Yirminci yüzyılda dünya -ve ülkesi de elbette- savaşlarla, çeşitli politik ideolojilerle yıkılıp yeniden kurulurken hayatını da sil baştan inşa etmeye mecbur kalan, kendini ayakta tutan şeylerin peşinden gitmeye çalışsa da durduğu yeri hep çizginin dışında bularak 102 yaşına gelen bir Bulgar’ın, Ulrich’in, ince ince işlenmiş öyküsünü anlatıyor Solo. 

Emre Karabudak / nordikmavi@gmail.com

Edebiyatın en sevdiğim yönlerinden biri, başarısız, düş kırıklığına uğramış, kendine yenilmiş, o bildik tabirle “sıradan” insanı anlatması, tarihin sayfalarında yer vermeye gerek görülmeyen kişilerin öykülerini baş köşeye oturtmasıdır. Solo da bu anlamda otobüste yanımızda oturan, pazarda aynı tezgahtan alışveriş yaparken bir anlığına göz göze geldiğimiz, aynı muhitte oturduğumuz için sık sık rastlaştığımız hâlde adını bile bilmediğimiz o insanlardan birinin uzun soluklu bir biyografisi gibi okunabilir bence. 

Kahramanımız Ulrich’in öyküsü, henüz Osmanlı’dan ayrılmamış olan Bulgaristan’da başlıyor. Bir Alman ismi taşımasının sebebi, babasının Almanya hayranlığı ve tamamlayamadığı kariyeri. Ulrich’in ailesi, dönem şartlarına göre kalburüstü bir aile. Ulrich, büyürken önce çingeneler sayesinde müzik tutkusuyla tanışıyor fakat babasının baskısı nedeniyle bu tutkunun peşinden gidemiyor. Müziğe duyduğu aşk yerini bilime, özellikle de kimyaya bırakıyor. Üniversite çağına geldiğinde, tutkusunun (ve babasının yarım kalan hayallerinin) peşi sıra Berlin’e, dünyanın o günlerdeki bilim başkentine taşınıyor. Tam plastiğin bulunmasıyla kimya sanayisinde başlayan devrimin bir parçası olmak üzereyken ailesi ekonomik bir darboğaza düşünce Ulrich Sofya’ya dönmek zorunda kalıyor. Zaten sonra da İkinci Dünya Savaşı patlak veriyor.

Ulrich’in hikâyesi burada bitmiyor elbette. “Kişisel olan politiktir.” Ulrich’in hayatı da ülkesinin her iki dünya savaşından yenik ayrılmasıyla, çarlığın yıkılıp yerine sosyalizm ilan edilmesiyle, sosyalizmin çöküp yerine demokrasi gelmesiyle birkaç kere sonlanıp yeniden başlıyor. Dünün kahramanları bugünün müebbet mahkumlarına, dünün azılı suçluları bugünün azizlerine dönüşürken Ulrich için sabit, kendi yağında kavrulan bir hayat kurmak mümkün olmuyor. En yakın arkadaşıyla, anne-babasıyla, sevgilisiyle ve eşiyle ilişkileri de bu durumdan nasibini alıyor. Gitgide yalnızlaştıkça gözleri de manidar bir şekilde görmez oluyor zaten. 

Filler ve Çimen

İkinci bölüm itibarıyla kitap hayallerin gerçeklerle, gerçeklerin rüyalarla karıştığı bir düzlemde, Sofya-Tiflis-New York hattında ilerliyor ve kitap bittiğinde “Hangisi gerçekti?” dediğimiz bir yerde buluyoruz kendimizi. Açıkçası ben kitabın bu ikinci bölümünü yazarın yaratıcılığını göstermek, okuru etkilemek, hani bir nevi şov yapmak için yazdığını düşünmüştüm çünkü kitap pekâlâ birinci bölümün bitişiyle sonlanabilirdi. Ama ikinci bölümün sonunda rüyalar, hayaller ve gerçekler birbiriyle öyle güzel bir araya geldi ki “Şovsa da şov, iyi ki yazmış bu bölümü,” dedim.

Solo, “sıradan insan” biyografisi olarak okunabileceği kadar uzun soluklu bir “Filler tepişir çimenler ezilir,” öyküsü olarak da okunabilir. Sözde hepsi çok iyi niyetli, çok insanî, çok onurlu idealler uğruna yapılan savaşlar, ilan edilen politik rejimler, tarih sahnesinde yer almayı başarsalar da bir insanın küçük hayallerinin, basit tutkularının peşinde bir ömrü sürdürmesine, şöyle rahat bir nefes almasına fırsat vermemişlerdir çünkü. Tarih sayfalarında adı yazmayan başka biri, üst komşusu, Ulrich’e bakmayı, yemek hazırlamayı, günaşırı muhabbet etmeyi sürdürür ama.

Kitabın konusu ilginizi çektiyse, hacmi de gözünüzü korkutmasın derim. Görece fazla olan sayfa sayısına rağmen su gibi akıp gidiyor. Bunda çevirmeni Beril Eyüboğlu’nun harika çevirisinin de rolü yadsınamaz elbette. Kitaptan, çok sevdiğim bir bölümü ekleyerek bitirmek istiyorum:

“Adam görme yetisini kaybetmezden önce bir dergide okumuş olduğu hikâyeyi hatırlıyor: Bir grup araştırmacı yakın geçmişte meydana gelmiş bir felaket yüzünden yeryüzünden silinen bir kavmin dilini konuşan bir papağan sürüsüne rastlamış. Bu buluşun heyecanıyla papağanları kafeslere doldurup, kayıp dilin izini sürebilmek için ülkelerine göndermişler. Ama papağanların hepsi de yaşadıkları yıkıcı olayların şiddetinden ötürü yolda ölmüş.

Adam bu kuşlara karşı içten bir kardeşlik hissediyor. Onlar gibi lime lime edilmiş bir mirasa sahip olduğunu düşünüyor; geleceğe bir şey aktaramayacak kadar örselenmiş bir miras.

Yaşamını yeniden gözden geçirmeye kalkmasının nedeni de bu. Ne serveti, ne de vârisleri var; ve eğer arkasında bırakacak bir şeyi varsa, karmakarışık bir halde derinlerde bulunabilir ancak, o da olağanüstü meşakkatle.”

Rana Dasgupta kimdir?

Hint asıllı Britanyalı roman ve deneme yazarı. 1971’de İngiltere’nin Canterbury şehrinde doğdu. Oxford Üniversitesi bünyesindeki Balliol Koleji’nde ve Wisconsin Üniversitesi’nde öğrenim gördü. İlk romanı Tokyo Cancelled (Tokyo Uçuşu İptal) 2005 yılında yayımlandı ve John Llewellyn Rhys Ödülü’ne aday gösterildi. İkinci romanı Solo 2009 yılında yayımlandı ve Commonwealth Yazarlar Ödülü’ne layık görüldü. Şu anda Hindistan’ın Delhi şehrinde yaşamakta olan Dasgupta, edebiyat çalışmalarının yanı sıra Guardian ve New Statesman gibi yayınlarda makaleler yazıyor.

Künye
Yayınevi: Metis
Özgün Adı: Solo
Çeviri: Beril Eyüboğlu
Sayfa Sayısı: 356
Okur yaşı: Yetişkin
Hedef kitle: Genel okur kitlesi
Tür: Roman – Kurgu
Ülke: İngiltere

Diğer Okurdan içeriklerini okumak için tıklayın.