David Epstein’ın Çok Yönlü kitabı toplumda bir alanda iyi olmak için, hikmetinden sual olunmayan, o alanda derinleşmek, ustalaşmak gerektiği kabulüne karşı çok sayıda kanıt ve araştırma sunuyor. Açıkçası kırk tarakta bezi olan biri olarak bunları okumak beni son derece ferahlattı, birçok yerde kendimi gördüm ve huzura erdim diyebilirim.

Mete Yurtsever / mete@innolabz.ist

Kitap iki büyük sporcu Roger Federer ve Tiger Woods karşılaştırmasıyla başlıyor. Federer içinde top olan ve olmayan birçok sporu yaptıktan sonra ergenlikte teniste karar kılarken, Woods babası tarafından oldukça bilinçli ve programlı bir şekilde daha bebekken golf sopasıyla tanışmış. Bir spor bilimcisi Ross Tucker, “Çeşitliliğin, uzmanlaşma dalını erken seçme kadar önemli olduğunu biliyoruz,” diyor.

Açıkçası tekrar ve disiplinli çalışma, geri bildirimin son derece isabetli ve hızlı olduğu tekrar eden süreçlerde işe yarıyor, örneğin golf veya satranç oynamak gibi. Ancak hayatımızın çoğu kontrol edemediğimiz birçok değişkene bağlı ve sonucunu hemen göremediğimiz dolayısıyla öğrenmenin yavaş ve zor olduğu ortamlarda geçiyor. Bir cerrahla bir psikiyatristin aldığı geri bildirim hızı da aynı değil. Aslında makinalarla farkımız da burada ortaya çıkıyor. Makinalar tekrar eden örüntülerde bizden çok üstün ama insanoğlunun elindeki en büyük güç dar alanda uzmanlaşmanın tam tersi, kapsamlı bir biçimde bütünleştirme yeteneği.

Bir de tek alanda uzmanlaşma esnekliği uyum sağlamayı zorlaştırıyor, o yüzden bir alan içindeki zorlukları köklü bir şekilde çeşitlendirin “Bir ayağınız hep kendi dünyanızın dışında olsun,” diyor Epstein. Örneğin bilim insanlarının hobi edinme olasılığı ile halktan insanların merak salma oranı neredeyse eşitmiş. Ama en üst düzey akademilerdeki bilim insanları için bu olasılık daha yüksekmiş, hatta Nobel alanlarda daha da yüksekmiş (sıradan bilim insanlarından 22 kat fazla). Bu bence hobi edinmenin önemini iş görüşmelerinde kullanacağımız bir yanıttan bayağı ileriye taşıyor. Zira hızla değişen zorlu dünya yeni fikirler ve çalışmalar arasında farklı bağlamlarda ilişki kurabilecek kavramsal akıl yürütme becerisi istiyor. Bunu da ancak ilgi alanlarımızı çeşitlendirerek yapabiliyoruz.

Nasıl öğrenmeli?

Kitap öğrenmenin nasıl gerçekleştiği konusuna da eğiliyor. Genelde öğrenmede bağlantı kurma ve yöntem kullanma soruları kullanılıyor. Bağlantı kurmadaki emek öğrenmeye olumlu yansırken onu yöntem kullanmaya çevirmek (ipucu vermek) ters tepiyor. Bu anlamda Sokrates’in de cevapları vermek yerine öğrencileri bunları üretmeye zorlamasının doğru olduğunu söylüyor Epstein. Zira cevap yanlış bile olsa bir sonraki öğrenme sürecini geliştirir. Hatta öğrenci verdiği yanlış cevaptan ne kadar eminse, daha sonra doğru cevabı öğrendiğinde bilgi o kadar sağlam bir şekilde aklına kazınır. Büyük hataları hoş görmek en iyi öğrenme fırsatlarını doğurabilir. (Bu arada spor örnekleri bu nedenle yanlış çıkarımlara yol açabilir, zira motor becerilerde kazanılan kötü alışkanlıkları değiştirmek zor olabilir.)

Kitaptaki şaşırtıcı örneklerden biri de şuydu: Öğrenme deneylerinde öğrenmenin hemen sonrasında yapılan testte öğrenciler yüksek puanlar almışlar. Bir aradan sonra test tekrar edildiğinde normal olarak puanlar düşmüş. Fakat öğrenmeyle bir ara verilip test yapıldığında uzun vadede (tekrar testinde) hatırlama oranları yüksek çıkmış. Yani deniyor ki tekrar etme, hatırlama çabası kadar önemli değil. O yüzden gelişim çok hızlı olmamalı. Deniyor ki eğer kendinizi sınarken fazlasıyla iyi performans yakalıyorsanız, bunun en basit çaresi aynı bilgi üzerinde yeniden alıştırma yapmadan daha fazla beklemektir. Öğrenmediğinizin göstergesi yılgınlık değil rahatlıktır. Her türlü gelişme için zorlanma gerekiyor. Örneğin bir eğitim uzmanı Robert Bjork, Shaquille O’Neal’in serbest atışlarını geliştirmek için hep çizgiden değil bir adım önden ve geriden antrenman yapmasını önermiş.

Kendini tanıma 

Kitapta altını en kalın çizdiğim cümle: İnsanın kendisiyle ilgili öğrendikleri, başka şeyler öğrenmekten daha önemlidir. “Keşfetme, eğitimin getirdiği bir keyfi lüks değil temel bir faydadır,” diyor Epstein. Örneğin gençler riski ve getirisi yüksek dolayısıyla bilgi sağlama açısından yüksek değere sahip alanlara yönelirler. (Youtuber olmak gibi) Eğer uyum sağlayıp eşleşemiyorlarsa gidip başka şey denerler, seçenekleri ve kendileri hakkında bilgi edinmeye devam ederler. Seth Godin’den kitaptaki alıntıda söylendiği gibi, “Pes etmemek değil ne zaman bırakacağını bilmek büyük stratejik avantajdır.” Dolayısıyla ilgi duyulan şeylerin değişmesi ya da farklı alanlara odaklanmayı bir kusur saymamalıdır görüşü dile getiriliyor. 

London Business School profesörlerinden Herminia Ibarra ise, “20 yıl sonra nerde olmak istediğinizi hayal edip ona göre adım atmaya çalışmak yerine, mevcut seçeneklere bakıp ileride bunlar arasından size en çok umut vadedeni seçmenizi öneririm,” diyor. İşte o yüzden kendini bir hayale çok kaptırmamak, farklı deneyimler yaşayıp, çıkan fırsatlara göre yola devam etmek hızla belirsizleşen dünyada giderek geçerlik kazanıyor. 

Sorun çözmede işe yarayan yaklaşımlar

Derin analojik düşünme, dışarıdan bakıldığında pek az ortak yanları varmış gibi görünen değişik alanlardaki ya da senaryolardaki kavramsal benzerlikleri fark etmektir diyor kitapta. Bu benim için yaratıcılığın tanımı aslında. Psikolog Dedre Gentner, ilişkilendirerek düşünme becerimizi dünyayı yönetiyor olmamamızın nedenlerinden biri olarak görüyor. Bunun için organizasyonlar kurum içi ve dışında ağlar kuruyorlar.

Dışarıdan bir bakış açısı, bizim içinde boğulduğumuz problemlere farklı açılımlar sunması açısından değerli. Yapılan değerlendirmelerde çözüm alanının uzmanlıktan ne kadar uzaksa çözme ihtimalinin o denli arttığı tespiti yapılıyor. Yazar diyor ki, “Bilgi iki tarafı keskin bir kılıçtır, bir yandan size bir şeyler yapma olanağı tanır ama aynı zamanda yapabileceğiniz diğer şeylere karşı sizi köreltir.”

Belirsiz ortamlar ve zorlu sorunlarla karşı karşıya kalındığında deneyimin çeşitliliği paha biçilmezdir. Rahatça çözülebilecek problemler söz konusuyken dar uzmanlaşma son derece verimli olabilir. (golf, cerrahi) Sorun şu ki çoğu zaman dar bir alandaki deneyimlerinden dolayı aşırı uzmanlaşmış birinin sanki elinde sihirli bir değnek varmış gibi zorlu bir problemi çözeceğini umarız. Bu vahim sonuçlar doğurabilir.

Sorun çözerken zorlandığımız konulardan biri de alıştığımız araçlardan vazgeçebilmek. NASA’da duvarda şu söz yazılıymış, “Tanrıya inanırız, diğerleri kanıt getirmek zorunda.” Bu denli kanıta dayalı bir kültürde yeterli veri toplayıp sayısal kanıtlar sunamadıkları için bir grup mühendis çıkacak sorunu öngörmelerine rağmen Challenger uçuşunun iptalini sağlayamamışlar. Psikolog ve örgütsel davranış uzmanı Karl Weick hayatını kaybeden itfaiyecileri araştırırken ekipmanlarını terk edip kaçmadıkları için alevlere yakalandıklarını bulmuş. “İnsanların araçlarından vazgeçmesi bildiklerini unutmak, uyum sağlamak ve esnekliği temsil eder. İtfaiyeciye yangınla mücadele ederken kullandığı aletlerinden vazgeçmesi söylendiğinde, aslında bir itfaiyeci olduğunu unutması söylenir,” diyor Weick. Bu durum güvenilir yöntemlere sıkıca sarılan saygın kurumları incelerken öğrendiklerine örnek teşkil ediyor. Baskı altında katı bir şekilde bildikleri yönteme başvuruyorlar.  Bu alandaki güzel örneklerden bir diğeri de, kardiyologların stent takıntısı, tıkanıklık görünce açmak istemesi, deniyor. Halbuki sistem o kadar basit değil. Yapılan bir araştırmada akıllara durgunluk veren şöyle bir tespit yapılıyor: Ülkedeki hastanelerde koroner serviste yatan hastaların, önde gelen kardiyologların ulusal kardiyoloji toplantısı için dışarıda oldukları dönemde hayatlarını kaybetme olasılıkları daha düşük.

Organizasyonlarda yaşanan sorunların başında uyuşmazlıktan kaçınma ve fikir birliği baskısı vardır. Bunu ben de sık sık dile getiririm. Bir kültürün görünürde birbiriyle çatışan taraflarını geliştirip bunlardan faydalanmak zor bir dengeleme işidir. Mesele çatışmayı önlemek değil, yönetmektir. Zira çatışmayı bastırınca organizasyon sanıldığı gibi huzur bulmuyor.

Son olarak bazı durumlarda tamamen alan dışından amatörlerin nasıl devrimsel buluşlar yaptıklarından bahsediyor. Konu uzmanlarının bakmaya cesaret etmeyecekleri veya akıllarına getirmeyecekleri yerlerden çıkan buluşlar, ilaçlar vb. 

Özetle yapmamız gereken

Tekrar eden ve rahat öğrenmeye örnek teşkil eden sporcu ve müzisyen örnekleri neredeyse erken uzmanlaşmayla eş anlamlı. Fakat o alanlarda bile seçkinlik düzeyine gelmiş sporcularda ilk başlarda çeşitli dallarda deneyim ve geciktirilmiş uzmanlaşma (kendini tanıma için harcanan zaman) bir norm. Peki niye o zaman uzmanlaşmada bu ısrar? Çünkü sporda olduğu gibi birçok yetişkinin ve sistemin aşırı uzmanlaşmayı vazgeçilmez gibi göstermekte muazzam maddi çıkarları var.

Kitaptan tek cümlelik tavsiye: Geri kaldığınızı düşünmeyin. Eşleşme kalitesini (yani sizde neyin işe yaradığını) takip edip deneyimlerinizi planlamaya başlayın. Farklı alanları keşif için örneğin Cuma gecesini veya Cumartesi sabahını seçip deneyler yapın. Ben de şunu hep söylerim, hiçbir şey (öğrenmek, başlamak) için geç değil ama geçen zamanın telafisi yok.

Diğer okurdan kategorisi yazıları için tıklayın.