Bir dilde yaratılan bir eseri başka bir dile aktarma sanatı ve bilimi dipsiz bir kuyu, sonsuz olasılıklarla dolu bir okyanus. Dilimize birçok farklı yayınevinden eserler kazandırmış olan Oya Tuğcu Özağaç ve Gonca Gül Kurtulmuş bu fırtınalı denizde ne zorluklarla karşılaştıklarını anlatan hoş bir sohbet gerçekleştirdiler. 

Oya Tuğcu Özağaç

Gonca Gül Kurtulmuş

Ünlü Hollandalı çeviri bilim kuramcısı Hans Vermeer, çeviriyi bir ağacı bulunduğu ortamdan kökünden söküp, farklı toprak ve hava şartlarına sahip olan başka bir yere dikmeye benzetir. Ağaç her ne kadar aynı ağaç olsa da hayatta kalabilmek için dikildiği yeni toprağın ve yerin şartlarına ve koşullarına uyum sağlamak zorundadır. Bu bağlamda çeviri, çevirmenin o metni yeniden yaratmasını gerektiren, çeviriyi okuyacak toplumun dil ve anlayış kavramlarına uyarlamasını şart koşan bir düşünce eylemi hâline gelir. Bu zahmetli maraton kimi zaman oldukça değer görürken kimi zaman metnin Türkçe yazarı olan çevirmenin adı kıyıda köşede kalmış olur…

Dilimize birçok farklı yayınevinden kıymetli eserler kazandırmış çevirmenler Oya Tuğcu Özağaç ve Gonca Gül Kurtulmuş, çeviri sürecini, bu süreçte karşılaştıkları zorlukları, çeviri metne karşı benimsedikleri yaklaşımları ele aldıkları hoş bir sohbet gerçekleştirdiler.

Keyifli okumalar dileriz.

Oya Tuğcu Özağaç’ın Gonca Gül Kurtulmuş’a soruları:

Oya Tuğcu Özağaç: Hem İngilizce hem de Almancadan çeviri yapabiliyorsunuz. Çok dilli olmanın çevirilerinize nasıl bir katkısı ya da etkisi oluyor? Bazı konularda bir dilde diğerinden daha yetkin olduğunuzu düşünüyor musunuz?  

Gonca Gül Kurtulmuş: İki yabancı dile hâkim olmanın hem pozitif hem de negatif yanları var. Pozitif yanları siz de çok iyi bilirsiniz ki diller oldukça geçirgendir, birbirlerinden beslenirler. Bu nedenle çeviri yaparken takıldığım bir terimde veya deyişte bunun diğer bir dildeki anlamını araştırmak oldukça zihin açıcı oluyor ve yazarın ne demek istediğini daha iyi kavramamı sağlıyor. Negatif yanı ise şu; bazı şeyler bazı dillerde söylenince anlamlı. Örneğin Almancada fernweh diye bir kelime var. Bu, bir insanın daha önce hiç gidip görmediği yerler için hasret çekmesi demek. Bu hissin başka hiçbir dilde de karşılığı yok. Bunu yaşayan bir karakterle karşılaşınca kendimi bu kelimeyi kullanmamak için zor tutuyorum. Sorunuzun ikinci kısmına gelecek olursak, siz sorana kadar bunu hiç düşünmemiştim. İngiliz Dili ve Edebiyatı lisansımı İngiliz, İngiliz Edebiyatı yüksek lisansımı ise Alman bir üniversitede tamamladım. Almanya’da çok uzun süre kaldığım için oranın günlük konuşma terimlerine ve halk deyimlerine daha hâkimken, İngilizcenin de edebî terimlerine ve tarihine daha hâkim olduğumu hissediyorum. Bu nedenle iki dildeki yetkinliğim birbirinden farklılık gösteriyor diye düşünüyorum. 

O.T.Ö: Son zamanlarda Fransızcası olmayan bir çevirmenin Google Translate yardımı ile Fransızcadan Türkçeye çevrilmiş bir kitabının yarattığı tartışmaları izliyoruz. Dijital çeviri çağının eşiğinde gibiyiz. Çeviri tecrübelerinize dayanarak, makine çevirisi konusunda ne düşünüyorsunuz?

G.G.K: Makine çevirisinin kataloglar, menüler, kullanım kılavuzları gibi metinde bir ruh ve düşünce yaratıcılığı eklemeyi gerektirmeyen alanlarda oldukça kullanışlı ve yardımcı olduğunu düşünüyorum. Ancak işin içine edebiyat, hele ki şiir girince böyle bir çeviriyi kabul etmek mümkün değil. Bir çeviri editörü olarak bana gelen dosyalarda Google Translate üzerinden yapılan çevirileri daha ilk sayfada anladığımı söylemeliyim. Bariz bir şekilde sırıtıyor. Böyle bir çeviriyi okurun keyifle okuması mümkün değil. Edebî ve şiir çevirilerinde makinelerin insanların yerini teknoloji ne kadar ilerlerse ilerlesin, hiçbir zaman alabileceğini düşünmüyorum. 

O.T.Ö: Editör, çevirmenin yazdığını yayınevinin formatına göre ayarlayan, çeviriyi bir kere daha gözden geçiren, gerekirse değişiklik öneren kişidir. Sizce editör, çevirmenin kelime seçimlerine, çevirisine ne derece dâhil olmalıdır? 

G.G.K: Bir çevirmen eseriyle yatıp kalkar, eserin tamamına baştan sona hâkimdir, karakterlerin eser içinde geçirdiği dönüşümü, onların hikâyesini bilir. Bu nedenle çevirmenin seçtiği bir kelime o dosyayı ilk kez okuyan birine tuhaf gelebilirken, dosya ilerledikçe çevirmenin o kelimeyle sağlamayı amaçladığı anlam bütünlüğü anlaşılarak aslında tam da o kelimenin kullanılması gerektiği anlaşılabilir. Ben de bir çeviri editörü olarak çevirmenlerimizle iletişime geçmeden, benim kulağımı tırmalayan veya anlam bütünlüğüne oturtamadığım yerleri onları bizzat arayıp bu konu üzerinde uzun uzadıya konuşmadan asla değiştirmiyorum. Sonunda zaten çevirmen ve editör olarak üzerinde mutabık kaldığımız değişiklikleri baskıya taşıyoruz ki doğrusu da budur diye düşünüyorum. 

O.T.Ö: Çeviri yaparken bazen bir kelime için saatlerce düşünülür, en doğru nasıl anlatılır diye kafa yorulur. Kelimeyi bulunca hem gurur hem de rahatlama yaşanır. Sizin en zorlandığınız ama bitirince gurur duyduğunuz eseriniz hangisi?

G.G.K: Çevirirken en zorlandığım eser kesinlikle John Milton’ın Paradise Lost adlı eseriydi. Alegorilerle, İncil, Kur’an, Yehuda ve hem Babil hem Mısır hem de Yunan mitolojilerinden alıntılarla dolu, içinde İngilizcenin neredeyse her türlü söz sanatını barındıran, sonu gelmeyen bir eserdi. Bu eseri çevirmek hem genel kültürüme büyük bir katkı sağladı hem de ilk epik şiir çevirim olduğu için beni bu türle tanıştırarak zihnimi genişletmeme, özgüvenimi artırmama ve çeviri becerimi geliştirmeme çok yardımcı oldu. 

O.T.Ö: Çeviri sadece okulda mı öğrenilebilir? Çok çeviri yapmanın çeviri kalitesine bir etkisi olur mu? 

G.G.K: Günümüzdeki birçok çevirmenin okullu değil, alaylı olduğunu biliyorum. Çeviri üstadı Ülker İnce’nin bir çevirmende olmazsa olmaz özellikleri anlattığı bir metni var ve bunların başında Türkçe kelime dağarcığının genişliği ve yabancı dilden ziyade ana dile hakimiyet geliyor. Ardından bir çevirmenin mantık yürütebilen ve sağduyulu biri olması gerektiğini, kuşkucu, şüpheci, sonsuz meraka sahip bir kişiliğe sahip olması gerektiğini söylüyor. Yani çeviri önce zengin bir okuma geçmişi, sonra da belli başlı kişilik özellikleri gerektiren bir alan. Bu nedenle okulda öğrenildiğini düşünmüyorum. Sorunuzun ikinci kısmına gelecek olursak, çeviri yaptığımız her metin bize dilimizi nasıl kullanabileceğimizi, öyle değil de böyle nasıl diyebileceğimizi öğreten, bizi dilimizin en derinlerine kadar inmeye zorlayan bir tecrübe. Bu nedenle işleyen demir ışıldar diyelim. 

Gonca Gül Kurtulmuş’un Oya Tuğcu Özağaç’a soruları:

G.G.K: Size çevirmeniz için bir dosya geldiğinde dosyayı kabul edip etmeme noktasında nasıl karar veriyorsunuz? Dilimize kazandırdığınız eserleri hangi kriterlere göre seçiyorsunuz? 

O.T.Ö: Çalıştığım yayınevleri, hangi çevirmene hangi dosyaları gönderecekleri konusunda titizler. Öz geçmişe ve eğitime önem veriyorlar, dikkatli okuyup ona göre çevirmene dosya yolluyorlar. Benim eğitimim yüksek lisansım sayesinde çok değişik alanlara yayılıyor. ODTÜ Bilişsel Bilimler Bölümü’nde dil bilimi, bilgisayar, felsefe ve psikoloji bölümlerinden zorunlu dersler alınıyor. Yüksek lisans seviyesinde alınan bu dersler sayesinde en azından bu alanlarda temel bilgiye sahibim. İlgi alanlarım arasında bahçe ve botanik de var. Latince bitki isimleri her nasılsa aklımda kalıyor. Hatta ilk çevirimi, bitki üzerine basılmış bir kitabın içindeki yanlışları bulup yayınevi ile iletişime geçtiğimde almıştım. Sorunuza dönecek olursak, eğitimim ve ilgi alanlarımın dışına henüz çıkmadım diyebilirim.

G.G.K: Çeviri yaparken kendinizi ne derece özgür hissediyorsunuz? Sizin için metine birebir sadık kalmak mı önemli yoksa metni dilimize dilimizde olması gerektiği gibi mi kazandırmak önemli? 

O.T.Ö: Kendimi hiç özgür hissetmiyorum. Bu konuda gayet tutucuyum. Yazar ne demek istiyorsa, Türkçenin izin verdiği kadarıyla çeviriyorum. Türkçeye çevrilemeyen yerleri parantez ve dipnot ile anlatıyorum. Türkçesi olduğu hâlde bazı terimlerin İngilizcesini köşeli parantez ile veriyorum çünkü bana bazı terimlerin İngilizcesi daha anlamlı geliyor. Türkçemin akıcı ve kolay okunur olmasına da özen gösteriyorum elbette ama daha çok, yazara sadakat konusunda kendimi yıpratıyorum. Yani, ben kitaplarına bayıldığım hâlde, bir Can Yücel, Sabahattin Eyüboğlu çevirisi gibi, okuyucunun ana dilinde yazılmışçasına sürükleyen ama orijinalinden biraz ayrılan bir çeviri yapmıyorum. 

G.G.K: Edebiyatımızın hatırı sayılır bir kısmı çeviri eserlerden oluşmasına rağmen bazı kitapların kapaklarında ve tanıtımlarında çevirmenlerin adı dahi yer almıyor. Bu konuda ne düşünüyorsunuz? Bu minvalde ortaya çıkan eseri kendi yaratımınız olarak görüyor musunuz yoksa cümleler sadece yazara mı aittir?

O.T.Ö: Çevirmenin ismi mutlaka kitap kapağında da olmalı. Hatta bazı çeviri kitapları satan, çevirmenin adı. Kitap çevirmek ciddi anlamda bir emek işi. Bu işi doğru yaparak yayınevine para kazandıran kişi hem kapakta hem de tanıtımlarda yer almalı diye düşünüyorum. Ortaya çıkan esere gelince, ortaya çıkan eserde hem çevrilen dilin hem de çeviren kişinin orijinalinden ne anladığının etkileri mutlaka eserde hissedilecektir. 

Diğer Çevirmenlerden kategorisi içerikleri için tıklayın.