Nâzım… Bu ismi duymak bile insanın içini titretir. Hem şiirde hem de düşüncede devrim yaratan, zulme mısralarıyla direnen, memleket hasretini, aşklarını şiirleriyle anlatan Mavi Gözlü Dev. Nâzım Hikmet, sürgün edilmiş ve sürgünden dönememiş olsa da dizeleri yüreklerde kök salmaya devam ediyor…

Gonca Gül Kurtulmuş, Sema Adalar Utkueri

Nâzım’ın dizeleri hiç ummadığımız bir anda, unutamadığımız şarkılarla dokunuverir yüreğimize. Edip Akbayram’ın sesinden Güzel Günler Göreceğiz Çocuklar’ı dinleriz, içimiz gazetelerdeki tüm üçüncü sayfa haberlerine rağmen umut dolar; İlhan İrem Hoş geldin Kadınım der, aşkın sızısı sarar yüreğimizi; Cem Karaca Ben Bir Ceviz Ağacıyım Gülhane Parkı’nda dediğinde, hepimiz kökleriyle memleketin toprağına sımsıkı tutunmuş birer ceviz ağacı oluveririz. 

Yaşadıklarını yazan şair de derler Nâzım’a, büyük şair de Mavi Gözlü Dev de. “Şair” dendiğinde ondan bahsedildiğini biliriz. Nâzım Hikmet’in mısralarında okuduklarımız her birimizin kendi sevdası, özlemini duyduğumuz memlekete bitmeyen hasretimiz değil midir?

“kimi insan otların kimi insan balıkların çeşidini bilir
ben ayrılıkların
kimi insan ezbere sayar yıldızların adını
ben hasretlerin”

Hikmet Bey ve Celile Hanım’ın oğlu Nâzım Hikmet, 20 Kasım 1901’de Selanik’te doğar. Aile çevresinde 40 gün için bir yaş büyük görünmesin diye, bu tarih 15 Ocak 1902 olarak anılır, kendisi de bu tarihi benimser. Babası Hikmet Bey, çeşitli illerde valilik yapmış Mevlevi şairi Nâzım Paşa’nın oğlu, annesi ressam Celile Hanım, dil bilimci ve eğitimci Hasan Enver Paşa’nın kızıdır.

Ayşe Celile Hanım, Samiye ve Nazım Hikmet, 1924.

Orta öğrenimini Galatasaray Mekteb-i Sultani ve Nişantaşı Sultanisi’nde gören Nâzım’ın, Balkan Savaşı’nın ağır yenilgisi, düşmanın Çatalca’ya kadar gelmesi üzerine yazdığı 20 Haziran 1329 (3 Temmuz 1913) tarihli Feryâd-ı Vatan, ilk şiiri kabul edilir.

1917’de girdiği Heybeliada Bahriye Mektebi’ni 1919’da bitirip Hamidiye kruvazörüne stajyer güverte subayı olarak atanır. Aynı yılın kışında, geçirdiği hastalık nedeniyle askerlikten çürüğe çıkarılır. Bu arada hececi şairler arasında genç bir ses olarak tanınmaya başlar. 1920’de Alemdar Gazetesi’nin açtığı bir yarışmada ünlü şairlerden oluşan seçici kuruldan birincilik ödülünü alır.

Nâzım Hikmet ve Vâlâ Nureddin (1920 – 1921)

Millî Mücadele Yıllarında Bir Şair 

1921 yılında Millî Mücadele’ye katılmak için Faruk Nafiz, Yusuf Ziya, Vala Nureddin ile Sirkeci’den kalkan Yeni Dünya vapuruna gizlice biner Nâzım. Vala Nureddin ile Ankara’ya vardıklarında kendilerine verilen ilk görev, İstanbul gençliğini Millî Mücadele’ye çağıran bir şiir yazmak olur. Yankıları da büyük olan şiir,1921 Mart’ında bastırılıp dağıtılır. 

Ankara Hükümeti’nin görevlendirmesiyle öğretmen olarak Bolu’ya atanırlar. Ancak kalpak giyen, camiye gitmeyen bu iki öğretmen tutucu çevrelerden tepki görür. Bolu’da barınamayacakları belli olmuştur. İyi bir öğrenim görmek, dünyada olup bitenleri anlamak için, Moskova’ya gitmeye karar verirler.

Nâzım Hikmet ve Nüzhet Moskova’da (1922)

Moskova’ya Gidiş ve Nüzhet Hanım

1921’de, Ekim Devrimi sonrası büyük bir açlığın yaşandığı günlerde Rusya’ya ulaşırlar. Moskova Doğu Emekçileri Komünist Üniversitesi’ne (KUTV) yazılır iki arkadaş. Devrimin ilk yıllarına tanık olduğu şehirde komünizm ile tanışır. Nâzım Moskova’ya giderken gördüklerinin etkisiyle Açların Gözbebekleri şiirini yazar. Mayakovski’nin şiirlerinde gördüğü biçimsel çağrışımların etkisiyle serbest ölçüde yazdığı ilk şiirdir. 

“Uzaktan
simsiyah sivriliği
nokta nokta uzayıp damara batan
kocaman balı bir nalın çivisi gibi
deli gözbebekleri,
gözbebekleri!”

Moskova’da İstanbul’dan komşusu, Matbuat Umum Müdürü Muhittin Bey ve baldızı Nüzhet’le karşılaşır Nâzım. Ailelerinin karşı çıkmasına rağmen 1922’de evlenirler. Evlendiklerinde Nüzhet henüz 15, Nâzım ise yirmi yaşının başlarındadır. Nâzım’ın eğitim gördüğü KUTV Üniversitesinin öğrenci pansiyonunda dört ay birlikte yaşarlar. Nüzhet sağlık sorunları nedeniyle 1923’te tedavi için önce Bakü’ye gider, sonrasında Türkiye’ye. Yolları öylece ayrılır. Nâzım 1932 yılında yazdığı Mavi Gözlü Dev şiiri ile şöyle anlatır ilk eşini:  

“O mavi gözlü bir devdi,
Minnacık bir kadın sevdi.
Kadının hayali minnacık bir evdi,
bahçesinde ebruli
hanımeli
açan bir ev.”

Bu dönemde yazdığı şiirlerin bazılarını 1923’te Yeni Hayat, Aydınlık gibi dergilere göndererek yayımlatan Nâzım Hikmet, üniversiteyi bitirince gizlice Türkiye’ye gelir. Aydınlık Dergisi’nde çalışmaya başlar. 1925’te ilk şiir kitabı Dağların Havası yayımlanır.

Dağların Havası şiir kitabı (1925)

1925 yılında Takrir-i Sükûn Kanunu ile Aydınlık Dergisi gibi liberal, sosyalist ve her türlü muhalif kuruluş kapatılır, birçok yazar tutuklanır. Nâzım gizli Komünist Partisi üyeliğinden dolayı on beş yıl kürek cezasına mahkûm edilir ancak yakalanmadan tekrar Moskova’ya kaçar.

Nâzım ikinci evliliğini Metla Tiyatrosu’nda tanıştığı diş hekimi Lena Yurçenko ile yapar. 1928’de Türkiye’ye dönmeye karar verir ancak Lena’ya vize alamaz. Adına şiir yazmadığı aşkı da böylece tarihe gömülür. 

Nâzım Hikmet ve Piraye 1935
Nâzım Hikmet ve Piraye (1935)

Türkiye’ye Dönüş ve Piraye

Nâzım 1928’de gizlice sınırı geçerek Türkiye’ye girdi ama Hopa’da yakalanarak iki ay cezaevinde kalır. İstanbul’a döndüğünde Zekeriya Sertel’in çıkardığı Resimli Ay dergisinin kadrosuna katılır. Bu sırada Cemil Reşit Rey, birlikte film yönetmenliği yaptığı Muhsin Ertuğrul ve Peyami Safa ile çalışır. 1930’da Salkımsöğüt ile Bahri Hazer şiirleri kendi sesiyle plağa kaydedilir. Plağın çok talep görmesi üzerine polisten uyarı alır, firma plağın yeni basımlarını yapmaktan vazgeçer.

Aynı yıl en güzel aşk şiirlerini yazdığı, güçlü, fedakâr Piraye’si ile tanışır. Nâzım, kız kardeşi Samiye’nin arkadaşı olan bu kızıl saçlı, güzel kadına görür görmez âşık olur. Ancak ne Piraye’nin ailesi beş parasız, komünist şair Nâzım’ı; ne de Nâzım’ın ailesi evli, iki çocuklu Piraye’yi ister. Piraye de kendine şiirler yazan adama epey direnir ama kolay mı hayır diyebilmek!

“…
kızım, annem, karım, kardeşim
sen
başında güneşler esen
altın gözlü çocuk,
altın gözlü çocuğum benim;
deli çığlıklar atıp avaz avaz
burnumun dibinden gelip geçti de yaz,
ben, bir demet mor menekşe olsun
getiremedim
sana!”

1931-1932 sezonunda Kafatası, 1932-1933 sezonunda Bir Ölü Evi adlı oyunları Darülbedayi’de sahneye uyarlanır. 1932’de Benerci Kendini Niçin Öldürdü adlı şiir kitabı basılır. 

1933’te Piraye ile evlenmeye karar verdiler ama mutlulukları uzun sürmez. Önce Gece Gelen Telgraf isimli kitabı için toplatma kararı çıkartılır ardından gizli örgüt kurmak, İstanbul, Bursa, Adana’da, duvarlara devrim bildirileri yapıştırıp kitapçıklar dağıtarak komünizm propagandası yapmaktan tutuklanır. 

Nâzım Hikmet “Ran” Soyadını Neden Seçti?

Soyadı seçme hikâyesini Hıfzı Topuz Hava Kurşun Gibi Ağır adlı romanında şöyle anlatır:

“Nâzım’ın cezaevinde olduğu dönemde, 1934 Haziran’ında soyadı yasası çıkarılmıştı. Herkes Türksoy, Kahraman gibi iddialı soyadları seçiyor, Nâzım bundan hiç hoşlanmıyordu. Karar veremedi. Piraye’de ile soyadı düşünmeye başladılar. Sonunda anlamsız bir soyadı almaya karar verdiler. Piraye ‘Ran’ soyadını önerdi. Nâzım da bunun bazı fiillerin sonuna eklenebileceğini anımsattı. Örneğin başaran, kurtaran, saldıran, coşturan… Ertesi gün de nüfus idaresine başvurup Ran’ı nüfuslarına işlettiler.”

Bir şiirinde soyadı konusunda şöyle der:

Sen de bilirsin ki ben
Ne dedemden
Miras bekledim,
Ne babamdan şeref, şan!
Hasep, nesep, kan, soy sop işinde yoğum.
Çünkü ne soyu sicilli bir buldoğum
Ne de tecrübelik bir tavşan.
Ben sadece ölen babamdan ileri,
Doğacak çocuğumdan geriyim,
Ve bir kavganın adsız neferiyim.

Özgür ve Mutlu Günler

1935’in ilk ayında bir buçuk yıl kaldığı cezaevinden çıktığında Piraye ile evlenirler. Nâzım, Akşam Gazetesi’nde Orhan Selim takma adıyla fıkralar, farklı takma adlarla gazetelerde tefrika edilmek üzere romanlar yazar. Bir yandan da İpek Film Stüdyosu’nda senaryo yazarlığı, dublaj yönetmenliği, film yönetmenliği gibi çeşitli işler yapmaya başlar. Aynı yıl Taranta Babu’ya Mektuplar adlı şiir kitabını yayımlar. Unutulan Adam adlı oyunu Darülbedayi’de sahneye uyarlanır. 1936’da Simavne Kadısı Oğlu Şeyh Bedreddin Destanı adlı şiir kitabı ile Alman Faşizmi ve Irkçılığı adlı çeviri derlemesi yayımlanır.

12 Yıl Süren Mahpusluk ve Hasret – Cezaevi Günleri

17 Ocak 1938 gecesi gelen polislerce tutuklanır. Askeri kişileri üstlerine karşı isyana teşvik suçuyla mahkûm olur. Piraye ile on iki yıl sürecek olan mektuplaşmalar, zorlu bekleyişler ve özlem böylece başlar.

Nâzım bu dönemde Dört Hapisaneden, Kuva-yi Milliye, Piraye İçin Yazılmış Saat 21-22 Şiirleri, Piraye’ye Rubailer, Memleketimden İnsan Manzaraları, Ferhad ile Şirin, Yusuf ile Menofis gibi yapıtlarını oluşturacak şiirlerini yazar.

Senin adını
kol saatimin kayışına tırnağımla kazıdım.
Malum ya, bulunduğum yerde
ne sapı sedefli bir çakı var,
ne de başı bulutlarda bir çınar…”

Nâzım Hikmet ile Piraye
Nâzım Hikmet ile Piraye Bursa Cezaevi’nin avlusunda, 1941.

Münevver ile Yakınlaşma

Mahkûmiyetinin son iki yılına geldiklerinde Nâzım şiirler yazmaya devam ederken, Piraye de evde dikiş dikerek para kazanmaya çalışır. Hapishaneye ziyarete sık gidemez bu yüzden. O arada Nâzım’ın gönlü sıklıkla ziyaret gelen, dayısının 16. yaşındaki kızı Münevver’e kayıverir. Her ikisi de evlidir. Şiirlerini artık Münevver için yazmaya başlar.

Sen esirliğim ve hürriyetimsin, 
Çıplak bir yaz gecesi gibi yanan etimsin, 
Sen memleketimsin. 
Sen ela gözlerinde yeşil hareler, Sen büyük, güzel ve muzaffer 
Ve ulaşıldıkça ulaşılmaz olan hasretimsin…

Piraye’yi “Şimdilik Allah’a ısmarladık. Beni affet bile demiyorum. Her şeye rağmen beni herkesten ziyade anlayacak olan insanın yine sen olduğuna eminim. Ellerinden öperim.” diye biten bir mektupla terk eder. Af umuduyla Münevver’i kocasından boşanmaya ikna etmiştir ama beklenen af çıkmaz. Sonu belli olmayan bir maceraya atılmaya cesareti olmayan Münevver kocasına döner. Bu 47 yaşındaki Nâzım için büyük bir darbe olur. 

Sevdiği iki kadını da kaybetmenin pişmanlığı içinde Piraye’ye yeninden mektuplar yazmaya başlar Nâzım. “Pirayem Kızıl saçlı bacım benim… Yeryüzünde hiçbir insan, hiçbir insana benim sana yaptığım kötülüğü yapmamıştır…. Fakat gel. Ve benden nefret ederek, beni hor hakir görerek de olsa, beni bir daha yalnız bırakma!” Ama kalbi kırılmıştır bir kere Piraye’nin… Hâlâ sevse de Nâzım’ın mektuplarına yanıt vermez.

Açlık Grevi ve Dünyada Protestolar

1946 başlarında Nâzım yapılan adli hatanın düzeltilmesi için Büyük Millet Meclisi’ne bir dilekçe ile başvurur ama sonuç yine olumsuz olur. 1949 ortalarına doğru Ahmet Emin Yalman’ın “Vatan” gazetesinde yazdığı bir dizi yazı sonucunda, kamuoyunda Nâzım Hikmet’in bir “adli hata” yüzünden cezaevinde olduğu görüşü ağırlık kazanır. Şair’i kurtarmak için yerli yazarlar ve Jеаn Paul Sartre, Simone de Beauvoir, Jacques Prévert, Albert Camus, Raymond Queneau gibi yabancı tanınmış aydınların, yazar birliklerinin, uluslararası demokrat örgütlerinin, siyasetçilerin katıldığı kampanyalar, protestolar düzenlenir. Bütün bu girişimlerden bir sonuç alınamadığını gören Nâzım 1950’de açlık grevine başlar. 

Nâzım Hikmet’in annesi Celile Hanım, Galata Köprüsü’nde hapisteki oğlu için imza toplarken.
(10 Mayıs 1950-Milliyet)

Nâzım’ın açlık grevi bütün dünyada yankılar uyandırır. Annesi Celile Hanım, Haliç Köprüsü’nde bir elinde baston, diğer elinde pankart, oğlunun kurtarılması için imza toplar. Orhan Veli, Oktay Rifat ve Melih Cevdet, Nâzım için üç günlük açlık grevi yapar. Aydınlar, düşünürler, yazarlar, sanatçılar şairin açlık grevine son vermesini, Büyük Millet Meclisi’nden ise yeni af yasasının çıkmasını talep ederler. Nâzım, 18. gün açlık grevine son verir. 1950 seçimlerini kazanan Demokrat Parti, yeni meclis kurulunca yeni bir af yasası hazırlar ve Nâzım 15 Temmuz 1950’de hürriyetine kavuşur. Cerrahpaşa Hastanesi’nde, artık serbest olduğu kendisine avukatlarınca bildirilir.

[…]

Belki bahtiyarlık değildir artık
boynunun borcudur fakat
düşmana inat
bir gün fazla yaşamak.

Piraye hem bu durum hem de yazdığı mektuplardan etkilendiği için ziyaretine gelir, aynı anda gelen Münevver ile karşılaşırlar. Nâzım ve Piraye’nin son görüşmesi bu olur. 1930’da başlayan büyük aşk 1950’de noktalanmıştır. 

Nâzım Hikmet ve Münevver, 1951. Saime Göksu & Edward Timms Arşivi

Nâzım, cezaevinden çıktığında Münevver Hanım’la yaşamaya başlar. 23 Mart 1951’de Piraye’den boşanır. 3 gün sonra Münevver bir oğlan doğurur. Nâzım oğluna çok sevdiği üvey oğlu Memet’in ismini verir.

Dönüşü Olmayan Kaçış

Mutlulukları uzun sürmez yine. Polis takip etmeye devam eder, üstelik 48 yaşında ve hasta olmasına rağmen askere çağrılır. Şöyle anlatır o günleri; “… yine haber aldığıma göre beni sadece askere alacak değillerdi. Askere alma bahanesiyle harcayacaklardı, sonra ‘Nâzım Hikmet askerden kaçtı, kaçarken öldürdük,’ diyeceklerdi.”

17 Haziran 1951 sabahı, askerlik işini düzeltmek amacıyla Ankara’ya gideceğini söyleyerek evden ayrılır. 3 aylık oğlunu ve Münevver’i geride bırakarak dönmemek üzere yola çıkar. Sonradan yazılanlara göre, akrabası olan Refik Erduran’ın kullandığı bir sürat motoruyla İstanbul Boğazı’ndan Karadeniz’e açılmış, Bulgaristan sahillerine çıkmayı amaçlarken, yolda rastladığı bir Rumen şilebiyle Romanya’ya gitmiştir. Oradan Moskova’ya geçmesi üzerine, Nâzım Hikmet, 25 Temmuz 1951’de, Demokrat Parti hükümeti tarafından Bakanlar Kurulu kararıyla Türkiye vatandaşlığından çıkarılır. 

memleketim, memleketim, memleketim,
ne kasketim kaldı senin ora işi
ne yollarını taşımış ayakkabım,
son mintanım da sırtımda paralandı çoktan,
şile bezindendi.
sen şimdi yalnız saçımın akında,
enfarktinda yüreğimin,
alnımın çizgilerindesin memleketim,
memleketim,
memleketim…

1951 yılında vatansız durumuna düştüğü için büyük dedesi Mustafa Celaleddin Paşa’nın (Konstantin Borzecki) memleketi olan Polonya’nın vatandaşlığına geçerek Borzecki soyadını alır. Ne evlat hasreti bitti Nâzım Hikmet’in ne de memleket…

Memet
karşı yaka memleket,
sesleniyorum varna’dan,
işitiyor musun?
memet! memet!
karadeniz akıyor durmadan,
deli hasret, deli hasret,
oğlum, sana sesleniyorum,
işitiyor musun?
memet! memet!

Hasret Günlerinde Aşk: Dr. Galina ve Vera 

Nâzım Hikmet ve Galina Kolesnikova, 1954 Saime Göksu & Edward Timms Arşivi

Nâzım Hikmet’in 1952’de Çin’de geçirdiği ilk kalp krizinden sonra hayatına doktor Galina Kolesnikova girdi. Nâzım’ın doktoru, yardımcısı, tercümanı, arkadaşı oldu. 7 yıl süren bu ilişkiden uğruna yazılmış şiirler değil ama Nâzım’ın 8 milimetrelik kamerasıyla çektiği Galina’nın görüntüleri kaldı.

Nâzım Hikmet ve Vera, 1957. Saime Göksu & Edward Timms Arşivi

1955 yılı sonlarına doğru, kendinden 30 yaş küçük Vera Tulyakova ile tanıştı, yine âşık olur. 

Vera… “Saçları saman sarısı, kirpikleri mavi, kırmızı dolgun dudaklı bu kız” 

Gönlünü kaptırdığı genç kadının evli olduğunu, bir de kızı bulunduğunu bir yıl sonra öğrenir. 1960’ta evlenirler. Anna isminde bir kızları olur. Vera’ya sevgisini tarif ederken “Lanet olsun, ne muazzam şey seni sevmek!” der ve devam eder“…seni sevmeden önce dünyayı sevmesini bile bilmiyormuşum. Bu şehir güzelse senin yüzünden, bu elma tatlıysa senin yüzünden, bu insan akıllıysa senin yüzünden…”

Nâzım Hikmet, Prag, 1956 Prag Ulusal Tiyatro Arşivi 

Münevver ile Mehmet Varşova’da

Nâzım kaçmak zorunda kaldıktan sonra Münevver’in hayatı daha da zorlaşmıştır. 10 yıl polis tarafından fiilen gözaltında tutulur, takip edilir. 1956’ya dek Nâzım’la hiçbir insani temas kurmasına izin verilmez. Daha sonra Belçika Dışişleri Bakanı Paul Hery Spaak’ın ısrarı üzerine, mektuplaşma izni çıkar.

İtalyan feminist ve sosyalist Joyce Lussu’nun yardımıyla Münevver çocuklarıyla birlikte 1961 sonbaharında Nâzım’ın yanına Varşova’ya kaçar. Ancak on yıllık hasretin sonu hayal kırıklığı olur. Nâzım, Vera’yla yeni evlenmiştir. Münevver’e Varşova Üniversitesi’nde Türkçe okutmanlığı ve çocuklarıyla yaşayabileceği bir apartman dairesi ayarlar ve Nâzım Vera’nın yanına döner.

Son Günler

Nâzım 3 Haziran 1963’te, sabahleyin evinin eşiğinde, 61 yaşındayken vefat eder. Sovyet Yazarlar Birliği’nin düzenlediği bir törenle, Çehov, Turgenyev, Gogol ve Mayakovski’nin de gömülü olduğu Moskova Novodeviçi Mezarlığı’nda toprağa verilir. Ebedi yolculuğuna uğurlanırken üç kadın vardır mezarının başında; Münevver, Dr. Galina ve Vera.

Pasaportunun içinden el yazısıyla yazılmış şu şiir çıkar:

“Gelsene dedi bana
Kalsana dedi bana
Gülsene dedi bana
Ölsene dedi bana
Geldim
Kaldım
Güldüm
Öldüm”

Nâzım Hikmet’in mezarı- Moskova Novodeviçi Mezarlığı

Nâzım Hikmet, aradan 58 yıl geçtikten sonra, yine bir Bakanlar Kurulu kararıyla Türkiye vatandaşı oldu. Bakanlar Kurulu’nun 5 Ocak 2009 tarihli ve Nâzım Hikmet’in vatandaşlığının iadesini öngören kararı, Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdi. 

Mezarı hâlâ Moskova’da bulunuyor. Vasiyet şiirinde şöyle der oysa:

“Yoldaşlar, ölürsem o günden önce yani,
– öyle gibi de görünüyor –
Anadolu’da bir köy mezarlığına gömün beni
ve de uyarına gelirse,
tepemde bir de çınar olursa
taş maş da istemez hani…”

Hayatı sürgünde ve hapiste geçen ancak yaşama, sevmeye ve sevilmeye Gülhane Parkı’ndaki bir ceviz ağacı gibi tutunan şairin hepimizin içinde bir umut yeşerten şu dizeleri da dimağımızda bıraktığı tat olsun:

“İkimiz de biliyoruz, sevgilim
öğrettiler:
aç kalmayı, üşümeyi,
yorgunluğu ölesiye
ve birbirimizden ayrı düşmeyi.
Henüz öldürmek zorunda bırakılmadık
ve öldürülmek işi geçmedi başımızdan.
İkimiz de biliyoruz, sevgilim,
öğretebiliriz:
dövüşmeyi insanlarımız için
ve her gün biraz daha candan
biraz daha iyi
sevmeyi…”

Kaynak: