Cağaloğlu’ndaki ilk kitap heyecanından yayın dünyasının en köklü yayınevlerinden biri olan Tekin Yayınevi’nin yöneticiliğine… Elif Akkaya ile yayıncılıktaki deneyimlerini ve Tekin Yayınevi’ni konuştuk.  

Günnur Aksakal Baykan

Meslek hayatınızda yayıma hazırladığınız ilk kitabı hatırlıyor musunuz? Ya da o günkü hislerinizi…

Hatırlıyorum elbette… Tekin Yayınevi’nde 13. yılım ama öncesi var. İlk kitap heyecanı yerine bunu anlatmak daha ilginç olabilir. 1996 yılında okula ara verdiğimde Cağaloğlu’nun tozunu yutmuş ve yayıncılığa bulaşmış, ardından da af çıkınca okula dönmüş ve eğitim gördüğüm alanda uzunca bir zaman çalıştıktan sonra tekrar yayıncılığa dönmüştüm. Böyle ilginç bir hikâye ama varsa bir kader çizgisi sanırım “ben zaten yayıncıymışım”. Hasbelkader bir ara bulaştığım ama sonra verdiği hazdan -bir fikri, düşünceyi veya edebî metni, kitap hâline getirmek ve sunmak- kurtulamadığım güzel bir iş, severek yapıyorum. O yıllar ilk kitaplarımdan biri “Sosyalizm Kazanacak” idi. Heyecanı büyüktü, inanılmaz güzel bir kapaktı, bakmaya doyamıyordum. Öyle güzel bir ilk kitap heyecanıydı, elimden düşürmüyordum. Ne güzel bir soru, neleri hatırlattınız bana… 

Yayınevinizden bahsedebilir misiniz?

Tekin Yayınevi teklifi gelince hem şaşırmış hem de ne yapacağımı bilememiştim. Uzun bir süre yapabilir miyim diye düşündüğümü hatırlıyorum. Köklü ve bir derdi olan, geleneği güçlü bir çizgisi vardı. Bana ve düşünce yapıma uygundu ama onu bir kadın ve sahibi olarak ileriye taşıyabilir miydim gibi yüzlerce soru etrafında çetin bir düşünme sürecinden sonra kabul ettim. Yayınevinin misyonu doğrultusunda ama günceli ve günü de yakalayarak daha çok akademik alanda yol almasını sağladık. Geriye baktığımda fena işler yapmamışız ama daha fazlası olur muydu? Olurdu… O da ülkenin koşullarından kaynaklı diyelim. Bir kadın ve genç kadro, çok zor ticari alanlardan birinde ağır bir yükü olan yayınevini bu kadar zamandır yaşatmaya çalışıyor. O yüzden yayınevi olarak da fena değiliz ama bu büyük ekonomik krize dek…

“Üretememek beni çok üzüyor, biriktirdiğimiz ne varsa krizin ilk ayında eridi, yok oldu. Şimdi ise finansal krizi borçlanarak veya fedakârlıklar yaparak yönetmeye çalışıyoruz. Kısacası önümüzü göremiyoruz. Ama umut bitmez; hele de söz konusu olan kitaplar, metinler ve yeni tartışmaları ortaya koymaksa…”

Kâğıt krizi günden güne daha zorlayıcı bir hâl alıyor. Bu noktada yayıncılar kaygılarını nasıl yönetiyorlar?

1996 yılında kâğıt ve matbaanın cezbedici kokusuna bulaştığım gün ne kadar zor bir ticari alan olduğunu görmüştüm. İktisat okumuş ve muhasebe yapmış biri olarak bunları diğer meslektaşlarıma göre biraz daha farklı yorumluyordum. Keza o gün öğrendiğimiz zorluklar hep katlanarak geldi. Ama o vakitler yine de kâğıtta ve diğer üretim malzemelerinde %100 dışa bağımlılık söz konusu değildi. Neoliberal ekonomik-politik sistem bizim gibi ülkeleri ve üretim yapanların elinden neyi var neyi yok, son 20 yıl içinde âdeta kökleriyle söküp aldı. 

13 yıl içinde yaşadığımız üçüncü bunalımlı durum. Aralarda kısa ama etkili yine krizler oldu. Kurdaki artış bize krizleri de gösterir, yayıncılık veya üretim alanında. Tamamen dışa bağımlı oluşun sonucunu yaşıyoruz. Bu bir tek enflasyonla açıklanamaz. Yaşananlar büyük bir finansman krizidir. Kaygıdan ziyade kriz eğer bildiğin bir yerden geliyorsa yani bünye bunu tanıyor ve önlemini almış ise rahat atlatılabilir. Ama iyi bildiğin bir konu olmasına rağmen hazırlıklı değilsen atlatması zor! Çok zor hatta. Üretememek beni çok üzüyor, biriktirdiğimiz ne varsa krizin ilk ayında eridi, yok oldu. Şimdi ise finansal krizi borçlanarak veya fedakârlıklar yaparak yönetmeye çalışıyoruz. Kısacası önümüzü göremiyoruz. Ama umut bitmez; hele de söz konusu olan kitaplar, metinler ve yeni tartışmaları ortaya koymaksa…

Pandemi nedeniyle iptal edilen kitap fuarları yeniden başladı. Fuarlara katılıyor musunuz? Yayıncılar için kitap fuarlarının önemi nedir?

Evet, biz yayınevi olarak bütün fuarlara, kültürel sanatsal etkinliklerine hem katılımcı hem de organizasyonu projelendiren, yöneten olarak da iştirak ediyorduk. Pandemi öncesiydi tüm bunlar… Şimdi yeniden yapılmaya başlanan ama ağır ekonomik maliyetleri olan fuarlara katılamıyoruz, ne yazık ki… Bazı belediyelerin yaptığı maliyeti nispeten düşük, yayıncıyı destekleyen çalışmalarda yer almaya uğraş veriyoruz. 

Yayıncılık yapan herkes için en can alıcı noktalardan biridir fuar, kültürel sanatsal faaliyetler ve etkinlikler. Neden? Çünkü eseri meydana getiren yazarı ve kitabı okuruyla buluşturmak, söyleştirmek çok önemli. Okuma oranını artıran, heyecan veren ve devamlılık yaratan asıl şey bu: Kültürel alanı yaratmak da budur. Okurla sohbet etmek bile tek başına çok değerli ve kalıcı sonuçlar oluşturuyor. O yüzden önemsiyoruz. 

Bir yandan da Ukrayna-Rusya Savaşı var. Bu savaşla alakalı yayıncıların gözlemleri nedir? Savaş bölgesindeki yayıncılarla haberleşme imkânı bulduğunuz bir platform var mı? 

Böyle bir platform bildiğim kadarıyla yok. Varsa da ben bilmiyorum. Savaşın ne olursa olsun çok yıkıcı sonuçları var. Biliyoruz. Yakın zamanda Suriye’de yaşananlar, uzak gelebilir ama çok yakın olan Irak işgali dahil fillerin tepiştiği ama çimlerin ezildiği süreçler. 

Şimdi empati yapalım; Suriye’de, Irak’ta veya Ukrayna’da yayıncılar ne yaptı/yapıyordur? Üretimi tamamen bitirmiş, dükkânı kapatmış, kendini ve ailesini korumaya çalışıyordur ama bir yandan da savaşa ve ağır sonuçlarına dair yeni şiirler, romanlar veya politik kitaplarla, yayın veya makalelerle engel olmaya çalışıyorlardır. Romantik gelebilir ama ben olsam bunu yapardım, ikinci önceliğim bu olurdu.

Savaşı durdurmak için tüm dünyaya yazarlar, şairler aracılığıyla ulaşarak “ülkemdeki savaşı durdurun” veya “ülkemizin işgal edilmesine izin vermeyeceğiz” derdim. Savaşı ve büyük kıyımları her zaman en iyi anlatan şairler, edebiyatçılar olmuştur. Cepheden, bombaların yağdığı şehirlerden unutamayacağımız şiirler, şarkılar yükselmiştir gökyüzüne. Bu yüzden edebiyatla, şiirle savaşa dair kalkan yaratmak, etkili olabilmek, diğer dünya halklarına kendini duyurmak mümkün.

Yayın çizginizi nasıl belirliyorsunuz?

Yayınevlerinin yayın çizgisi, genelde onu kuran, şekil veren ve ne yapacağını önceden tasarlamış bireyler tarafından geliştirilir. Yaymak faaliyeti politik bir faaliyettir. Bu neyi yaydığınla ilgili değildir. İnandığın, ürettiğin, tartıştığın bir metni de yaymak derdindeysen birilerine ulaşmasını sağlamak, değiştirme ve dönüştürmeyi hedeflemek… O yüzden yayıncılığın politik olduğunu düşünenlerdenim.

Tekin Yayınevi de 1962 yılından kurulmuş. Ülkenin içinde olduğu politik atmosferi düşününce aydınlanmacı çizgisi sahibinin fikrinden, hislerinden ve duruşundan uzak değil. İşte belirleyen bu oluyor. Bunun üzerine yayacağın eserleri belirliyor, kabul ediyor veya arayıp buluyorsun. 

Yayın programınıza aldığınız yeni bir dosyanın hazırlık aşamasını kısaca anlatabilir misiniz? Bir dosya ne kadar sürede yayımlanmış bir kitap olarak okurun karşısına çıkıyor, üzerinde kaç kişinin emeği oluyor?

Öncelikle editörler okuyor, notluyor ve düzeltme taleplerini yazara iletiyor. Yazar ve editör arasında uzun bir süre metin gidip geliyor. Son hâlini aldıktan sonra tasarımcılar devreye giriyor. Mizanpaj ve hazırlık kontrolü yapılıyor. Kapak tasarımı da ayrı bir süreç tabii. Son kontroller PDF üzerinden yapılıyor. Yakında çıkacak bir kitabımız var. PDF kontrolü iki haftadır yapılıyor. Sürekli yeni düzeltme ve ekler yapılıyor. Bazen çok zor ve uzun zaman alıyor. En az üç kişi o kitap üzerinde çalışıyor; bir de yazar. Kitabına göre yayımlanma zamanı değişiklik gösterebiliyor. Çok az sorunu olan bir kitap için en çok 2-4 ay içinde yayıma hazırlanmış oluyor diyebilirim. 

Yayıncılığa girmek isteyenler için tavsiyeleriniz var mı? Sizce yayınevi mutfağını görmek ne kadar önemli? 

Bence çok önemli. Hatta en önemli kısmı ekonomik olarak çevirebilmek, yayıncılığı yürütebilmek. Önerim güçlü bir finansman ile başlayacaklarsa bu işe girmeleridir. Öbür türlüsü zaman ve büyük emek kaybı. Üretimden dağıtıma, satıştan yeniden üretime, hele de orta ölçekte yani en az 4-5 personel daima çalışacak ise büyük fedakârlık isteyen bir iş, bilmelerini isterim. Yayınevi mutfağını görmek, deneyimlemek işin yarısını bilmek demek. Çok önemsiyorum.

Türkiye’de yayıncı ve kadın olmak ayrı ayrı zor kimliklerken ikisini bir arada taşımak nasıl bir duygu?

Yayıncılık bir iş, meslek ve ticari anlamda en zor sektörlerden biri; bir kimlik olarak görmüyorum. Kadın olarak böylesi alanlarda var olmak gerçekten çok zor. Yayınevi sahiplerine baktığımızda %90’ı erkek. Neden? Avantajlılar, çünkü ailede miras aktarımı dâhil para veya mülkiyet erkekten erkeğe geçen feodal bir kültürün sonucuyuz. Ülke de gelenek de böyle… Hâl böyle olunca kadınlar üretim süreçlerinde hep mutfakta yani emek veren çalışan, işçi durumunda kısaca. Patron olmak, tırnak içinde işveren olmak, ticari hayatın tüm risklerini göze alarak elinde olanla bu işlere girişmek kolay bir mevzu değil, hele de bizim gibi ülkelerde. Riskli ve sermaye ile malul oluşu zaten erkeğe göre çok dezavantajlı olarak hayata atılmış kadını uzak tutuyor böyle alanlardan. Bunun için sosyal bir devlet olmak gerekiyor. Kadını statü olarak arka planda gören bir zihniyette olmamak gerekiyor. Feodal ataerkinin mirası, mülkiyeti nasıl dağıtacağını çoktan çözmek gerekiyor. Yani ne çok şey gerekli görüyorsunuz. Bunlar kadının tarafından bakınca vazgeçmek için bir neden. Çoğu da vazgeçiyordu. Son yıllarda kadının, hayatın ve ailenin içinde, üretim alanlarında yarattığı farkındalık uzun yılların çetin mücadelesinin sonucu. Artık çoğu vazgeçmiyor! Böylesi zor bir alanda, genç bir kadın olarak üretiyor olmak ve hiçbir katkı almadan (devletin sağladığı imkânlar dahil, ne yazık ki bu da çok sorunlu bir konu) düşünsel, edebî bir eserin yayılması için uğraşmak şahane bir duygu. Beni ruhen doyurduğu gibi hayatımın mutlanma kaynağı diyebilirim. 

Nice kadın arkadaşım bu işin “mutfak” kısmında üreten pozisyonunda; eminim ki o yayınevlerinin sahipleri olsalar bu ülkede çok kısa sürede büyük bir devrim olur. Daha cesur metinlerin, tartışmaların üretimi ve yayımında eminim erkeklerden daha önde hareket edeceklerdir. 

Yayınevinizdeki kadın istihdamı ne durumda? Sektördeki kadın çalışanların oransal durumu nasıl sizce? 

Yarı yarıya hatta bazen kadın arkadaşlar yarıdan fazlayı temsil ediyor. Editör, çevirmen, genel yayın yönetmeni, grafiker başta olmak üzere çoğunluğu kadınlar oluşturuyor. Yarı yarıya veya daha fazla birçok yayınevinde. Buna dair Türkiye Yayıncılar Birliği’nin bir çalışması da oldu geçtiğimiz yıllarda, net veriler elde edildi. Merak eden okurlar Oku-Yay Projesi’ndeki net oranları inceleyebilir. 

2021’de yayımlarken sizi en çok heyecanlandıran kitap hangisi oldu?

2021 yılında çok kitap yayımlayamadık, üzgünüm. Pandemiden itibaren yayın sayısı sürekli düştü. Kriz yüzünden son üç aydır ise neredeyse hiç yeni kitap yayımlamadık. Yeniden baskıları yaptık çoğunlukla. 

2021’de o az yayımladıklarımızın hepsi heyecanlandırdı çünkü yayımlayabildik. Benim için Maria Suphi’nin “Bir Direniş Öyküsü” en heyecan verendi diyebilirim. 

8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nü de göz önünde bulundurarak okurlarımıza beş maddelik bir okuma listesi önerebilir misiniz?

Ben kitap değil de ülkemde üreten, mücadele eden/etmiş kadın yazarlardan önermek istiyorum. Bu bahsettiğim kadın yazarların kitaplarından herhangi birini alıp okumaları onlara yeni ufuklar açacaktır, eminim.

  • Didem Madak 
  • Gönül Çatalcalı 
  • Mine Söğüt 
  • Zeynep Direk 
  • Adalet Ağaoğlu 

Bu keyifli söyleşiyi kabul ettiğiniz için teşekkürler.

Diğer yayınevi mutfağı içerikleri için tıklayın.