Oğlak Yayınları, yıllardır “Maceraperest Kitaplar” başlığı altında polisiye diziler yayımlıyor. Yakın bir geçmişte bu başlığa “Klasik Maceraperestler” de dâhil oldu. Hüseyin Rahmi Gürpınar, Kerime Nadir, Ahmet Mithat Efendi gibi genç kuşağın pek tanımadığı usta yazarların polisiye türde yazdığı klasikleri ve diğer “Maceraperest Kitaplar”ı, Oğlak Yayınlarının Kıdemli Editör’ü Çiğdem Bakırcıoğlu ile konuştuk. 

Sanem Güven

Öncelikle, sizi biraz tanıyabilir miyiz? 

On yılı aşkın süredir Oğlak Yayınları’nda editörlük yapıyorum. İyi bir okur, bir sözlük koleksiyoncusu ve işine aşık bir editörüm.

Oğlak yayınları büyük ölçüde polisiye serileri ile biliniyor. Polisiye de çok sevilen ve okunan bir tür. Size göre iyi bir polisiye nasıl olmalı? 

İyi bir polisiye her şeyden önce suç ve muamma içermeli. İyi bir kurguya sahip bir suç hikâyesi olsa da, “muamma” yoksa polisiye diyemeyiz. 

Polisiye Roman Editörlüğü’nü nasıl anlatırsınız? Bu türde yapılan editörlüğün incelikleri ve zorlukları neler?

Öncelikle türü sevmelisiniz tabii, yoksa yapılan iş bir noktada eziyete döner. Bir suç romanını okumak bulmaca çözmeye benzer. Türle ilgili okudukça, izledikçe türe daha fazla hâkim olursunuz ve bu da muammayı çözmeye giden yolda kurgudaki aksaklıkları bulmayı kolaylaştırır. Tabii farklı türlerde de okumalı ve dağarcığınızı sürekli genişletmelisiniz. İyi bir editör her şeyden önce çok iyi bir okur olmalıdır.   

Oğlak Yayınlarının 1990’lı yıllarda Maceraperest Kitaplar başlığıyla çeşitli polisiye seriler bastığını biliyorum: Hırsız Serisi, Kedi Serisi, Sue Grafton’ın Ateş’in A’sı, Baskın’ın B’si gibi harflerden giden serisi gibi… Bunları o dönem ben de büyük bir keyifle okumuştum ve bir sonraki kitabı sabırsızlıkla beklerdim. Bu serilere nasıl karar vermiştiniz? Daha genel bir ifadeyle, Oğlak Yayınları polisiye kitapları hangi kriterlere göre seçiyor?

Öncelikle kendi sevdiğimiz işlere yöneliyoruz. Bir dosya geldiğinde dili, kurgusu, karakterleriyle bizi heyecanlandırıyorsa ve tabii yayın politikamıza da uygunsa o dosya üzerinde zevkle çalışıyoruz. Sonrasında okurdan da aynı geri dönüşü aldığımızda daha büyük şevkle işimize sarılıyoruz.

Yakın bir geçmişte “Klasik Maceraperestler” başlığı altında yeni bir seriye başladınız.  Kerime Nadir, Hüseyin Rahmi Gürpınar, Mehmet Rauf gibi yazarların eserlerini bastığınızı biliyoruz. Bu fikir nereden aklınıza geldi? Kitapları nasıl seçiyorsunuz? Eserlerin dilinin sadeleşmesi nasıl yapılıyor? Başından sonuna süreç nasıl işliyor, anlatır mısınız? 

Polisiye kitapların “alt tür” olarak sınıflandırıldığı, bazı kesimler tarafından küçümsendiği dönemlerde basılan ve pek çok iyi yazarın bu nedenle mahlas kullanarak yazdığı romanları toplamaya başladık. O dönemde pek çoğu Türkiye’de ilk kez denenen eserleri günümüz genç kuşağına tanıtmak ve bu eserleri yaşatmak isteğiyle çıktık yola. Tamer Erdoğan’ın muhteşem sadeleştirmesiyle eski Türkçe bilmeyen okura ulaşabilmeyi hedefledik. Ayrıca günümüz yazarlarını da önsözleriyle projeye kattık, böylece onları tekrar okurla buluşturmuş olduk.

Oğlak Yayınları okurlarından polisiye eserlere ilişkin nasıl geri dönüşler alıyorsunuz?  Klasik Maceraperestler serisi nasıl karşılandı?

Son derece tatmin edici dönüşler alıyoruz. Yazarlarımız neredeyse kemikleşmiş okur kitlesine sahip. Heyecanla yeni çıkacak kitapları bekleyen okurların sonrasında yaptıkları memnun edici geri dönüşler bu işi hakkıyla yaptığımızın kanıtı gibi. 

Klasik Maceraperestler serisi ile de beklediğimiz etkiyi yarattık. Özel bir seri olduğu için önce meraklısına ulaşarak başladı ancak zamanla eserler pek çok polisiye okurun kütüphanesinde yerini aldı.

Polisiye roman editörlüğü edebiyata ya da hayata bakışınızı etkiledi mi?

Edebiyata bakışımı etkilediğini söyleyemem ancak hayatı sorgularken seçtiğim soruları çeşitlendirdiğini söyleyebilirim.

Tadımlık:

Kesik Baş’tan: “…Polisler derhal çıkının düğümünü çözdüler. Feneri yaklaştırdılar. İçinden Ermenice bir gazeteye sarılı lahana gibi yuvarlak bir şey çıktı. Kâğıdın birkaç yerinde koyu lekeler görünüyordu, gazeteyi açtılar. Kenarı kroşe örmesi baklava dantelalı, kurumuş kanla lekelenmiş bir patiska parçasının içinde, yine aynı yuvarlak şekil beliriyordu. Yuvarlağa birkaç defa dolanmış olan bu patiskayı da açtılar. Kirpiklerinin arasından kesik koyun kelleleri gibi karaları kaymış, süzgün bakan bir insan kafası çıktı. Bu kesik baş, kulaklarına kadar bir ressam paleti gibi türlü renge boyanarak yüz tanınmaz bir hâle getirilmişti.” 

Canvermezler Tekkesi’nden: “O zaman yeni açılan gözlerimle karşıki koltukta oturan bir hayalet gördüm. Aman yarabbi! Sanki benden ayrılmış bir gölge, benliğimi yansıtan bir gölge gibi, tıpkı bana benzeyen bir hayalet gördüm. Yavaşça, zahmetle bir kolumu kaldırdım. Ve bunu, ancak, kolumun artık bir kuru yaprak kadar bile ağır olmadığı için başardım. Etim azalmış, kanım sulanmış, vücudumun içine bir boşluk, bir gölge karışmış gibiydi. Ben kolumu oynattım. Fakat hayalet yerinden hiç kımıldamadı. Gözlerim deminden yeni olan esvaplarıma ilişti. Şimdi onlar da eskimiş, iplerine kadar pörsümüştü, tıpkı benim gibi!”

Diğer Editörlerden röportajlarını okumak için tıklayın.