Telif süresi biten eserler yüzlerce yayınevi tarafından basılıyor ve okur hangisini alacağını şaşırıyor. Bu eserler üzerinde nasıl bir editoryal çalışma yapılıyor? Hangilerine ne kadar müdahale edilmeli? Klasik eserler üzerine çalışan Arzu Sarı ve Boğaziçi Üniversitesi’nde öğretim üyesi olan Doç. Dr. Tülay Gençtürk konuyla ilgili ortak görüşlerini bizimle paylaştılar. 

Mürsel Çavuş

Artık marketler ve kitap satış siteleri bile telifi biten klasik eserleri basmaya başladı. Bu eserler böyle alınıp aynen basılabilir mi?

Telifi düşen eserler basılabilir. Türkiye’de bir eserin haklarının korunma süresi eser sahibi yaşadığı sürece ve ölümünden itibaren 70 yıldır. Söylediğiniz gibi marketlerde bile satılan ancak hangi aşamadan geçtiği, kimin tarafından çevrilip yayımlandığı bilgisi bulunmayan eserler epeyce fazla. Daha önce yayımlanmış bir eseri alıp aynı şekilde değiştirmeden basan yayınevleri de var mutlaka. Bu, intihale/aşırmaya girmekle birlikte bunu önlemek de kolay değil. Ancak biz biliyoruz ki bir klasik eseri basmak bu kadar basit bir iş değil. 

Klasik eserlerde temelde karşılaşılan sorunlar neler? 

Bahsettiğimiz eserler Türk klasikleriyse eserin yazıldığı dönem önem taşıyor. Tanzimat dönemi romanı mı, yoksa milli edebiyat dönemine mi ait eser ya da Cumhuriyet dönemine mi? O dönem kültürünü ve döneme ait dil özelliklerini bilmek gerekiyor. Örneğin Halit Ziya Uşaklıgil ile Ömer Seyfettin’in eserlerini yayına hazırlarken birtakım unsurları göz önünde bulundurmamız gerekiyor, mesela sadeleştirme yaparken ölçünüz ne olacak gibi… Çünkü burada en temel mesele dil ve dilin kullanımı. Klasikler olarak adlandırdığımız eserlerin önemli bir kısmı bir yazı dili olan Osmanlıcaydı, yani Arap harfleriyle geliştirilen bir dil. Burada Osmanlıcaya vakıf olmak önemli.  

Aslında “çeviri” dediğimiz olguda iki aşama var. Birincisi eserin Arap harflerinden Latin harflerine aktarılması, yani transliterasyon dediğimiz olgu. Bu aşamada eser yazarın yazdığı şekilde, hiç değiştirilmeden Arap harflerinden, yani Osmanlıcadan Latin harflerine aktarılıyor. Bu aktarımda eserin dili hâlâ Osmanlıcadır. Bir yayınevi bir klasik eseri bu şekilde yayımlayabilir. Yayımlarken bilinmeyen kelimeleri dipnotlarda veya kelimelerin yanında köşeli parantezlerde/aparatlarda ya da eserin sonunda arkada sözlüğünü yaparak verebilir. Bu durumda eserin anlaşılmasında zorluklar olabiliyor. Çünkü eser Latinize edilirken yazarın üslubuna, sentaksına/söz dizimine müdahale edilmez ve her ne kadar eserlerin sentaksı Türkçeyse de bugünün Türkçesiyle aynı değil.

Çeviride ikinci aşama ise çoğunlukla sadeleştirme olarak bilinen “diliçi” çeviri olarak adlandırılmasının daha doğru olduğunu düşündüğümüz günümüz Türkçesine çeviridir. Diliçi çeviride eserin anlaşılabilir olması ön plandadır. Eser çevrilirken yazarın üslubunu korumak da göz önüne alınır, ancak temel olarak dikkat etmemiz gereken durum bugünün okurunun eseri anlayabilmesidir.

Bu eserlerin nasıl bir editörlük sürecinden geçmesi gerekiyor?

Öncelikle eserin Latin harflerine aktarılmasının sağlıklı bir şekilde yapılması gerekiyor. Osmanlıcaya hâkimiyet bu noktada önem arz ediyor. Arap harfleriyle yazılmış bu klasiklerde yanlış okumalardan kaynaklanan öyle hatalar yapılıyor ki şaşırmamak mümkün değil. Eser doğru bir şekilde Latinize edildikten sonra kaç yılında yapılan baskının kullanılacağı tespit ediliyor, ardından diğer baskılarla karşılaştırılması yapılarak metnin en doğru hâli ortaya çıkarılıyor. Tüm bunlardan sonra eski sözcüklerin bugünkü karşılıkları doğrultusunda eserlerin dilini bozmadan günümüz okurunun anlayabileceği bir şekilde yayına hazırlanıyor. Son olarak da yayımlanmış diğer eserlerle vs. karşılaştırılarak son bir okuması gerçekleştiriliyor.    

Hangi yazarlar aynen basılsa anlaşılıyor, hangileri anlaşılmıyor?

Şinasi, Ömer Seyfettin gibi isimler daha anlaşılır, tabii arada yine yabancı kelimeler oluyor. Ama bir Halit Ziya eseri ya da Mehmet Rauf’un eserleri direkt Latinize edilerek yayımlansa okur eski dile hâkim değilse anlaşılması zor olur. Her ne kadar bazı yazarlar daha anlaşılır desek de aslında diliçi çeviri yapılmayan eserlerin çoğunun bugün için anlaşılmasının gittikçe zorlaştığını da belirtmeliyiz. Zira dil çok değişen bir olgu. Zamana ve şartlara göre sürekli evriliyor. Zaman ilerledikçe eski eserlerde kullanılan Türkçeyle bugünün Türkçesi arasındaki makas gittikçe açılıyor ve bugünün okuru o dönemde yazılan eserleri diliçi çevirisi yapılmazsa anlamakta zorlanıyor.

Dönem dilini nasıl sadeleştiriyorsunuz? Sadeleştirirken nelere dikkat etmek gerekiyor? 

Sadeleştirme söz konusuysa sözcüklerin ve cümle yapılarının anlaşılır olması amaçlanıyor. Günümüz okurunun anlayabildiği sözcüklere çok dokunmuyoruz. Bir örnek vermek gerekirse Farsçadan geçen “hemân” kelimesinin sözlüğe baktığımızda ilk anlamı “derhâl, çabucak,” ikinci anlamı “hemen hemen.” Bu nüans bilinmediğinde çeviride eksiklikler ve yanlışlıklar oluyor ve genelde de gördüğümüz aslında yazarların bu kelimeyi çoğunlukla ikinci anlamında kullandıkları ancak çevirmenlerin kelimeyi dikkat ya da bilgi eksikliğinden doğru anlamlandıramadıkları şeklinde. Bu tek kelime örneğinden yola çıkarak daha bunun gibi birçok hata yapıldığını, çevirmenlerin çevirdikleri metnin anlaşılır olup olmadığına dikkat etmediklerini, “Çevirdiğim bu cümleden ben ne anlıyorum?” ya da “Bu cümleyi anlayabiliyor muyum?” diye kendilerine sormadıklarını düşünüyoruz. Sadeleştirirken yapılan hatalar bununla sınırlı değil tabii. Çevirmen tarafından anlaşılamayan kelimelerin, cümlelerin metinden çıkarıldığını, yazarın metninde olmayan cümlelerin eklenebildiğini, değiştirilebildiğini görüyoruz.

Sadeleştirme dışında farklı yöntemler de var mı?

Sadeleştirme dışında bir metni Latinize ederek yayımlamak da mümkün. Bu tür bir yayında Osmanlıcayı bilen, yazarın diline müdahale edilmesini istemeyen okur hedef alınır. Ancak yine de bilinemeyeceği düşünülen kelimelerin anlamları ya dipnotlarda ya kelimelerin yanında köşeli parantezlerle ya da metnin sonunda sözlük yapılarak verilebilir. Bir de çevirinin zamana ve kültüre bağlı bir kavram olduğunu biliyoruz. Bundan iki yüz sene önce yazılmış bir metni bugünün diline aktardığınızda o zamanın kültürünün bugün ne derece devam ettiğini, ne türlü değişimler yaşadığını düşünmemiz gerekiyor. Buna da şu örneği verirsek meramımızı daha iyi anlatabiliriz. Örneğin 1800’lerde yazılmış bir romanda “Sabah kahvaltısını üçte yaptı,” gibi bir cümle gördüğümüzde nitelikli bir çevirmen değilsek, “Evet, kahvaltısını üçte yapmış,” deyip geçebiliriz. Ancak bu alanda yetkinlik sahibiyseniz o dönemde alaturka/ezani saatin kullanıldığını bilirsiniz. Alaturka saat, güneşin batışı esas alınarak her gün güneş battığında saatlerin 12’ye ayarlandığı bir sistemdir ve mevsimlere göre değişiklik gösterir. Alaturka saati günümüz saatine çevirmeden yazdığınızda metinde anlamsızlık oluşur. Bu nedenle ister sadeleştirme yapılsın, ister yapılmasın, günümüz okuru için saati günümüze uyarlayarak dipnotta yazmak, bugün kullanımdan düşmüş ancak bugün karşılığı bulunmadığı için çevrilmesi mümkün olmayan kelime, ibare, nesne ya da terminolojilerin dipnotlarda anlamlarının verilmesi, açıklamalarının yapılması gerekir. Bunların yapılmadığı çevirilerin anlaşılma oranı daha düşüktür. 

Klasikler genellikle ortaokul ve lise döneminde öneriliyor. Gerçekten bu yaşlar klasikleri okumak için doğru yaşlar mı? Gençlerin seviyesine nasıl indirgeniyor klasikler? Veya klasikler gençler ve yetişkinler için farklı versiyonlarda basılıyor mu? 

Okuma eylemi görselliğe yönelmiş, hatta yenik düşmüş, sesli kitap gibi kitapların başkası tarafından okunup size dinletildiği bugünün dünyasında gittikçe zorlaşan bir eylem. Hele de gençleri bu görsel dünyanın çekiciliğinden, parıltısından, kolaycılığından alıkoymak pek de mümkün gözükmüyor. Bu nedenle biraz farklı yöntemler de denemek gerekiyor. Özellikle ortaokul dönemindeki çocuklar için daha basitleştirilmiş çeviriler yapılabiliyor. Yayınevimizin (Koridor) iki farklı şekilde bastığı Atatürk’ün Nutuk’unu buna örnek verebiliriz. Nutuk’u hem ortaokul düzeyindeki çocuklar için daha özet ve basit bir şekilde, hem de lise düzeyindeki gençler için düzeylerine uygun bir çeviriyle bastık. Nutuk gibi eserler gençler ve yetişkinler için ayrılıyor. Diğer eserlerde pek karşımıza çıkmıyor ama.

Klasikler üzerinde ne gibi uygulamalar yapılıyor?
Mesela derlemeler oluyor. Metnin orijinaline hiç dikkat etmeden, bugüne kadar yayımlanmış eserleri biraz daha sadeleştirerek ya da cümleler aynı anlama gelecek şekilde yeniden derlenerek okura sunulabiliyor.

Yine yukarıda da belirttiğimiz üzere profesyonel bir çevirmenlik ve editöryal aşamadan geçmeden, tecrübesi olmayan kişilerce, belki başka yayınevlerinin baskılarını kullanarak gelişigüzel, kolayca, emek harcamadan derlenerek yapılan baskılar piyasada çokça mevcut. Oysa ki her ne kadar sadeleştirme dense de aslında diliçi çevirinin de diğer dillerden yapılan çeviriler gibi bir çeviri eylemi olduğu, en az onlar kadar zor bir süreç geçirdiği ve bu eylemi yapan kişilerin hem Türkçeye hem de Osmanlı Türkçesine ve hatta metinlerde çokça kullanılan Batı kaynaklı kelimeler nedeniyle özellikle Fransızca ve İngilizceye de vakıf olması, genel kültür düzeylerinin iyi olması gerektiği unutulmamalı. Örneğin Recaizade Mahmut Ekrem’in Araba Sevdası adlı eserini çalışıyorsanız Fransızcaya da hakim olmak önem taşıyor.  

Klasikleri korumak başka, onları farklı formatlarda sunmak başka. Klasikler üzerinde ne gibi çalışmalar yapılabilir? 
Aslında çocuklara ulaşması açısından da resimli kitaplar yapılabilir. Ya da çizgi romanlarla gençler bu klasik eserleri daha çok sevebilir. Bu tür formatlar yayınevlerinin tercihine bağlı tabii. Burada en önemli kriter bir eserin okuyucu kitlesini belirlemek. Bir eser basılmadan önce yayınevinin okur kitlesinin kim olacağına karar vermesi gerekir. Bu kararı verdikten sonra çevirmenden buna uygun bir çeviri yapması istenir. Gençler ya da çocuklar için bazı eserler çizgi roman ya da resimli olarak basılabilir tabii. Buna uygun bir eser olarak Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın Gulyabani’si verilebilir. Eserin çok karmaşık olmayan yapısından ve konunun uygunluğu bakımından çizgi romana ya da resimli roman şeklinde basmaya uyarlanabilir gibi görünüyor.

Okur “doğru hazırlanmış” bir klasiği nasıl seçebilir? 

Klasik eser seçmek isteyen okur en önce eserin ilk birkaç sayfasını incelemeli. Kapaktan sonraki sayfada çevirmenin adı, editörün adı varsa o kitap/yayınevi en azından bu aşamalara önem verdiğini göstermiş olur. Ancak her çevirmen ya da editörün de profesyonel bir iş çıkarmış olduğu yargısına kapılmamak gerekir. Eserin sonraki sayfalarında çevirmenin ya da yayıma hazırlayanın önsözü ve notunu dikkatle okumalı. Bu bölümler eserin yol haritası gibidir. Çeviren/yayıma hazırlayan bu eseri hazırlarken ne türlü kriterlere göre hazırlamış, çevrilecek eserin hangi yılda yapılmış baskılarını kullanmış, çeviri stratejisi neymiş, bu notlardan öğrenilir. Özenle hazırlanmış eserlerde bu bölümün mutlaka bulunması gerekir.   

Telifli eser basma trendi ne kadar devam eder? Bunun yayıncılığımıza etkisi sizce ne? 

Ne yazık ki mali kaygılar yayınevlerinin eser seçme süreçlerine doğrudan etki ediyor. Aslında çok daha farklı eserler mevcut. Ancak yayıncılar hem daha çok satacağını düşündüklerinden hem de yazarının ölümünden 70 yıl geçtiği için telif ödemek zorunda olmadıklarından Milli Eğitim Bakanlığının önerdiği lise ve ortaokullarda okutulan kitaplara yöneliyor. Bu süreç telifsiz eserler maliyet açısından avantaj sağladığı için bir süre daha devam edecektir diye düşünüyoruz.

Arzu Sarı Kimdir? 
Yeditepe Üniversitesi Tarih Bölümünde lisansını tamamladıktan sonra Boğaziçi Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünde yüksek lisansını yaptı. Emine Semiye ve Fatma Aliye Hanım üzerine tezleri bulunan Sarı, farklı yayınevlerinde editör olarak görev yaptıktan sonra şu an serbest çalışıyor. 

Doç. Dr. Tülay Gençtürk Demircioğlu Kimdir?
Boğaziçi Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünden mezun oldu. Yüksek lisansını aynı bölümde, doktorasını Marmara Üniversitesi Eski Türk Edebiyatı Anabilim Dalında yaptı (2002). Hâlen Boğaziçi Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünde öğretim üyesi. 

Demircioğlu, Günay Kut yöneticiliğindeki İstanbul Araştırmalar Enstitüsü Şevket Rado Yazmaları’nın kataloglanması projesinde görev aldı. Katalog 2014’te yayımlandı. Boğaziçi Üniversitesi Araştırma Fonu’nun desteğiyle “Osmanlı ve Cumhuriyet Toplumlarında Yeniden Çeviri: Ön Bibliyografya Çalışması”, “Osmanlı Edebiyat Modellerinin Oluşumunda Beylikler Döneminde Yapılan Tercümelerin İşlevleri”,“14-19. Yüzyıllarda Osmanlı Kültürünün Oluşumunda Tercümelerin İşlevleri” projelerinde de proje üyesi olarak yer aldı. 

İlk Türk kadın yazar olarak kabul edilen Fatma Aliye Hanım’la ilgili yayınlar yapan Demircioğlu, Mübeccel Kızıltan’la birlikte yazarın Taksim Atatürk Kitaplığı’ndaki evrakının kataloğunu yayıma hazırladı (1993). Ayrıca Fatma Aliye Hanım’ın Levâyih-i Hayat ve Enin adlı romanlarını diliçi çeviri yoluyla günümüz Türkçesine kazandırdı (2002, 2005). Fatma Büyükkarcı Yılmaz’la birlikte Kadınlar Dünyası (1913- 1921) adlı derginin ilk 100 sayısını iki cilt hâlinde yeni harflere aktararak (2009) Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın Metres adlı romanını çevrim-yazı ve notlarla yayıma hazırladı (2017). 

Yüksek lisans ve doktorasını Çağatay edebiyatı alanında yapan Demircioğlu’nun Çağatay şairi Ali Şir Nevayi ile ilgili makaleleri de var. Osmanlı Türkçesi, Eski Anadolu Türkçesi, Osmanlı paleografyası, Çağatay Edebiyatı ve Klasik Türk Edebiyatı alanında dersler veren Demircioğlu, çalışmalarını Çağatay Edebiyatı, Klasik Türk Edebiyatı, yazma bilim ve diliçi çeviri alanlarında sürdürüyor.   

Diğer Editörlerden içerikleri için tıklayın.