Deniz altı canlıları biz onları tanıyamadan, fotoğraflarını çekemeden yok oluyorlar. Oysa bu canlıları tanısak, onlarla doğru iletişim kursak, belki de onların yok olmalarını önleyebiliriz diye düşünen belgeselci, yazar ve deniz araştırmacısı Dr. Mert Gökalp, bir üçlemenin parçası olarak Deniz Canlıları kitabını dalgıçlar, deniz altı meraklıları ve hatta okullar için yazdı.

Oya Tuğcu Özağaç

Dalışın keyfini aynı zamanlarda aynı okulda almış biri olarak, bu kitaptan hem keyif aldığımı hem de bilmediklerimi öğrendiğimi itiraf etmeliyim. Yirmi beş senenin emeği, her biri sanat eseri olan fotoğrafların ve canlılarla ilgili bilimsel bilgilerin bir arada olması, bir bilgi açığını kapıyor. Bazı canlılara artık doğada az rastlandığı için, 10 tür İstanbul Akvaryum’da çekilmiş. Demek ki, bu kitap tam da zamanında, daha fazla deniz canlısı yok olmasın diye çıktı.

Dr. Mert Gökalp deniz altı ile ilgilenmeye başlamasını, deniz altı hayatının önemini ve gelecekteki planlarını anlattı.

1997 senesinde ODTÜ Su Altı Topluluğu ile başlayan dalış hayatınız, çocukluktan beri iç içe olduğunuz denize ve deniz canlılarına farklı bir gözle bakmanızı sağladı. Neydi bu fark? 

Dalmaya, dört-beş yaşlarındayken tatile gittiğimiz İskenderun, Arsuz’da, o yaşta bir çocuğun inebileceği bir-iki metrelik derinliklerdeki deniz kabuklarını toplayarak başladım. O sıralar ilginç, tepeden üstü kapanan, eczanelerde satılan maskeler vardı; onlarla dalmaya başladım. Palet bile yoktu ayağımızda. 

Daha sonra Saros yakınlarındaki Gökçeada’ya ailece bir tatile gittiğimizi hatırlıyorum. Orada dayılarımın dalışlar yapıp bir sürü balık vurduğunu, ailece balıkları çok güzel bir şekilde yediğimizi hatırlıyorum. O tatilde elime zıpkın verdiler. Babam da gelmişti. Denizden bir müren çıkmıştı. Babam müreni inceliyordu. O müren uzun bir süre yaşamaya devam etmişti ve ben de o mürene bakarak büyülenmiştim. İçimde bir şeyler olmaya başlamıştı. Özellikle Selim Dayımın vurduğu laos ve orfozları, farklı farklı türleri görünce içimde denizin derinliklerine doğru gitme hissi oluştu. Hemen akabinde, aynı yaz, Çeşme’de dalış yapmaya başladım. Zıpkın alarak balık vurmaya başladım. Bir sene sonra babam Bodrum’dan bir yazlık aldı ve hayatım değişti. 

Dört ay boyunca artık her gün en az beş-altı saati denizde geçiyordum. Önümden geçen her şeyi vuruyordum. Bu, bende bir değişim yarattı. Denize karşı büyük bir sevgi beslediğimi gördüm. Artık denizle alakalı elime geçen her şeyi okuyordum. Biraz daha büyüdükten sonra Atlas’ı okumaya başladım. Atlas’ta Gökhan Türe ve arkadaşlarının ODTÜ Su Altı Topluluğu’nda yaptıkları, destek verdikleri dünyanın en uzun mağara dalışı, Tatlısu Mağarası dalışını hatırlıyorum; onu okuduğumda büyülendiğimi hatırlıyorum. 

Yine Atlas Dergisi’nde Burc-u Zafer ve Yevstafiy Osmanlı-Rus Savaşı batıklarına yapılan dalışlarla, çıkan parçalarla, su altı ile alakalı çıkan yazıları hatırlıyorum. Bir şekilde keşfetmek, kâşiflik, su altı araştırmaları beynime kazınmış oldu. O sırada lisede olduğum için ODTÜ’ye girmem gerektiğini düşündüm. Zaten ailede de ODTÜ geleneği vardı. Önemli olan ODTÜ’ye girmekti, bölümün önemi yoktu. ODTÜ’de Su Altı Topluluğu’na girmek istiyordum ve daha İngilizce hazırlık senesinde ODTÜ Sualtı Topluluğu’nun ön hazırlık aşamalarına girip 300 kişiden ilk 30’a seçilerek topluluğa giriş yaptım. İlk dalış eğitimimi o sezon 1996 senesi içerisinde aldım. 

Türkiye’nin konumu deniz üstü ya da deniz altı canlıları açısından neden önemli?

Aslında dünyanın her denizi, her su birikintisi, her boğazı, her kıyısı, her okyanusu, her mercan resifi çok önemli. Hiçbirini birbirinden ayıramayız çünkü ve bazıları bitişik olmasa da birleşik olmasa da denizler, tatlı sular, nehirler, yer altı kaynakları, okyanuslar, derin denizler, hepsi birbiriyle bağlantılı. Bir su döngüsü var. Yağan yağmur dağlardan, nehirlerden, yer altı sularından denize akıyor. Oradan akıntılarla Antarktika’yı dolaşıp Brezilya’yı geçip Hint Okyanusu’na gidiyor. Japonya’ya oradan Kuzey Kutbu’na çıkıp bir şekilde sıcak sulara doğru gelip buharlaşma yaşanıyor. Yeniden bulut oluyor ve yoğunlaşma yaşayınca da yeniden yağmur olarak yeryüzüne iniyor. Yani bir döngü söz konusu. Onun için dünyanın hiçbir yeri başka bir yerinden daha önemli değil. Her yer çok önemli ve her yeri korumamız gerekiyor. 

Ama Türkiye şöyle önemli; dünya tarihinde insanın balıkla, denizle ilişkisini belirleyen, tanımlayan yerlerin başında geliyor. Yani Mısır, Suriye, Türkiye, Yunanistan, hatta biraz da İtalya’ya kadar olan bu kıyılar, medeniyetin oluştuğu, denizden ilk ticaretin yapıldığı, ilk ticaret nesnelerinden biri olan balığın bir yerden başka bir yere gönderildiği, deniz kabuklarının bir alım aracı olarak para yerine geçtiği yerler. Hatta deniz kabuklarından önemli ailelere, rahiplere, din görevlilerine, padişahlara, krallara mor elbiselerin yapıldığı (bir salyangozdan yapılan boyayla) çok önemli topraklar… Bu açıdan tarihsel önemi var. 

Zaten her yerde söylüyorum, Aristo olsun, Strabon olsun, Okeanos olsun, Yaşlı Plinius olsun, birçok yazar, filozof, tarihçi, bilimci bu topraklardaki balık göçünü anlatmış. Bir tanesi, Hayvanların Tarihi’nde, detaylı şekilde Türkiye etrafında bulunan, Türkiye ile Yunanistan arasında karşılaştığı, anatomik yapısını incelediği canlılara bakmış. Onların özelliklerini ortaya çıkartmış, neler yaptığını, hangi canlının neyle beslendiğini, ne zaman doğurduğunu, hangi dönemde yenilebileceğini aktarmış. Başka bir tanesi mezeler ve yemekler üzerine gitmiş, yine başka bir tanesi Balık ve Balıkçılık adlı bir eserle balıkçıları anlatmış. Balıkları tek tek anlatmış. Bir şekilde bu coğrafyadan o döneme dair birtakım notlar alıp eserlerinde aktarma gereği duymuşlar. Hatta mozaiklerde mitolojik kahramanlarla beraber Okeanos ve Thetis gibi birtakım tanrılarla beraber denizdeki mahlukatları, bu mozaiklerin üzerine taşıma gereği duymuşlar. Onun için Türkiye’nin en büyük önemi tarihten geliyor diyebiliriz.

Aslında dünyanın her denizi, her su birikintisi, her boğazı, her kıyısı, her okyanusu, her mercan resifi çok önemli. Hiçbirini birbirinden ayıramayız çünkü ve bazıları bitişik olmasa da birleşik olmasa da denizler, tatlı sular, nehirler, yer altı kaynakları, okyanuslar, derin denizler, hepsi birbiriyle bağlantılı. Bir su döngüsü var.

Elimizdeki kitap muhteşem fotoğraflara sahip ve kolay okunuyor. Aynı zamanda deniz canlılarına bilimsel olarak yaklaşılmış. Türlerin Latince isimleri, canlıların habitatı, davranış bilgileri, fiziksel özellikleri ve hatta risk sınıfları verilmiş. Bu tür bir sunumun okuyucu kitlesi kimler olacaktır?

Açıkçası, ilk etapta dalıcılar olacaklar. Çünkü onlar ilk elden bu canlılarla karşılaşma fırsatı buluyor. Onun haricinde akvaryumcuların, akvaryumu hobi edinenlerin ilgileneceğini düşünüyorum. Okulların okuyucu kitlesi olacağını düşünüyorum. Çünkü bu tarz bir kitap yok. Bütüncül bir şekilde biyolojik ve anlaşılır metinlerle, iyi fotoğraflarla bezenmiş, bu kadar kapsamlı kaynaklar yok. Onun için müfredata girmesini, lise, ortaokul, üniversite seviyesinde, hatta master düzeyinde okullarda okutulmasını isterim. Yeni nesillerin biyolojik zenginliklerimizin farkına varması gerek. Çünkü biz bunun farkına varmazsak birileri geliyor, onun üzerine otel, beach club, sanayi tesisi, kooperatif yapıyor, talan ediyor, yıkıyor, yakıyor ve sen korumadığın zaman zenginliğin elinden kayıp gidiyor. Bunun haricinde denizi seven, deniz kenarında olan, balık tutan, balık yemeyi seven, tatil yörelerine giden herkes bu kitabın okuyucusu olabilir. 

Bu kapsamlı kitabı hazırlarken yararlandığınız, okuyucularımızın da okumalarını tavsiye edeceğiniz kitaplar ya da dinleyebilecekleri podcastler, seyredebilecekleri filmler var mı? 

Olmaz mı? En başta Karakin Deveciyan’ın 1900’lü yılların başında yazdığı Balık ve Balıkçılık kitabını almalarını tavsiye ederim. Döneminin en önemli kitabı İstanbul Balık Hali Müdürü Nazırı, Ermeni vatandaşımız, büyük bilimci, o dönemde çıkan balıkları, balıkçıları her şeyi detaylı şekilde yazmış. Türkiye’de yazılmış en önemli kitap. Ben de açıkçası kendi çalışmalarımı Karakin’in izinde diye anlamlandırmaya çalışıyorum. Bunun haricinde film olarak Le Grand Bleu, dalıcıların en sevdiği filmlerin başında gelir. Abyss tabii ki çok önemli bir filmdir. Bunun yanı sıra Other Minds kitabı olabilir. Ahtapotların nasıl canlılar olduğunu anlatan bir popüler bilim kitabıdır. Yılanbalığının Yolu yılan balığı hakkındaki bilimsel araştırmaları kapsıyor. Aristo’dan itibaren Pallas’a, hatta Freud’a kadar giden, bilimcilerin anlatımlarıyla yılan balığının sırrını çözmeye çalışan bir kitap. 

Fotoğraflar Akdeniz, Karadeniz, Ege ve Marmara’da, hatta Yunanistan ve Hırvatistan’da çekilmiş. İstanbul Akvaryum’da çektiğiniz fotoğraflar da var. Fotoğrafların çeşitliliğine ve güzelliğine hayran olduk. Eminiz bu fotoğrafları çekerken ilginç olaylar yaşamışsınızdır. Su altında başınızdan geçen en ilginç olay neydi?

Ooo zor soru. Çok şey başımdan geçti. Bodrum, Karaada açıklarında, kırk metre civarında önümden hızlıca geçen iki metrelik orkinosu unutamıyorum. Orkinosla ilk defa karşılaşmıştım. Çanakkale Boğazı’nda otuz beş metrede, kuma gömülen keler balığını, melek köpek balığını (vatozla köpek balığı arası, zararsız bir canlıdır), iki buçuk metrelik bu canlıyı unutamıyorum. Ne yaparsam yapayım, yani istediğim kadar yaklaşayım, fotoğrafları çekerken zemine oturup—tabii ki ona dokunmadan—ışıkları açmış bir şekilde durduğumda hiçbir şekilde rahatsız olmadı. Kabuk kamuflajına güveniyordu. 

Bunun haricinde, ODTÜ Su Altı Topluluğu zamanlarında arkeolojik araştırmalar yaptığımız dönemde, arkadaşımla beraber batık aradığımız zaman kırk metreden çıkış yaparken havamız azalmıştı. Etrafımıza gelen yaklaşık bin tane bir metrelik balıktan oluşan bir orkinos türünün etrafımızda dolanması, bizi çevrelemesi, âdeta bir hortum gibi içine almasını unutamıyorum. Daralıp açılıyorlardı. Yaklaşık olarak neredeyse elimle değebilecek mesafedeydim ve gözlerini görüyordum. Hepsinin bize baktığını görüyordum. Bu anlatılmaz, muhteşem bir olaydı. O dönemler fotoğraf makinesi yoktu, öğrenciydim, onları fotoğraflamayı çok isterdim. 

Bir de yeni bir canlıya ulaştığınız zaman ve aradığınız bir canlıyı fark edip de o canlıyı çekme şansını yakaladığınız zaman, aradığınız bir canlıyla karşılaştığınız zamanki his hakikaten çok güzel oluyor.

Denizlerimiz ve deniz canlıları ülkenin ekonomisinden etkileniyor. Sizin denizle ilgilenmeye başladığınız zamandan bu yana fark ettiğiniz olumlu ve olumsuz değişiklikler neler?

Yirmi beş senede çok şey değişti. Otuz beş-kırk sene önce serbest dalış ve şnorkelle gezinmeye başladığım zaman gördüğüm deniz canlılarını, yazlığımızın önündeki deniz canlarını bir daha görememeye başladım. Çeşitlilik çok azaldı. Rahatlıkla gördüğümüz canlıları görebilmek için şimdi en uzak diyarlara, insanın ulaşamayacağı yerlere gitmemiz gerekiyor. Denizlerdeki gerilemeyi bilfiil takip ettim. Ailemde mavi yolculuk geleneği vardır. Gittiğimiz koylarda rahatça balık tutulurken, her türle karşılaşırken artık daha uzağa gitme zorunluluğunu duymaya başlamıştık. 

Bu bizim yememizle, bollukla, zenginlikle alakalı değil. Ekosistemlerin, habitatların kayıplarıyla alakalı. O noktada hep ön planda bulunduğum için, belgesellerle bunları anlatmaya çalıştığım için, çok üzücü durumlarla karşılaşıyorum. Birçok insanın, daha fazla avcılığın, sanayi tesislerinden atıkların etrafı nasıl kirlettiğini biliyorum. Denizle alakalı problemleri, kıyısal alanlardaki rantı iyi bilirim. Açıkçası çok üzücü. Bu değişiklikleri anlamak istiyorsanız Lüfer, Orfoz ve İstilacılar belgesellerimizi izleyebilirsiniz.  

Kitap dışındaki mecralarda da bilgilerinizi aktarmaya devam ediyorsunuz. Android telefon uygulamanız Doğa Rehberi, YouTube kanalınız, MAGMA dergisinde yazılarınız ve fotoğraflarınız, ödüllü kısa ve uzun metrajlı filmleriniz var. Bir sonraki adımınız belli mi? 

İstanbul Deniz Canlıları Rehberi kitabından sonra çıkan elinizdeki kitap, üç numaralı kaynak ve farklı gruplar halinde kıkırdaklılar, köpekbalıkları, vatozlar, balıklar, deniz memelileri ve kaplumbağaları içeriyor. Bu kitaptan sonra yayımlanacak bir numaralı kaynak kitapta süngerler, algler, knidliler, deniz solucanları olacak. İki numaralı kitapta ise yumuşakçalar, kabuklular, tunikadlar, yosun hayvancıkları gibi grupları işleyeceğiz. Bu bir üçleme, yani, üç kitabın birleştiği bir kitap olacak. Bin beş yüz sayfalık yaklaşık yedi yüz türün olduğu bir kitap olacak. Önemli bir kaynak kitap noktasına gelecek. Onun için çok heyecanlıyım. Bunu İngilizceye çevirmeyi planlıyoruz. Fotoğrafların içinde Yunanistan ve Hırvatistan da var. İleride Akdeniz’in İsrail kıyısından da fotoğraflar ekleyerek tür sayısını arttırmayı düşünüyorum. Sadece bu coğrafya değil etrafındaki ülkelere de rehber olmasını arzuluyorum. Bunlar için de belgeselimiz var. Uzun zamandır kaynaksızlıktan dolayı bitiremediğimiz, iklim değişikliği ve mercan beyazlamasıyla ilgili İngilizce bir belgeselimiz var. Kenya’da, Hollanda’da ve Borneo’da, Maldivler’de çektiğim bir belgesel var. Onu bitirmek istiyorum.  

Kitabı satın almak için buraya tıklayabilirsiniz.

Diğer Yazarlar kategorisi röportajlarımızı okumak için tıklayın.