Mevlâna Celâleddîn Rûmî’nin ölüm yıl dönümü olan 17 Aralık, “Şeb-i Arûs” (Düğün Gecesi) olarak adlandırılıyor. Peki Düğün Gecesi ya da Şeb-i Arûs ne demek biliyor musunuz? Merak ediyorsanız Nefes Yayınları, Tuti Kitap ve Genç Tuti’nin sahibi, yazar Hasan Kerim Güç ile söyleşimize buyurun. 

Pınar Taşçı

Her yıl 7 – 17 Aralık tarihleri arası Mevlânâ Haftası olarak kabul ediliyor ve “Vuslat Yıl Dönümü Anma Törenleri” adı altında çeşitli etkinlikler düzenleniyor. Bu yıl, 749. kez düzenlenen Şeb-i Arûs kapsamında Hasan Kerim Güç’e Mevlevilik, Şeb-i Arûs ve diğer çalışmaları hakkında sorular sorduk. İyi okumalar!

Mevlânâ ve tasavvuf deyince aklımızda sonsuz hoşgörü ve iyiliğe sahip bir topluluk imgesi beliriyor. Günümüzde ne yazık ki yoksulluk, savaş, ayrımcılık ve adaletsizlik ikili ilişkilerden profesyonel yaşama dek hayatın her alanına sirayet ediyor. Bu felsefeyi takip etme motivasyonunuzu nasıl koruyorsunuz?

Aslında Hz. Mevlânâ’nın dönemini gözden geçirmek lazım. Bugün çok sıkıntılı bir dönemde olduğumuz söyleniyor ancak Hz. Mevlânâ’nın yaşadığı ve Anadolu’ya geldiği zaman Moğol istilâsı, yoksulluk, Babaî İsyanları gibi durumlar var. Yani o dönem, bu dönemden daha az sıkıntılı değil. Tam da bu zaman dilimi içerisinde, tasavvuf düşüncesi adına çok önemli insanlar ortaya çıktı. Dönemin mutasavvıflarının arasında Hz. İbnü’l Arabî, üvey evladı Hz. Konevî, Hacı Bektaş-ı Velî, Yunus Emre, Ahî Evran, Nasreddin Hoca var. Bu da bize aslında şunu gösteriyor. Böyle dönemler çok mümbittir. Yani kötü gibi gözüken dönemlerin içerisinden çok güzel şeyler çıkar. Yaşananlar, aydınlanma vaktine geçiş için bir bakış oluşturur; doğum sırasında çekilen sancı gibidir. Bizim için de durum aynı şekilde gerçekleşir. Sıkıntılar, yepyeni bir döneme geçiş için bizi geliştiren durumlardır. İşte bu bakış ve düşünce bizim hoşgörüye, iyiliğe olan inancımızı taze tutuyor ve daha da çok arttırıyor.

Şeb-i Arûs çağrısının önemi nedir? Şeb-i Arûs törenlerindeki ritüellerden ve bu ritüellerin taşıdığı anlamdan bahsedebilir misiniz?

Şeb-i Arûs, ölüm gününün aslında bir düğün günü gibi “kavuşma, sevgiliyle buluşma” olarak izah edilmesidir. Hz. Muhammed’in “İnsanlar uykudadır, ölünce uyanırlar” hadisinden hareketle, dünyanın bir rüya âleminden ibaret olduğunu, ölüm denen olayın da aslında gerçek hayata uyanışı sağladığını ifade eder. Yani bu dünyada yaşadıklarımız bizi geliştiren sınavlarken asıl beklentimiz gelecek dünyadadır. Dolayısıyla “düğün sevinci” de Allah’a tekrar kavuşmayı ifâde eder. Hz. Mevlânâ aslında bu dünyayı bir gurbet âlemi olarak değerlendirir. Bizim bütün hazırlığımız düğün gecesi için yani Allah’a kavuşacağımız an içindir. 

Şeb-i Arûs, aynı zamanda bir birleşim ifadesidir. Hz. Mevlânâ’nın vefatında farklı dinlerden insanlar dahi onu kendi dinlerinden görmüş, her biri “O bizdendir!” demiştir. 17 Aralık tarihi Hz. Mevlânâ’nın Şeb-i Arûs’udur. Eğer Konya’ya bu dönemde giderseniz her milletten kişiyi orada görebilirsiniz. Onların sevgisi, saygısı bu birleştiricilikte buluşmuştur. 

Şeb-i Arûs dönemlerinde daha çok gördüğümüz sema kavramına geldiğimizde sema Hz. Mevlânâ’nın anlattığı gibi bir ayağıyla geleneğe bağlı olmak, öbür ayağıyla ise yetmiş iki milleti dolaşmaktadır. Ne sadece kadime bağlı olmak ne de sadece tam olarak moderne bağlanmaktır. Asıl anlamı gelenekseli moderne taşımak için bir yol kurmaktır. Aynı zamanda ikinci sembolizma ise bir elin aşağı, bir elin yukarı bakmasıdır. Bunun manası, gökyüzüne dönük olan sağ el ile Hak’tan alınanı, yeryüzüne dönük olan sol el ile halka dağıtmaktır. Tabii hakiki sema yapan kişinin nefsine ait bir şey kalmaması ve kendisinin hiçlik mertebesinde olması, âdeta bir iletken gibi bu manayı göstermesi, irtibatı kurması söz konusudur. Aslında biz bu sembolizmaların iç manasını anlamaya çalışıyoruz. Elbette zahirî anlamları da var ancak bizim bakış açımız bu yönüyle; bâtıni yönüyle. Efendim, bizim haddimiz olmadığı ve konunun uzmanı olmadığımız için kendi idrak ettiğimiz kadarıyla, böylece ifade etmek isteriz.

Mesnevi’nin 20 bin civarı beyitten oluştuğu biliniyor ancak edebiyat tarihçilerinin söylediğine göre ilk 18 beyit Mevlânâ’nın kendisi tarafından yazılıyor. Bu beyitlerin taşıdığı anlam ve bu konuya nasıl bakmamız gerektiği konusunda neler söylemek istersiniz?

Hz. Mevlânâ, ilk 18 beyti kendi eliyle yazarken diğer beyitlerde Hz. Mevlânâ’nın kelâmını Hüsâmeddin Çelebi kayda geçiyor. 

İlk 18 beyitteki mevzu insanın ruhlar âleminden bu dünyaya gelmesi ve bu dünyada yaşadıklarıyla tekrar Allah’a ulaşma serüveni. Bu kısımda gördüğümüz “ney” bir metafor olarak kullanılıyor. Kamışlıktan koparılarak asıl vatanından ayrı düşen, içi oyulup boşaltılan, fırınında iyice pişirilen, üzerine yedi delik açılan ve nihayetinde kendi sesi olmayıp ancak “üfleyenin sesini” duyuran neyin bu yolculuğu, insân-ı kâmili işaret eder. Neyde açılan yedi delik ise tasavvufta nefs-i emmareden başlayan, nefs-i sâfiyeye kadar devam eden tekâmülü remzeder. 

Mevlânâ hakkında doğru bilinen yanlışlar var mı? Söyleşimiz vesilesiyle düzeltebilmek bizi de mutlu eder.
“Gel, ne olursan ol gel” sözü Hz. Mevlânâ’ya ait olarak bilinir ancak Ebu Said-i Ebu’l-Hayr Hz.’ne ait bir sözdür. Tabii her ne kadar ona ait olmasa da bu düşünceyi anlatmak bakımından beslendikleri kaynak aynıdır. Tek ve asıl kaynak her biri için sevgili peygamberimiz Hz. Muhammed olmuştur. Onun için söz, söyleyen açısından farklı gibi olsa da mana açısından yanlış değildir. Hz. Mevlânâ da bu sözü söylerdi. 

Bilindiği gibi tüm dünyanın saygı duyduğu evrensel değerlerden Mevlânâ. Bu bağlamda nereli olduğu, yazarken tercih ettiği dil ya da hangi millete mensup olduğu gibi tartışmaları nasıl değerlendiriyorsunuz? 

Temel olarak Belh şehrinden geldiğinin bilinmesiyle beraber, sevgili torunu Esin Çelebi ile yaptığımız konuşmada, kendisinin Türk olduğunu söylemiştir. Zaten Belh şehrinde yaşayan Türklerin Moğol istilasında buraya göç ettiği bilinir.

Bugün akademik dil genel, evrensel olarak İngilizcedir. Ancak bu dili kullanmamız İngiliz olduğumuz anlamına gelmez; ifademizi ihtiyaca ve anlayışa göre kullandığımızı gösterir. Hz. Mevlânâ’nın da Farsça dilinde eser vermesi bunun gibidir. Bir Çek yazar olan F. Kafka da anlaşılmak için eserlerini Almanca vermiştir. Ama kesinlikle Alman değildir.

Hz. Mevlânâ’da bizi etkileyen örneklerden birisi de yine hem pozitif bilim üzerine çalışması hem de bunu metafizikle beslemesi. Mevlânâ mesela paraşütün temel mucitlerinden birisidir. Tennurenin yapısından hareketle, yüksekten aşağı inen bir kişinin bu şekilde daha kolay ineceğini ifade eden Mevlânâ, burada paraşüte işaret etmiştir. 

Hem bilimle hem de tasavvufla yakından ilgili ve uzmanlaşmış bir anne figürü var hayatınızda: Cemâlnur Sargut. Mevlânâ’yla tanışma ve tasavvufla ilişkilenme sürecinizi nasıl etkiledi?

Zaten bizi etkileyen hem fizikle hem de metafizikle uğraşılması. Annem gibi ben de bir mühendisim. Fizikle metafiziği benzer şekilde anlamaya başladım. Hz. Mevlânâ’da bizi etkileyen örneklerden birisi de yine hem pozitif bilim üzerine çalışması hem de bunu metafizikle beslemesi. Mevlânâ mesela paraşütün temel mucitlerinden birisidir. Tennurenin yapısından hareketle, yüksekten aşağı inen bir kişinin bu şekilde daha kolay ineceğini ifade eden Mevlânâ, burada paraşüte işaret etmiştir. Mesnevî’nin ilk hikâyesi olan cariye hikâyesinde, bugün psikanaliz sistemi olarak bildiğimiz olgudan ilk kez 1300’ler itibarıyla bahsetmiştir. Elbette bunları değerlendirmesinin asıl sebebi ontoloji dediğimiz varlık biliminin tasavvufî açıdan incelenmesi ve okunması içindir. 

Ekonomik gelişmelerle doğru orantılı olan yayıncılık sektörünün içinde tasavvuf felsefesini yayma amacıyla tutunmaya çalışmak nasıl bir durum? Zorlukları ya da kolaylıkları neler?

Ekonomik şartlar değişebiliyor ancak bu konuya gönül veren insanların sponsorluğu da söz konusu oluyor. Tabii bize en önemli katkılardan biri annem Cemâlnur Sargut’tur. Kendisi şu ana dek yayımlanan 38 kitabından hiçbir şekilde para almadığı gibi diğer kitapların basılması için de bir finansal destek sağlamıştır. Bizlere “vermenin önemini” de “bereketini” de bir rehber olarak anlatmış ve göstermiştir.

Son olarak Mevlânâ’yı daha yakından tanımak isteyen okurlarımız için kitap önerilerinizi alabilir miyiz? 

Öncelikle Hz. Mevlânâ’nın Mesnevî’sini, Hz. Kenan Rifâî’nin şerhiyle okumalarını tavsiye ederim. Hz. Mevlânâ’nın torunlarından Celâleddin Bâkır Çelebî’ye ait ve kendilerinin kızları Esin Çelebi tarafından derlenmiş Mevlânâ Okyanusundan isimli kitabını; Nuri Şimşekler hocamızın Mevlânâ’yı Dinlesek isimli kitabını; Mehmet Demirci Hocamıza ait Bugünün Yorumuyla Mesnevî Hikâyeleri isimli kitabı ve Kenan Rifâî Hz.’nin oğulları Kâzım Büyükaksoy Beyefendi’nin Kenan Rifâî’den Mesnevî Hatıraları kitaplarını öneririm.

Diğer uzman görüşü röportajlarını okumak için tıklayın.