Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi – Ziya Osman Saba

Yayınevi:

Yazan: Nisa Ayverdi

Ziya Osman Saba’nın Can Yayınlarından çıkan Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi kitabı, spot ışıklarının gölgesinde kalmış gerçek insanları anlatıyor. Evi, mutluluğu, hüznü, geçmişe duyulan hasreti, kendi hayatından parçaları nahif bir şekilde işlemiş. Saba’nın, okurun kitapta kendine bir yer edinmesini sağlayan bir samimiyeti var. Peki siz hangi öykünün kahramanı olduğunuzu öğrenmek ister misiniz?

Sitede Yayınlanma Tarihi: 5 Nisan 2023

Ülke: Türkiye

Türü: Öykü

Okur Yaşı: Genel Yetişkin Okur Kitlesi

Hedef Kitle: Cumhuriyet edebiyatında bireysel yaklaşımı sevenler.

Sayfa Sayısı: 256 Sayfa

İmla:

Ebat: 14 x 21 cm

İnceleme

Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi, bazen içinizi ısıtan bazen de yüreğinizi sızlatan öykülerden oluşuyor. İki bölümde on altı öykünün toplandığı kitapta Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi bölümünde dokuz öykü, Değişen İstanbul bölümünde yedi öykü var. Her öykü hem birbirinden farklı hem de benzer dokulara sahip.

Öykülerin çoğu anı gibi. Okur olarak sanki Ziya Osman Saba ile konuşuyormuşuz gibi hissettiriyor. Anı gibi olmayanlarda da Saba’nın hayatından belirgin izleri görebiliyoruz. Annesini erken kaybetmesi çoğu öyküde kendine yer edinmiş mesela…

Mutluluğu ararken bir yandan karamsarlığa kapılmadan buruk bir bekleyiş içerisinde olma hâlini hemen hemen her öyküde görüyoruz. Büyük dünyaları, hayalleri, iddiaları, acıları, sevinçleri olan insanları ise bu öykülerde görmüyoruz. Kendi hâlinde, hepimizin yaşadığı ya da yaşayacağı olayları yaşayanları okuyoruz. Fakat olaylar sıradan olsa da basit bir anlatımla karşılaşmıyoruz. Saba, bazen öyle bir anlatıyor ki bu olayları, durup tekrardan okumak istiyoruz.

Okurken neredeyse tüm sayfanın altını çizmek isteyeceğiniz birkaç öyküyü yakın merceğe alalım hadi!

Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi’nde mesut olmayan biri

“Zil istediği kadar acılaşabilir, memur, demir kapıyı kapamak tehdidini istediği kadar ileri götürebilir; ben artık o vapurların yolcusu değilim, benim oralarda artık kimsem kalmadı.” İşte böyle başlıyor ilk öyküsüne yazar, artık binmediği vapuruna bile hüzünle bakarak. Kitaba ismini de veren Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi öyküsü, başkarakterin yani yazarın Taksim sokaklarında yürüyüşe çıkmasıyla canlanıyor. İnsanlara hatta dükkânlara bile buruk bir hüzünle bakıyor. Niye yürüyüp giden bu insanlar ona bakmıyorlar, niye kimse onu görmüyor? O ne zaman görülüp fark edilecek? Dükkânlarda bile hüzün buluyor: satılan eşyalar, kıyafetler, meyveler… Hepsi mutlulukla dolup taşan bir evin simgesi; onun asla sahip olamadığı bir mutluluk.

Mutsuz ve yalnız biri var bu öyküde. Ancak ne büsbütün karamsarlık içinde bu kişi ne de umut dolu; içi içine sığmayan bekleyişte biri. Yüzündeki zoraki gülümsemeyi sahici yapmak isteyen biri sadece. Bir aile bir de ev istiyor ve tabii ki aşk! Gerçek bir aşk istiyor. Sonra gözüne vitrininde çeşit çeşit mutluluğun yer aldığı fotoğrafçı çarpıyor. Evlilik, mezuniyet, doğum günü, askerlik… Onlarca sahici gülümseme görüyor. “Ben de pekâlâ şu mesut insanların fotoğraflarını çıkarttıkları fotoğrafhanelerden birine girebilir, ‘Ben de mesudum, benim de resmimi çekebilirsiniz,’ diyebilirim. Fotoğrafçı da itiraz edemez, ‘Sizin kimseniz yok, fotoğrafı ne yapacaksınız?’ diyemez.” diyerek giriyor fotoğrafhaneye. Devamı ise deklanşöre basılınca ortaya çıkan flaş kadar çarpıyor insanı.

Hangi acı böylesine taze kalabilir yürekte?

Yüzde bir gülümseme yaratan Saba’nın hüznü, bizi kendi kayıplarımızın acısını tekrar hissedecek kadar derinlere götürüyor. Babamın Elbisesi; yine yazarın hayatıyla paralel giden, anı tadında yazılmış bir öykü. Annesini erken yaşta kaybettikten sonra babasını da yitiren genç bir adamı anlatıyor. Genç adamın bu acılara dayanırken bakması gereken bir de küçük kardeşi var.

“Eski sabahlarımızdan birdenbire ayrılıvermiş, artık sobanın yakılmadığı, çay suyunun kaynatılmadığı, gözlerimizin dalıp kaldığı halıdaki nakışların büyüdüğü büyüdüğü, sokak kapısının sık sık çaldığı, artık eve, ev sahiplerinin değil de, başkalarının, bekçinin, imamın, marangozun, hâkim olduğu bu bambaşka sabahta…”

Öyküye bu basit ama duygu yüklü benzetmeler eşliğinde sakin bir şekilde başlayan yazar, vefat eden babanın son giydiği kıyafeti maddi sıkışıklık yüzünden satma fikriyle ivme kazandırıyor. Hikâye kişisi bu durumdan kaçınmak istese de “Kim bilir, belki de yine babam her şeyden evvel bizim soğukta kalmamamızı istemişti. Gece sobaya odun atarken böyle düşünmek istiyordum.” diyerek kendisini ikna etmeye çalışıyor.

Bazen bizler de böyle yapmaz mıyız? Derinlerde bir yerlerde boğuk bir ses, yapmak istemediğimiz ama yapmak zorunda olduğumuz durumlarda bize güç kuvvet olur. Hikâye kişisi de duyuyor bu sesi ve kendisi hatta daha çok kardeşi için biricik babasının kıyafetini satma fikri üzerine kararsız adımlarla yola koyuluyor.

Öykünün bu kısmı, o dönem (1945) çarşısına ve ticaret adabına götürüyor bizi. Çarşıdaki karakterimiz, bu süreçte yaşadığı olaylar sonucunda birtakım tecrübelerle geri dönüyor evine. Peki ya babasının son giydiği kıyafet hâlâ bu genç adamın kolunun altında mı? Yoksa rengârenk dükkanların birinin vitrininde yeni sahibini mi beklemeye başlıyor?

Ziya Osman Saba’nın gözünden “okumak”

“Sizler, yastığımın altında kaç gece kalıp bana ne ümit ne cennet rüyaları göstermiştiniz!” İşte bu sesleniş başarılı yazar ve şair Saba’dan kitaplarınaydı. Okumak isimli bu öyküsünde yazar, daha ilkokul yıllarında başlayan ve ömrünün sonuna kadar devam eden okuma aşkını anlatıyor. Okurken yazar ile sohbet ediyor gibi hissediyorsunuz. Şiirlerinde de öykülerinde de bahsettiği o çok sevdiği evine gitmişiz, sıcacık bir çay eşliğinde anılarını dinler gibiyiz. Bu öyküde inceleyip sizi meraklandıracağım bir olay yok ancak okuma iştahınızı kabartacak bir sihir var.

Kimi insanın zayıf kimi insanın ise kuvvetli bir okuma alışkanlığı var. Ne fena ki bazı insanların böyle bir alışkanlığı hiç yok. Vakti bahane edip “Doğru kitabı bulamadım” diyen ve okumaktan kaçan kişiler, bu kaçışın ne korkunç bir durum olduğunu ancak ilk kitabını okuyunca anlıyor. Başka dünyaların, insanların, duyguların da olduğunu gördüğü anda ufku öyle genişliyor ki önce korkuyor, sonra korkusu hayranlığa dönüşüyor. İşte o zaman bu çirkin dünyanın aydınlık yüzü biraz daha genişliyor, ay her zamankinden daha parlak bakıyor. O sebeple, Saba’nın da dediği gibi “…ayın bir fener gibi çekileceği saatlere, sizi yemeğe çağıracakları vakitlere kadar okuyun…”

Siz bu kitabı okudunuz mu? En çok dikkatinizi çeken mesaj neydi? Yorumlarda paylaşır mısınız?

Ziya Osman Saba kimdir?

Bir Cumhuriyet edebiyatı yazarı ve şairi olan Saba, 30 Mart 1910 tarihinde İstanbul’da dünyaya geldi. 8 yaşındayken kaybettiği annesinden sonra babasının da vefatı onu derinden etkiledi. Ölümü beklediği bir yaşam sürdü, nasıl öleceğini de hep çok merak etti.

Galatasaray Lisesinden mezun olup Hukuk Fakültesini bitirdi ancak her zaman en kıymet verdiği işi yani şairliği devam ettirdi. Cahit Sıtkı Tarancı ve Yaşar Nabi Nayır, yakın dostlarıydı. Onlar da her zaman Saba’dan övgü ve sevgiyle bahsederlerdi. Bunu, birbirlerine yazdıkları mektuplardan görüyoruz.

Ziya Osman Saba; hüzünlü, geçmişe karşı özlemi olan, ölümü eski bir dostunu bekler gibi bekleyen yine de bunları zehirli bir karamsarlıkla yansıtmayan biri. Bu temalar, şiirlerinde ve öykülerinde daima okura göz kırpar. Kendi hâlinde, mütevazı, eserlerinde hep bahsettiği evinde olmayı seven, büyük iddialardan kaçınan bir yazardı. Saba, Cumhuriyet edebiyatı Yedi Meşaleciler Hareketi’nden bize kalan en kıymetli şairlerden biri sayılıyor. Daha samimi ve gerçek üslubuyla şairliği ön planda olan Saba, başarılı öykülere de imza attı. 29 Ocak 1957 günü kalp krizinden vefat etti.

Diğer kitap incelemelerini okumak için tıklayın.

Yorumlar (0)

Yorumlar

Henüz Bir Yorum Yok

Be the first to review “Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi – Ziya Osman Saba”

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir