Kobo Abe’ye en saygın edebiyat ödüllerinden biri olan Yomiuru ödülünü kazandıran Kumların Kadını romanı, bir ağustos günü böcek aramak üzere yola çıkan bir adamın ortadan kaybolmasıyla başlıyor. Gelin Monokl Yayınevinden çıkan bu kitabı birlikte inceleyelim.

Nazlı Ayça Özkarahan / nazliayca@gmail.com

“Bir ağustos günü, bir adam ortadan kayboldu. Bir tatil gününde buharlı trenle yarım günlük mesafedeki sahile doğru yola çıktı ve kendisinden bir daha haber alınamadı. Ne kayıp başvurusu ne de gazete ilanları bir işe yaramadı… Bu adamla ilgili vakada kayda değer bir ipucu yoktu. Ayrıca, günlük hayatında ortadan kaybolmak istediğini düşündürecek en ufak bir hal veya harekete rastlanmamıştı. Doğal olarak, başlangıçta herkes gizli bir ilişkisi olabileceğini düşündü. Fakat adamın karısı adamın bu geziye böcek toplamak maksadıyla çıktığını söylediğinde hem polisler hem de iş arkadaşları biraz hayal kırıklığına uğradılar…”

1962 yılında yayımlanmış olan Kumların Kadını romanı, sizi varoluşçu bir masalın içine sürüklerken ağzınız, yüzünüz, gözleriniz âdeta kum doluyor.  İnsanın kendine yabancılaşmasına ve kimlik kaybına tanık oluyorsunuz. Gerçek üstü bir atmosfer oluşturan yazar insanlığın doğasını, “haksızlık”, “bilinmezlik” ve “tutsaklık” gibi kavramları öylesine ustaca veriyor ki, klostrofobik bir dünya oluşturmasına rağmen kitabı elinizden bırakmak mümkün olmuyor. Öte yandan hayatı, aile kavramını ve konformizmi sorgulayan yazar “ev”, “yurt”, “vatan”, “aidiyet” kavramlarını da incelikle ele alıyor. 

Avının peşinde giderken kendini av olarak bulan adam

Kahramanımız günlük gezisini bitirdiğinde dönmek için son otobüsü kaçırıyor. Geceyi kum tepelerinde geçirmesinin imkânsız olduğunu söyleyen köylüler tarafından bir kadının kum çukurunun dibindeki evine bırakılıyor. Bundan sonrasını özetlemeyeceğim çünkü gerilimin ve nihai etkinin dozunu azaltmak istemem. 

Hikâyede  kum, bir karakter kadar önemli. Hatta bazı eleştirmenlerin dediği üzere alegorik bir karakter. Kahramanlarımızın kumların altında kalmamak için birlikte verdikleri savaş, aralarında oluşan sürtüşmeye rağmen çok karmaşık duyguların doğmasına sebep oluyor. İkili, kumun acımasızlığının kurbanı olurken aynı zamanda ona karşı birlikte hareket etmek zorunda olduklarından kumun varlığı onlar için bağlayıcı bir güce dönüşüyor. Ve nihayetinde rasyonel aklın temsilcisi adam dürtülerine yeniliyor ve böylece zamanla olanı kabule hatta kadere boyun eğmeye ve özgürleşmeye başlıyor. 

“Sabrın kendisi yenilgi değildi. Sabrı yenilgi olarak düşünmek ise asıl yenilginin başlangıcıydı. Zaten düzeneğine Ümit adını bunu düşünerek takmıştı.” 

“Kumlardaki değişim, aynı anda adamın da değişimiydi. Kumların altından suyla birlikte, bir diğer kişiliğini bulup da çıkartmıştı belki de.” 

Kitabın bir başka özelliği de karakterlerin neredeyse isimsiz oluşu ve arketipsel nitelikler taşıması. Bununla ilgili Takuya Ito tarafından hazırlanmış ve karakterleri Jung bakış açısıyla ele alan İngilizce yazılmış güzel bir çalışma buldum, merak edenler bu linke tıklayabilirler. 

Japonya’nın Kafka’sı

Kobe Abe için Japonya’nın Kafka’sı deniyor. Zaten yazarın hayatını derinlemesine okuduğumuzda iyi bir Kafka okuyucusu olduğunu görüyoruz. Dönüşümdeki böcek metaforu gibi bu romanda da kum metaforu var. Benzetmeler çok çarpıcı, kimi zaman insanın zihniyle oynuyor, çok soyut bir kavram inanılmaz somut bir şekilde örnekleniyor. Hatta Abe’nin Kafka’nın bir adım ötesine geçerek duyguları, gerçeğin çelişik hâlini, tutkuları tüm açıklığıyla ve derin bir anlatımla ortaya koyduğunu söylemek mümkün. 

“Yalnızlık, hayal peşinde koşup da doyurulamayan arzular demekti.”

1960’larda yazılmış olmasına karşın kendi kültürü içinde hapsolmadan evrensel bir meseleyi, hâlâ geçerli olan ilişki ve varoluş sancılarını ortaya koyması ve bunu yaparken son derece cesur ve açık bir üslup kullanması, kitabı bu günlere ve hak edilmiş ününe taşımış olmalı. Karanlık bir roman olmasına karşın kesinlikle bağımlılık yapan bir yapısı var.

Filmi de var

Bu arada roman Teshigahara tarafından 1964’te sinemaya uyarlanıyor ve Cannes Film Festivali Jüri Özel Ödülü’nü kazanıyor.  Kitap kadar etkileyici bir film. Ancak kitabı okumadan asla seyretmeyin derim. Film durağan, zorlayıcı ve siyah beyaz olmasına karşın insanı aynen kitapta olduğu gibi önce dehşete düşürüyor sonra meseleyi kavrayıp kabullenişe, saf yol arkadaşlığına ve umuda ortak ediyor. 

Kobo Abe bir söyleşide, Japonya’da çöl ve kum tepelerinin olmadığını hatırlatan bir gazeteciye, “Anlattığım kum, bizim kendi kafamızda,” diye cevap veriyor.   Bu cevabın üzerine “alışmak”, “tutsaklık” ve “özgürlük” nedir soruları üzerine de düşünmek istiyor insan.

Künye

Yayınevi: Monokl
Eserin Özgün Adı: Suna No Onna
Yazar: Kobo Abe
Çevirmen: Barış Bayıksel
Editör: Ayşegül Ergül Arslan
Tür: Distopik Roman
Sayfa Sayısı: 174

Kobo Abe kimdir?

7 Mart 1924’te Kimifusa Abe adıyla Tokyo’nun Kita kasabasında doğdu. 1948’de hiç kullanmayacağı tıp diplomasını aldı. Edebiyata ve felsefeye yönelerek Poe, Beckett, Dostoyevski, Nietzsche ve Kafka okumalarına daldı. İlk şiirlerini 1947’de, ilk romanını 1948’de yayımlattı. 1950’ler ve 1960’larda art arda yayımladığı kitaplarla savaş sonrası Japon edebiyatının en önemli isimlerinden birisi olarak sivrildi.  Avangart bir tiyatro ve roman yazarı olarak ün saldı. 1962’de “Kumların Kadını” adlı romanıyla, uluslararası ün kazandı. 60’lar boyunca yönetmen Hirosi Teshigahara’yla birlikte çalışarak dört romanını sinemaya aktardı. Bunlardan Kumların Kadını Cannes Film Festivali’nde Jüri Özel Ödülü’nü aldı. On dört romanı, sekiz öykü derlemesi, on yedi oyunu, bir şiir derlemesi bulunan Abe’nin  kitaplarından Kumların Kadını – Turkuvaz Kitap, Merkez Kitaplar, Monokl Yayınevi, Kanguru DefteriKutu Adam – Remzi Kitabevi, Sel Yayıncılık, Monokl Yayınevi, Virane Harita – Monokl Yayınevi ve Başkasının Yüzü – Monokl Yayınevi etiketiyle yayımlandı.

Diğer okurdan kitap incelemelerini okumak için tıklayın.