Bookinton


Tam 70 yıl olmuş büyük usta Sait Faik Abasıyanık bu dünyadan gideli. Artık her isteyen yayınevi kitaplarını basabilir. Bu zamana kadar telif hakları Abasıyanık’ın vasiyeti gereği Darüşşafaka Cemiyetindeydi ve milyonlarca çocuğun eğitimine katkıda bulunmuştu. Biz de bir nebze anabilmek için onu ve tekrar okumaya bahane olsun diye ağustos ayının yazarı seçtik.
Zeynep Ceren Burak 



ABASIYANIK (Said Faik)- Çocukluğu birinci Cihan Harbine rastlıyan neslin edebiyatımıza mal olmuş eşsiz kıymetlerinden; eserlerinde büyük şehrin, her gözün göremiyeceği köşeleri ve portreleri yaşıyan hikâyeci ve romancı. 
 
Sait Faik 1906 yılında Adapazarı’nda doğar ve 1954 yılında İstanbul’da aramızdan ayrılır. Bu hem birinci hem ikinci dünya savaşına tanık olacak bir ömür demektir.  Yetmez gibi koca bir imparatorluğun yıkılmasına ve gencecik cumhuriyetin de doğuşuna tanık olacaktır. Babası Adapazarı’nda bir dönem belediye başkanlığı yapmış Mehmet Faik Bey, annesi kentin ileri gelenlerinden Hacı Rıza Efendi’nin kızı Makbule Hanımdır. 
Doğduğunda padişah II.Abdülhamit, öldüğünde başbakan Adnan Menderes, cumhurbaşkanı Celal Bayar’dır. Yaklaşık 50 yıllık bu dönemde çok fazla şey yaşanmıştır. İmparatorluktan geriye kalanlar her yerdedir. Bunun yanında kendini inşa etmeye çalışan genç bir ülke vardır.  Edebiyatta da durum aynıdır.  Şiirimiz de öykümüz de daha serbest daha özgür bir şekle bürünmeye başlar. Garip Hareketi, İkinci Yeni hep bu döneme rastlar. 
Ömrü ömrüne denk gelen yazarlardan bazıları Orhan Veli, Melih Cevdet, Nazım Hikmet, Kemal Tahir, Bedri Rahmi, Peyami Safa’dır. Kimisi önce hiç sevemez Sait Faik’i (örneğin Nazım Hikmet), kimisi başta över sonra vazgeçer (örneğin Peyami Safa) 
Yıl 1936’dır. Sait Faik, Kurun gazetesine verdiği röportajda “Hececiler nesli diye bir nesil yoktur” “Hececiler hece veznile şiir yazanlar demekse bunu Mehmet Emin, Ziya Gökalp, Rıza Tevfik zaten yaptı “der. Bu soru, Hececiler’in kendilerinden sonra yeni bir edebi nesil yetişmediğini söylemeleri üzerine kendisine yöneltilmiştir. Yine bu röportajda çok çarpıcı bir şey söyler: “Bizde daha roman yok. Büyük hikâye olarak ise Peyami Safa’nın Dokuzuncu Hariciye Koğuşu ile Nahit Sırrı’nın Kanlıcanın Bir Yalısında eserlerini tanıyorum.” O yıllarda edebiyat ortamı böyle sancılı, böyle atışmalıdır. 

Bursa günleri, İpekli Mendil 
Cezalı olarak gelir Bursa’ya. İstanbul’da lisede okurken yaptığı yaramazlık nedeni ile okuldan atılır ve liseyi Bursa Erkek Lisesi’nde tamamlar. Bursa’nın hikayeleri üzerindeki etkisi müthiştir. İlk hikayesi İpekli Mendil’i öğretmenin verdiği ödev üzerine burada yazar.  İpekli MendilVarlık dergisinin 15 Nisan 1934 tarihli 19. sayısında yayımlanır. Uçurtmalar ve Zemberek hikâyelerini de yine Bursa’da yazar.
İpekli Mendil’den
Halis Bursa’lıydı, doğma büyüme. İstanbul’a değil Mudanya’ya bile koca ömründe -bunu söylerken yüzünü görseydiniz-, bir defacık inmişti. Emir Sultan’da, ay ışığında, kızak kaydığımız zamanlar, benim de aynı bu tonda, bu kıvamda arkadaşlarım olmuştu. Eminim ki, bunun da onlar gibi, uzaktan sesini duyduğum Gökdere’nin havuzlarında derisi karardı. Biliyorum ki, mevsim mevsim meyvelerin kabuğunun rengini alıyor. Ben bilirim, yazın başlangıcından ta ceviz mevsimine kadar Bursa çocuklarının yalnız elleri erik ve şeftali, yalnız çizgili mintanlarının kopmuş düğmelerinden gözüken göğüsleri fındık yaprağı kokar.

İyi, halis ipekli mendiller hep böyledir. Avucunun içinde istediğin kadar sıkar,     buruşturursun; sonra   avuç açıldı mı, insanın elinden su gibi fışkırır.

Sait Faik ve kahvehaneler 
Hikayeci olmasaydınız ne olmayı düşünürdünüz sorusuna şu yanıtı verir.” Kahveci, kahveci olmayı çok isterdim. Hem gene de istiyorum. Şöyle deniz kenarında sessiz bir kahvem olsun, oraya kim bilir ne çeşitli insanlar gelip gidecek, ben onları tanıyacak seveceğim.” Boşuna değil kahveci olmak istemesi. Dede mesleği. Yine İstanbul Ansiklopedisi’nden öğreniyoruz ki, dedesi Said Ağa, Adapazarı’nda kahveci imiş. “Dükkânı kasabanın şöhretlerinden, ilim ve irfan sahiplerinin toplandığı bir yerdi” diye anlatır Koçu, Abasıyanık maddesinde.
Kahve ve kahvelerde cereyan eden olaylara sevgisi hikayelerinde de kendini gösterir. Az Şekerli, Mahalle Kahvesi, Eftalikus’un kahvesi bazılarıdır. Kahvelerdeki gizli yaşamı anlamıştır. Hatta bir adım ileri gider ve kıraathanelerden üniversite diye bahseder. 

Ödüller, yasaklar 
Mark Twain Cemiyeti ödülüne sahip iki Türk’ten biridir. Diğeri Mustafa Kemal Atatürk’tür. Vefatından sonra mal varlığının çoğunu Darüşşafaka’ya bırakmıştır. 1964 yılından beri her yıl bu kurum tarafından Sait Faik Hikâye Armağanı ödülleri düzenlenmektedir. 
1940 yılından yayınlanan Çelme adlı hikayesinde halkı askerlikten soğutma gerekçesi ile askeri mahkemeye verilir. 1944 yılında basılan ilk romanı Medarı Maişet Motoru toplatılır.
Çevresindekiler onu “kendiliğinden, rasgele, tuluatçı “bulsalar da kendine has bir hikayecilik yöntemi vardı. Sabırla insanları gözler, içlerindeki hikâyeyi arardı. Edebiyat onun ilk işiydi. Hayatının yirmi dört saatini bu işe ayırmıştı. Kendisi Anadolu’da uzun kalmamıştı ama hikayelerinde hep Anadolu insanları başroldeydi. Balıkçılar, kahve ahalisi, Ayasofya’yı Ali Sofya diye söyleyen göçmenler hep onun küçük insanlarıydı. 

Cavit Yamaç, Sait Faik için şöyle diyor: “Abasıyanık, muasır edebiyatımızın Toros’udur. Eğer edebi ekibimizde birkaç Sait Faik daha bulunmuş olsa idi, bütün dünyayı edebi maçlara davet ederdi. Ve Sait Faik yarının gözleri için yazıyor. 
Reşat Ekrem Koçu’ya göre Sait Faik her gözün göremeyeceği köşeleri ve portreleri görüyor ve yazıyordu. Tıpkı Koçu’nun kendine bir ansiklopedi maddesi olarak yer bulamayacak onca kişiye sayfalar ayırması gibi. Sıradan insanların ve olayların devleştiği, bize bir yerlerden çok tanıdık gelen hikayeler. 

Son söz 
Sait Faik’i anlatmak kolay olmadı. Hakkında çok şey dinledim çok şey okudum. Arşiv taraması yaptım.  Hem çağdaş Türk şirinin hem çağdaş Türk hikayeciliğinin kurucularından birini anlatmak ne kadar kolay olabilir ki. Hiçbir edebiyat akımının peşinden gitmedi. Kimseye öncü olmak gibi bir derdi de yoktu. Ne bildiğini bilmeden, içinden geldiği gibi kimseyi umursamadan yazan, yazmasa çıldıracak noktaya gelen büyük muharrir Sait Faik, söylemek istediklerini söyledi ve bu dünyadan geçti. Hasta olduğunu öğrendiğinde de umursamadan içmeye devam etti. On beş yıl öncesinden ölüme mahkûm olduğunu biliyordu. “Bu onun kişisel trajedisiydi” der Tahir Alangu. Ve bu trajedi ona daha da büyük bir yazma tutkusu verdi. Ta ki göçüp gidene kadar. 

kafka’dan öğrendim şekil değiştirebiliyordu yaşamak
ve sait’ten öğrendim bu şehrin cenazesi bile büyüktü…


Eyvallah Sait Faik…

Eserleri 
Hikâye
Semaver (1936,) Sarnıç (1939) Şahmerdan (1940) Lüzumsuz Adam (1948) Mahalle Kahvesi (1950) Havada Bulut (1951) Kumpanya (1951) Havuz Başı (1952,) Son Kuşlar (1952) Alemdağ’da Var Bir Yılan (1954) Az Şekerli (1954) Tüneldeki Çocuk (1955)
Şiir
Şimdi Sevişme Vakti (1953)
Roman
Medarı Maişet Motoru (1944) (1952, ikinci baskı, Birtakım İnsanlar adı ile)Kayıp Aranıyor (1953,)
Çeviri
Yaşamak HırsıGeorges Simenon (1954)
Röportajları
Mahkeme Kapısı (1956)

Kaynakça
-İstanbul Ansiklopedisi, Reşat Ekrem Koçu, cilt 1 , Sait Faik Abasıyanık maddesi 
-Küllük dergisi, Sayı 1, 1940 
-Küçük İskender’in “De Gülüm” şiiri 
-Kurun Gazetesi, 24 Mart 1936,” Hececiler Yok”
-Milliyet Gazetesi, 9 Aralık 1929, Uçurtma hikayesi
-Türk Dili Dergisi, sayı 252, Eylül 1972, “Sait Faik’in Öyküleri Üzerine” Mahmut Alptekin
-Varlık Dergisi, sayı 791, Ağustos 1973, “Tahir Alangu Sait Faik’i Anlatıyor”
-Salâh Birsel, Kahveler Kitabı , Sel Yayıncılık 

Bir Yorum Bırakın

Your email address will not be published.