistematik Felsefe ve Mantık okuduktan sonra, aynı bölümde yüksek lisans yaptı. Gazeteci, reklam ve senaryo yazarı olarak çalıştı. Atıf Yılmaz’ın yönettiği “Eylül Fırtınası” filminin senaryosunu yazdığı gibi pek çok sevilen dizinin de senaristliğini yürüttü. 2001’den beri de durmaksızın yazıyor. 

İlk kitabı “Hepsi Hikâye” 2001’de, “Meçhul” 2004’te İletişim Yayınları tarafından yayımlandı. Aynı yayınevinden 2009’da yayımlanan”“Aksak Ritim” 2011 Notre Dame de Sion Edebiyat Ödülü Mansiyonu’nu, 2014’teyayımlanan “Mübarek Kadınlar” 2015 Yunus Nadi Öykü Ödülü’nü, 2018’de okurla buluşan “Dünyadan Aşağı”kitabı ise 2019 Duygu Asena Roman Ödülü’nü kazandı. Bir gençlik romanı olan “İçimdeki Ses” Günışığı Kitaplığı’ndan 2013’te, Ümit Kıvanç ile birlikte kaleme aldıkları “Haysiyet” Kıraathane Kitapları’ndan 2019’da çıktı. Kitapları ve öyküleri çeşitli dillere çevrildi. “Mi Hatice” adlı öyküsü kısa film olarak çekildi ve çeşitli festivallerde ödüller aldı. Almancada “Der Fall Ibrahim” adıyla yayımlanan “Meçhul” romanı 2017 Frankfurt Kitap Fuarı’nın “Satırlar Arasında” programına seçildi. 

Böylesi yazmaya sevdalı, böylesi bir edebiyatsever Gaye Boralıoğlu. En son geçen sene çıkan “Alâmetler Kitabı” da geçtiğimiz günlerde düzenlenen 12. Türkân Saylan Sanat ve Bilim Ödülleri’nde ödüle layık görülünce, kendisine ulaşmak ve tebrik etmek istedik. Bu vesile ile biraz sohbet de ettik tabii…  

Kitaplarınızın ve senaryolarınızın başarısını biliyoruz ve sizi yürekten tebrik ediyoruz. Nasıl başladı bu yazma aşkı sizde? En büyük dürtünüz ve ilhamınız neydi? 

Çocukken çok iyi bir okurdum. Okumadan geçirdiğim saat sayısı bile azdı, abartmıyorum. Okumaya başlamadan önce de bana anlatılan ya da ablamın okuduğu masalları dinliyordum. Üniversitede de felsefe okudum zaten. Belki bütün bunların da etkisiyle yazmaya başlamadan önce, dünyayı dil üzerinden okuduğumu fark ettim. Algıladığım her şey, duygu durumlarım, düşüncelerim, kaygılarım, sevinçlerim hep cümleler hâlinde beliriyordu zihnimde ve çoğu kez bu cümlelere görüntüler eşlik ediyordu. Bir de çok okuyordum ve okuduğum her şey bir film gibi gözümde canlanıyordu. Sonra bir an geldi, bütün bunlar senaryo, roman ya da öykü olarak kâğıda dökülmeye başladı. 

Peki bugün bir yetişkin olarak nasıl bir okuma alışkanlığınız var? Ne sıklıkta ve kimleri, neleri okursunuz?

Belirli bir şey yazdığımda daha çok okuyorum. Genellikle okumalarımı birkaç kanaldan sürdürürüm. Her şeyden önce klasikleri okumaya devam ediyorum. Vazgeçilmez yazarlarım vardır: Kafka, Dostoyevski, Edgar Allan Poe, Marquez gibi… Onları dönüp dönüp okurum. Güncel edebiyatı da olabildiğince takip etmeye çalışıyorum, çağdaş Amerikan edebiyatı, Norveç, Çin ve Güney Amerika’dan yeni yazarlar çok ilginç metinler ortaya çıkarıyorlar. Aynı zamanda Türk edebiyatını da takip etmeye özen gösteriyorum. Çok müthiş çevirmenler olduğunun farkındayım ama bir yazarın muhakkak kendi dilinde yazılmış kitapları okumayı sürdürmesi lazım. Sadece geleneğe bağlı kalmak açısından değil aynı zamanda dilin olanaklarını genişletmek için de bu gerekli. 

Sizi en çok etkilediğini düşündüğünüz ya da hayatımı değiştirdi dediğiniz bir kitap oldu mu?

Hayatı değiştirme ifadesini altüst olmak anlamıyla değil de yeni imkânlar, yürümek için yeni yollar keşfetmek olarak anlarsak, evet tabii ki çok kitap oldu. İlk gençlik yıllarımda Hermann Hesse’yi okuduğumda çok etkilenmiştim ve ufkum genişlemişti örneğin. Kafka’yı okuduğum zaman içimdeki karanlığı keşfetmiştim. Edgar Allen Poe’da bu karanlığın nasıl tuhaf bir oyuna dönüşebileceğini hissettim. Türk edebiyatında Ahmet Hamdi Tanpınar’ı ve Oğuz Atay’ı okuduğumda memleket meselelerine dair edebiyatta söz almanın imkânlarının farkına varmıştım. Sevim Burak da bana dilin parçalanıp yeniden kurulmasının mümkün olabileceğini göstermişti ki, böylelikle zihnimde bir çığır açıldığını söyleyebilirim. 

Bir İstanbul Masalı, Kapalıçarşı gibi benim de çok sevdiğim dizilerin senaryolarını yazdınız. Kitap yazmakla senaryo yazmak arasındaki farkları siz nasıl tanımlarsınız? Hangisi ağır basıyor sizde?

Senaryo yazmak çok daha teknik bir iş. En marjinal filmin senaryosunun bile belli kuralları vardır. O kuralları bilmeden senaryo yazamazsınız, teknik bilginiz olmadan mimarlık yapamayacağınız gibi. Edebiyat ise resim yapmak gibi, yine kurallar var ama bunlar genel geçer kurallar değil, sizin oluşturduğunuz ve belki de bir daha hiçbir zaman geçerli olmayacak kurallar. 

Benim için tabii ki edebiyat daha ağır basıyor. Senaryo yazarken muhakkak başkalarının zihnini de hesaba katmak zorundasınız. Senaryo yönetmen, yapımcı, teknik ekip para olmadan hiçbir şeydir, bir anlamı yoktur. Dolayısıyla her ne kadar muhakkak bir tür yaratıcılık gerekse bile başka unsurlara bağımlısınız. Edebiyatta böyle bir şey yok, yalnızsınız, sorumluluğunuz kendinizedir. Tabii orada “okur” diye bir konu var ama senaryodaki bağlara göre çok daha muğlak ve yaratıcılık sürecinden uzakta duruyor. 

Öte yandan edebiyatçı olmak yalnızlığı kabullenmek demek, tüm yaratım sürecinde tek başınasınız. O açıdan zaman zaman senaryo yazmanın kolektif çalışma ortamını özlediğimi itiraf etmeliyim. 

Editörlük mesleği için ne düşünüyorsunuz? Türkiye’de gerekli değeri görüyor mu sizce? Siz nasıl editörlerle çalışmayı seviyorsunuz? 

İyi bir editör bence yazar için bulunmaz nimet. Yazarın motivasyonunu kırmadan, metnin daha konsantre, daha güçlü olmasını sağlayacak öneriler geliştirecek kadar teknik bilgisi/bakışı olan editörlerle çalışmayı seviyorum. Ne yazık ki Türkiye’de pek itibar gören bir iş değil editörlük. 

Maalesef… Bizler de hem Bookinton hem de Bağımsız Editörler Platformu üzerinden, editörlerin yanı sıra yayıncılık dünyasında hep arka planda kalan, önemleri göz ardı edilen diğer tüm kahramanların da hak ettikleri değeri görebilmeleri için uğraşıyoruz. Geçtiğimiz günlerde 12. Türkân Saylan Sanat ve Bilim Ödülleri’nde “Alâmetler Kitabı” adlı eseriniz ödüle değer görüldü. Neler hissettiniz? Alâmetler Kitabı’nda okura vermek istediğiniz asıl mesaj neydi? Neden okunmalı bu kitap sizce? 

Benim için çok kıymetli bir ödül tabii ki, hem Türkân Saylan gibi güçlü bir kadının adını taşıması hem de çok değerli bir jürisi olduğu için. Sorunuzun ikinci kısmına dair ben söz almayayım da ödülün gerekçesindeki cümleyi buraya bırakayım, daha anlamlı olacak: “Gaye Boralıoğlu, geniş bir hayal gücüyle kaleme aldığı Alâmetler Kitabı’ndaki öykülerinde, kitabın isminden başlayarak gerçekliğe farklı bakış açıları getirmiş, geçmişle geleceği ustalıkla birbirine bağlamıştır. Gerçek olanla gerçeğin arka planı arasındaki dünyayı güçlü bir dille aktaran Gaye Boralıoğlu bu kitabıyla 12. Türkan Saylan Sanat Ödülü’ne değer bulunmuştur.”

Çok güzel ifade ettiniz 😊 Kitaplarınızın hepsi çocuğunuz gibidir eminim. Yine de merak ediyorum, içlerinde yeri ayrı olan biri var mı, kalben farklı bir bağınız olan? Ve neden? 

Kitaplarımın içinde “Meçhul” benim için biraz daha farklı bir yerde duruyor. Hem teknik olarak oldukça farklı bir iddiayla yazıldığı için, hem de okuruyla ilişkisi açısından. Ne yazsam “İlle de Meçhul” diyen, onu çok seven neredeyse fanatik diyebileceğim okurları vardır. Ayrıca çok sayıda film yönetmeni sinema yapmak istemiş, pek çok tiyatro uyarlaması denenmiştir. Buna rağmen henüz ne filmi ne tiyatrosu oldu, üstelik de en az satan kitabım. Bu tuhaf kaderinden ötürü belki de Meçhul’ü ayrı bir yerden seviyorum.  

Gelecek için planlarınızda neler var? Yeni kitaplar da yoldadır sanırım. Çatıları belli mi aklınızda?

Bazı çalışmalarım var ama henüz söz edilebilir kıvama gelmedi. 

Mahsuru yoksa kitap yazma metodolojinizi yazmaya meraklı okuyucularımızla da paylaşır mısınız?

Her kitabın farklı bir yazılış hikâyesi var. O yüzden söyleşi şartları içinde bu soruya kapsamlı bir şekilde cevap vermem çok zor. Ama genel geçer bir bilgi olarak şunu söyleyebilirim: Kitap yazarken okumayı çok severim, bir de her gün belli saatler arasında muhakkak yazının başına otururum. Bazen sayfalarca yazarım bazen tek satır yazmayıp yazdıklarımı okur, düzeltirim, ama muhakkak en az birkaç saatimi iş başında geçiririm. 

Son olarak yazmak isteyenlere, yazar adaylarına tavsiyeleriniz neler olur? 

Edebiyatın yolu epeyce çetrefilli. Kitaplar okundukları gibi yazılmıyor. Arkada bilgi, sabır, öfke ve derin bir yalnızlık hâli var. Bunlardan nasıl bir harman, nasıl bir büyü elde edileceği konusunda belirli bir yol önermek çok zor, herkesin kendi yolculuğu bu. Ancak olmazsa olmaz bir koşul olarak şunu söyleyebilirim: Okumak… Durmadan ve mümkün olduğunca geniş bir yelpazede okumak. İyi bir okur olmadan iyi bir yazar olunabileceğini düşünmüyorum.   

Çok teşekkür ediyoruz. 
Sizi tanımak çok güzeldi.

Diğer Yazarlar kategorisi röportajlarını okumak için tıklayın. 

Gaye Boralıoğlu’nun Dünyadan Aşağı kitabının incelemesini okumak için tıklayın.