Bookinton

Dido, çocuk yaşta doğduğu topraklardan, yanan İzmir’in islerinden Atina’nın Pire limanına adım attığında, bu yalnızca zorunlu bir yer değiştirme değildi; politik fikirlerin tarihi içinde ezilen bir halkın, yerinden edilmenin trajedisiydi.

Hasan Sezer

Ağlarım Anadolu’nun Yalnızlığına: Dido Sotiriou ve Sürgünün Atina’sı Üzerine

İlisos nehrinin kurumuş, betonla örtülmüş yatağında, Atina güneşi o kavurucu ama taze nefesiyle şehri kucaklıyor. Akropolis’in ağır gölgesinde toz ve mermer, rüzgârın fısıltısıyla birbirine karışıyor. Kışın gri bulutları çoktan dağılmış, gün ışığı Atina’nın dar, yokuşlu sokaklarına ulaşmakta cömert davranıyor. Birazdan dostum gelecek, bir kahve içip tırmanacağız yokuşu. Müzik kulaklarımı tırmalarken tanıdık bir yabancılığın arasında hapsolacak zihnim.

Plaka’nın merdivenlerinde kalabalık, sanki tarihin ağırlığını hissetmiyormuş gibi kaygısızca akıp gidiyor, su gibi, yalın. Neşenin kederle, yaşamın ölümle köşe kapmaca oynadığı o isli günler de önümde. Kimler geçti bu kıyıdan? Hangi koparılmış köklerin çığlıkları boğuldu bu beyaz evlerin, kuru tepelerin ve liman rüzgârlarının ardında?

Toz ve Mermer

Ah rüzgarların ardında. Anlatılar döndürüyor başımı. Bir oradayım, biraz uzakta. Antik gökyüzü çınlatıyor kulaklarımı. Sokrates, Aristoteles, eflatun Aristokles. Ötede tanıdık yüzlerin Hadrian’ı, Kazancakis’i bulacak ellerim. Meydanda bir kilise bir cami, inançsızlığımda boğulacak Akdeniz. Bir arayıştır köşe bucak kaçmak, bunu kazıyacağım taş duvarlardan parşömen yanıklarına.

Dar sokaklar, Akdeniz güneşinin altında insanın yüzüne çarpan sıcak bir tuz gibi açılıyor, geniş çemberinde doğa tellerin arasında kalmış. O devasa meydanın kenarında duruyorum şimdi. Geçmişin bütün yankıları, isyanların terine karışan o eski heyecanlar mermerlerin arasına gizlenmiş. Ve ben, bu yaz sisinin içinde, zamanın çatlaklarından sızıp gelen telaşlı bir ayak sesini duyuyorum. Karşı yakanın yangınlarından, yitirilmiş bir çocukluğun dehşetinden kaçan, denizi aşarak bu topraklara kök salmaya çalışan bir yolcunun dokunuşlarıyla uyanıyorum.

Tarihimiz efendiler, acıların tarihidir. Anlatınız bunu çocuklarınıza. Ne acılar, acı bile denmez bu diyarda, ne yangınlar, fırtınalarda dövülmüştür göğsüm! Hepsi ihanetin baş ucunda. Şimdi, burada, kaçıyor sevgililer sevgiden uzak düşmekten korkarak ayrılık rüzgarında. Kan kusmuş toprağım, Akdeniz’dir yerim yurdum. Evet, yersiz ve yurtsuzum. Dido Sotiriou’dur adı. Yabancı tanıdık. Yok oluşun kıyısından dönen, sürgünün ağır yükünü kelimeleriyle omuzlayan bir tanık. O, şimdi zihnimde, yakında aramızda dolaşacak. Selam söylüyor Anadolu’ya, sürgünüz yurdumuzdan.

Koparılmış

Bir insanın kaderi doğduğu evin duvarlarında değil, o duvarların şiddetle yıkıldığı anda şekillenir aslında. Nereden bileceğiz içinde kaynadığımız kazanda nefessiz kalmışken? Yurdumuzdur hatıranın başkenti, onun su yollarını izleyeceğiz. 1909’da Aydın’da, Şirince’nin zeytin ağaçlarıyla çevrili o yeşil dünyasında doğan Dido Sotiriou’da buradaydı, aramızda.

Dido, çocuk yaşta doğduğu topraklardan, yanan İzmir’in islerinden Atina’nın Pire limanına adım attığında, bu yalnızca zorunlu bir yer değiştirme değildi; politik fikirlerin tarihi içinde ezilen bir halkın, yerinden edilmenin trajedisiydi.

Atina, o yıllarda bu sürgünler için romantik bir kurtuluş değil, kayıpların, dışlanmışlığın ve mutlak yoksulluğun yeni başkentiydi. Nea Ionia’nın, Kaisariani’nin teneke mahallelerinde yükselen ağlama sesleri, savaşın getirdiği ağır ekonomik yüklerin ve milliyetçiliğin sokaklardaki en çıplak yansımasıydı. Bu, insanın kendi evinden, kendi geçmişinden sürüldüğü koskoca bir kavganın ta kendisiydi. Eğer Dido Sotiriou sadece o mülteci kamplarının sessizliğinde kalsaydı, belki de tarihin sararmış sayfalarında sıradan bir istatistik olarak yitip gidecekti. Bizler gibi. Dostlarımız, annelerimiz, babalarımız, akrabalarımız gibi sürülmüş çokluktan bir tanesi, evet, acı diye anılacak geçmişin bir atlama noktasından farksız, silinen bir çoğullukta kalacaktı. Ancak o, bu mutlak yıkımın karşısında susmadı. Tıpkı bir neslin sessizliğe gömülmesine itiraz eden, tiranlığın karşısında baş gösterenler gibi, kelimeleri bir kalkan olarak kuşandı.

“Böyledir yüreği insanoğlunun: Küçücük bir felakette duracak gibi olur ama sonuna kadar dayanır büyük felaketlere.”

Dido’nun edebiyat dünyasına girişi, kendi travmasıyla doğrudan yüzleştiği Ölüler Bekler (1959) ile oldu. Bu roman, bir ağıt olduğu kadar, bir ifşaydı. Ege’nin karşı yakasında bırakılan evlerin, kaybolan yüzlerin, denizleri aşarken teknelerde can veren çocukların yasını tutarken ölüler, anlaşılmayı, tarihin o kanlı yanılgılarından bir ders çıkarılmasını beklemekteydi. Ancak Sotiriou’yu kendi çağının ötesine taşıyan, o büyük başyapıtı Kanlı Topraklar (1962) oldu. Kanlı Topraklar (Matomena Homata), ya da Benden Selam Söyle Anadolu’ya yalnızca bir savaş romanı değil, dehşetin karşısında insan kalabilmenin manifestosuydu. Dido, metninde hiçbir zaman yoksulluğu veya acıyı romantize etmemiş, aksine onun için yoksulluk, milliyetçiliğin ve ekonomik çöküşün insanı çıplaklaştıran, dünyayla kurduğu bağı bozan en sert koşulu olarak okunmaktaydı. O, devletlerin kutsallaştırıldığı, bireylerin ise tarihin çarkları arasında birer teferruata dönüştüğü kargaşanın karşısında acı çeken insanı savundu. Bu bir eşikti, Dido’nun Atina’sı devletin şiddeti ile evin içindeki kederin çarpıştığı yerdi. Dili, sürgünün yerleşik acısını, diplomasinin soğuk salonlarına sokmadan, sokağın diliyle kurmuştu. Kelimelerle kurulan bir nefes odası, çürüyen politik düzenlere karşı insanın yaşama hakkını savunan bir kavgaydı. O, bu metinde düşmanın “öteki millet” olmadığını, aksine sıradan insanları birbirine kırdıran kör edici mekanizmaların olduğunu haykırdı.

Sotiriou’nun kavgası 1922 ile sınırlı kalmadı. II. Dünya Savaşı sırasında Nazi işgaline karşı direniş saflarında yer aldı; ancak asıl büyük trajediyi, savaş sonrası Yunanistan’ı kasıp kavuran İç Savaş’ta gördü. 1976’da yayımlanan Buyruk (Entoli) adlı eseri, yazarın kendi kız kardeşinin sevgilisi olan, direniş kahramanı ve komünist lider Nikos Beloyannis’in yargılanma ve idam sürecini anlatır. Burada Atina, artık bir sığınak değil, devletin kendi çocuklarını yuttuğu bir mahkeme salonu, bir infaz mangasıdır. Sotiriou’nun metinleri bu dönemde, politik fikirler tarihinin en karanlık sayfalarından birine ayna tutar: Devletin kendini kutsallaştırması ve bekası uğruna idealistleri birer teferruat gibi ezmesi. Buyruk, ideolojilerin insan etini nasıl kemirdiğinin, soğuk savaşın acımasızlığının ve ihanetin anatomisidir.

Sür-gün-lük

Pire limanından taşıdığı deniz kokusunu antik mezarlıkların mermerlerine serpiyor rüzgâr. Taş kaldırımlar, günün yorgunluğunu geceye devrederken parlıyor sönük sokak lambalarının altında. Köklerinden koparılmış, yurtsuz bırakılmış o büyük kalabalıkları, o Küçük Asya’nın bitmeyen felaketinin yetimlerini selamlıyor güneş. Sırtımızda dövülen kandır, garabet. Ezeni ezmek de borcumuzdur kılıç gibi keskin kelimelerimizle. Akdeniz’dir yurdumuz. Yurtsuzluğumuzun adıdır anlatımız.

“Benden selam söyle Anadolu’ya… Toprağını kanla suladık diye bize garezlenmesin… Ve kardeşi kardeşe kırdıran cellatların Allah bin belasını versin!”

Şimdi rüzgâr hızlanıyor, hızlanacak. Karşı yakadan gelen bir ses gibi tanıdık, bir o kadar uzak. Neşenin kederle, yurdun sürgünle karıştığı bu ıssızlaşan sokaklarda yürüyorum, yürüteceğim. Öteki yakaya varmak için durmadan, duraksız, nehrin kıyısında.

Adsum.

Bir Yorum Bırakın

Your email address will not be published.