Nâzım Hikmet, şiiri, aktivistliği ve tabii özel hayatı ile ülkemizin en bilinen şairlerinden. Peki onu gerçek anlamda ne kadar tanıyoruz? Dr. Erkan Irmak ile Nâzım Hikmet’e dair bilinmeyenleri konuştuk.

Pınar Taşcı

Nâzım Hikmet öyle bir isim ki seveni kadar sevmeyenine de rastlıyoruz ülkemizde. Fakat şu bir gerçek; hepimizin yolu bir şekilde kesişmiştir büyük şairle. Hiç duymadıysak bile en azından okul yıllarımızda, resmî bayram törenlerinde duymuşuzdur onun vatan şiirlerini. Belki de ilk aşkımızın şahididir Nâzım Hikmet’in şu dizeleri:

“Gözlerine bakarken,
Güneşli bir toprak kokusu vuruyor başıma
Bir buğday tarlasında, ekinlerin içinde,
kayboluyorum…
Yeşil pırıltılarla uçsuz bucaksız bir uçurum,
Durup dinlenmeden değişen ebedi madde gibi gözlerin:
sırrını her gün bir parça veren,
fakat hiçbir zaman;
büsbütün teslim olmayacak olan…”

Kayıp Destan’ın İzinde: Nâzım Hikmet, İdeoloji ve Yeniden Yazmak kitabıyla iki ödül alan Dr. Erkan Irmak’la Nâzım Hikmet’in eserlerini, siyasi duruşunu ve hayatını konuştuk. Keyifli okumalar dileriz.

Nâzım Hikmet eserlerine neden yasak/sansür kondu? Bu sansürün sebeplerinden ve sonrasında eserlerin tekrar basılma sürecinden bahsedebilir misiniz? 

Aslında devlet Nâzım Hikmet’in eserlerine resmi bir sansür koymuyor; buna gerek kalmıyor çünkü. Bu durum genel olarak o dönem sansüre bakışla ya da devletin sansürü uygulama yöntemleri ile ilgili. 1930’lu yılların sonlarından bahsediyoruz. O yıllarda Nâzım Hikmet, askeri isyana teşvik gerekçesi ile yargılanıyor ve 28 yıl mahkûmiyet alıyor. Bu mahkûmiyetten sonra herhangi bir yayınevinin Nâzım Hikmet kitaplarını basması zaten mümkün değil. Dolayısıyla kimse buna cesaret edemediği için Nâzım Hikmet resmî değil ama fiili bir yasak ile kara listeye alınıyor ve kitapları yayımlanmıyor. Resmî bir yasak olmadığını şuradan da anlayabiliriz: Hapisteyken Kuvâyi Milliye Destanı’nı yazdığını bilen, dönemin önemli gazetelerinden Vatan’ın sahibi ve yazı işleri müdürü Ahmet Emin Yalman şairi iki kez ziyaret ederek ciddi bir telif ücreti karşılığında destanı gazetesinde tefrika etmeyi teklif ediyor. Ama tabii Nâzım Hikmet o yıllarda Kuvâyi Milliye Destanı’nı Memleketimden İnsan Manzaraları’nın içine koymuş durumda. Teklifi reddediyor. Böyle bir teklif gittiğine göre anlıyoruz ki resmî bir yasak söz konusu değil. 1950’de hapisten afla çıktıktan sonra da yine resmî bir yasak yok. O dönem de İnkılâp Yayınevi basmak istiyor çünkü Kuvâyi Milliye Destanı’nı. Dolayısıyla Nâzım Hikmet’in yayımlanmasının önünde bir engel yok. Eski kitapları için de aynı şey geçerli ama sadece Kuvâyi Milliye Destanı özelinde bir yayımlama teklifi geliyor. Bu kez kabul ediyor Nâzım Hikmet fakat ardından Sovyetler Birliği’ne kaçtığı ve bunun sonucunda vatandaşlıktan çıkarıldığı için yine yayımlanamıyor eserleri. Ta ki 1963’te hayatını kaybedene dek.

O yıldan itibaren, özellikle o dönemin sol-Kemalist dergisi diyebileceğimiz Yön Dergisi’nde önce Kuvâyi Milliye Destanı’ndan bazı parçalar yayımlanmaya başlıyor. Olumsuz bir tepki ya da şiirlerle alakalı toplatılma kararı çıkmayınca kitapları da birer birer yayımlanıyor. Tabii -fiili olmayan- yasağın kalkma zamanlamasında şairin ölmesinin etkisi de büyük. Artık yeni bir şey söyleyip tehlike (!) oluşturamayacağına göre istedikleri gibi bir Nâzım Hikmet imgesi oluşturmak mümkün olmaya başlıyor bu yıllardan sonra. Memleketimden İnsan Manzaraları, o dönem Memet Fuat’ın sahibi olduğu De Yayınevi’nde beş cilt olarak yayımlanıyor. Elbette bazı kısımları sansürleniyor ama bunlar devletin sansüründen ziyade otosansür. Yayıncılar, kitap toplatılmasın, dava açılmasın diye yayımlanmadan önce ilgili ya da bu işten anlayan hukukçulara metinleri okutup kendileri sansürlüyor. Günümüzde Memleketimden İnsan Manzaraları’ndaki tek bir satır hariç tüm yazdıkları yayımlanabilir hâle gelmiş durumda. 

Nâzım Hikmet şiiri hangi akımın etkisindeydi ve şair en çok kimlerden etkilenmişti? Şiir anlayışını dönemin şairleri ile karşılaştıracak olursak neler söyleyebilirsiniz? Dünyada ondan etkilenen şair ve yazarlar olmuş mudur?

Akımdan ziyade belirli bir ideolojinin etkisinde olduğunu söylememiz lazım. Nâzım Hikmet’le ilgili bilmemiz gereken ilk şey komünist olduğu. Bu, onun hayata bakışını ve dolayısıyla edebiyata bakışını şekillendiren temel koşul. O yüzden Nâzım Hikmet şiiri daima işçiden, ezilen halklardan yana ve kapitalizmin karşısında. Bunlar şiirlerinin temel ilkeleri olduğu gibi aynı zamanda onun hayata bakışını da çerçeveliyor. Şiirlerinin tekniği açısından bakarsak Sovyetler Birliği’ne ilk gidişinden yani 1920’li yılların ortalarından itibaren, o zaman Sovyetler Birliği’nde etkin olan fütüristik ya da konstrüktivist şiirlerden etkilendiğini söyleyebiliriz. Bu da 1920’li yıllarda Lenin’in iktidarda olduğu dönemdeki özgür, devrimci sanat anlayışı ile ilişkili. Konstrüktivizm kısaca, mekanik olan, sanayi ile ilişkilenmiş, kalkınmanın sanayi ile olacağını düşünen ve işçi sınıfını önceleyen bir bakış açısı öneriyor. Daha sert tonlu bir şiir. “Makinalaşmak” şiirini hatırlarsanız orada okuduğumuz “Makinalaşmak istiyorum, makinalaşmak” diye tekrar eden yapı dönemin ve akımın etkisini gösterir. Fakat uzun müddet bu etkide kalmıyor Nâzım Hikmet. Yani ona bir bütün olarak konstrüktivist ya da fütürist bir şair demek yanlış olur. Biçimsel olarak Vladimir Mayakovski’nin merdiven yapılı şiirinden etkilendiğini söyleyebiliriz. Bir nevi şiirin kalıplarını kırmak anlamına geliyor bu. Bu yüzden bizim şiirimiz açısından da önemli. Nâzım Hikmet, Ercüment Behzat Lav ile Türkçe şiire serbest vezni getiren şairdir. Serbest nazımla, şiiri kalıplarından kurtarmıştır.

Buna karşın örneğin 1940’larda Kemal Tahir’e hapisten yazdığı mektupta aşağı yukarı şöyle cümleler bulunur: “Herkes benim Mayakovski’den etkilendiğimi söyler, ama aslında ben onun şiirlerini gördüğüm zaman Rusça bilmiyordum, okuyup anlamadım. Şimdilerde okuyup anlıyorum. Büyük şairmiş ama yazdıklarımda onun bu anlamda etkisi yoktur.” 

Şair ya da yazar olarak da çok etkisinde kaldığı, uzun uzun bahsettiği kimseler yok. Osmanlı döneminde edebiyatımızda şiirin yavaş yavaş evrimleştiğini, divan edebiyatının aruz vezniyle halk edebiyatının ve 1900’lerin başından itibaren milliyetçilikle beraber etkin olan hece ölçüsü istikametinde ilerlediğini düşünürsek Nâzım Hikmet o yoldan saparak kendi yolunu açmıştır diyebiliriz. Benzerlerini çok görmeyiz.

Nâzım Hikmet aslında çok insanı etkilemiştir ama etkilendikten sonra oradan bir akım ortaya çıkarmamıştır kimse. Çok özgün bir şiir anlayışı var, onun etkilerini görüyoruz. Ama Nâzım Hikmet tarzı şiir diye bir şeyden söz edemeyiz çünkü onu yapmaya kalktığınızda hemen taklide dönüşür yazdıklarınız. Toplumcu gerçekçi yazarların, edebiyatımızda daha muhalif, daha sol olarak kendini konumlandıran bütün şairlerin, yazarların, öykücülerin bir biçimde Nâzım Hikmet ile yolları kesişmiştir. Ancak bu kesişme biçimsel değil, daha çok içerikle ilgilidir.

Nâzım Hikmet en çok hangi yazar veya şairlerle vakit geçirirdi?

Nâzım Hikmet’in hayatında çocukluk arkadaşı Vâlâ Nureddin çok önemli. Galatasaray Lisesi’nde okuduğu yıllardan itibaren başlayan bir dostlukları var. Sovyetler Birliği’ne de birlikte gidiyorlar sonrasında. Hapisteyken Kemal Tahir, Nâzım Hikmet’in sırdaşlarından biri. Aynı hapishanede değiller ama mektuplaşıyorlar yıllar boyunca. Orhan Kemal ile aynı hapishanede yatıyorlar ki Orhan Kemal’in bugünlere dair anılarını anlattığı bir kitabı da vardır: Nâzım Hikmet ile Üç Buçuk Yıl. Tabii ki Sait Faik’i, Sabahattin Ali’yi tanır ama bütün bu isimler ve daha fazlası 1930’larda yani daha hapse girmeden evvel Nâzım Hikmet’in genç, devrimci, yenilikçi bir şair ve edebiyatçı olarak Türk edebiyatını hallaç pamuğu gibi attığı yıllarda çevresinde toplanan gençlerdir. Dosttan ziyade onlara kucak açan, yüreklendiren, destek veren, kendi edebiyat anlayışını onlara aşılamaya çalışan biri olarak düşünebiliriz Nâzım Hikmet’i. En verimli zamanları hapishanede ve Sovyetler Birliği’nde geçtiği için öyle çok isimden bahsetmemiz mümkün değil kuşkusuz. Abidin Dino’yu, Peride Celal’i söyleyebiliriz belki ama çok yakınındaki isimler değil bunlar. Sovyetler Birliği’ne gittikten sonra ona yardımcı olan akademisyen Ekber Babayev’i de sayabiliriz bu bağlamda.

En çok bilinen eserlerinden Memleketimden İnsan Manzaraları bildiğimiz klasik şiir anlayışına sığmıyor. Sizce hangi türe ait olabilir? Dünyada benzer örnekleri var mı?

Benim tespit ettiğim, kitabımda da önerdiğim tür: modern epik. Franco Moretti’nin Türkçeye de çevrilen Modern Epik adında bir kitabı var. Ben Memleketimden İnsan Manzaraları’na en iyi uyum sağlayan tür olarak bunu öneriyorum. Bu türün özelliklerini metnin belirli bir toplumun kırılma anını yansıtıyor olması, farklı sosyal tabakalardan söz ediyor olması, çok fazla karakteri ya da tipi barındırıyor olması, ansiklopedik bir yanı olması ve belirli bir coğrafyaya yoğunlaşması olarak özetleyebiliriz. Memleketimden İnsan Manzaraları tüm bu şartları sağlayan bir metin. Dünyada örnekleri var elbette ama çok yaygın bir tür değil. Moretti’nin önerdiği metinler var. En meşhuru James Joyce’un yazdığı Ulysses. Dolayısıyla dizelerle ya da düzyazı ile yazılmasının ayırt edici bir yanı yok. Daha çok içerikle ve meseleyi ele alış biçimi ile ilgili türsel bir değerlendirme bu. Ama uzun ve mısralarla yazılmış metinler açısından meseleye yaklaşırsak elbette manzum hikâye de diyebiliriz.

Nâzım Hikmet Kuvâyi Milliye kitabı

Nâzım Hikmet, çok bilinen diğer bir eseri Kuvâyi Milliye Destanı’nda zaman içinde neden değişiklikler yaptı? Eserin önceki versiyonlarından biraz bahsedebilir misiniz?

İlk versiyonu 1937-38’de gerçekleşen yargılama süreci esnasında Sultanahmet Cezaevi’nde 15 günde yazdığı, 15-20 sayfalık bir metin. Bu metin bitmiş bir eserden çok bir manifesto izlenimi veriyor. “Ben hain değilim, böyle bir suçu kabul etmiyorum, bir halk hareketi olarak Milli Mücadele yıllarında Kuvâyi Milliye hareketine karşı bir düşüncem, eleştirim yoktur,” şeklinde özetleyebileceğimiz bir içerik sunar. Dolayısıyla yargılamayı kendi lehine çevirmek, uğradığı haksızlığı gidermek için yazmış olduğunu söyleyebiliriz. 1939-41 yıllarında yine hapisten kurtulması için, biraz da teklif olarak kendisine gelen yazma önerisini hayata geçirdiği bir versiyon mevcuttur. Bu yıllarda iktidarda İsmet İnönü bulunur. Bu metin bugün okuduğumuz Kuvâyi Milliye Destanı’ndan çok uzak değildir. Nitekim bunu Yön Yayınları 1965’te Kurtuluş Savaşı Destanı adı ile yayımladı. O versiyona da sahaflarda ulaşmak mümkün. Sonrasında Kuvâyi Milliye Destanı’nı Memleketimden İnsan Manzaraları’nın içinde kullanmaya karar verir. Afla hapisten çıkıp diğer eserlerine teklif gelmedikçe de bu kararından dönmez. Bir kez de 1950’de üzerinden geçerek metne son hâlini verir. Bu da 1968 yılında yayımlanan ve bizim Kuvâyi Milliye Destanı olarak bildiğimiz metin. O günden bugüne de aynı biçimde geliyor. Bütün bu değişikliklerin nedeni için aslında siyasi veya maddi mecburiyetler diyebiliriz. Ama hiç böyle bir mecburiyet olmasa, Nâzım Hikmet’in kendi metni ile ilgili kararı nedir diye sorsanız, Memleketimden İnsan Manzaraları’nın bugün okuduğumuz hâli neyse onun tercihi bu olurdu diyebilirim.

Sizin hayatınızda Nâzım Hikmet’in yeri nedir? Akademisyen ve okur olarak Nâzım Hikmet size ne ifade ediyor?

Bir edebiyat öğrencisinin ya da edebiyatı seven herhangi birinin Nâzım Hikmet ile tanışmaması mümkün değil. Dolayısıyla herkes gibi benim de yolum ortaokul yıllarından itibaren Nâzım Hikmet’le kesişti. Çok keyifle okudum, çok hoşlandığım bir yazar oldu daima. Kendim de sol idealleri benimsemiş biri olduğum için 90’lı yıllarda, ilk gençliğimde okumuş olduğum Nâzım Hikmet şiirleri elbette beni siyasi içeriğiyle de etkiliyordu. Yıllar içinde bir okur gözüyle değil araştırmacı ve akademisyen olarak yeniden ele aldığımda sevgim değişmedi. Ama artık aynı zamanda hatasıyla, sevabıyla değerlendirmeye çalıştığım bir yazara evrildi. Nâzım Hikmet kuşkusuz beni etkileyen önemli yazarlardan biridir ama en sevdiğim şair, en sevdiğim romancım yoktur benim. Yani bizim işimizi yapıyorsanız bunlara daha objektif olarak yaklaşmanız lazım. Akademisyen gözlüğümü çıkardığımda Nâzım Hikmet nasıl biridir deseniz, “Çok severim, çok iyi bir yazardır,” cevabını veririm size. Ama metinleri objektif olarak yorumlayabilmek için bu görüş yeterli olmaz. Dolayısıyla o ilk gençliğimdeki Nâzım Hikmet için hissettiklerim ile bugün hissettiklerim benim için aynı şeyler değil elbette. 

Eseriniz Kayıp Destanın İzinde: Nâzım Hikmet, İdeoloji ve Yeniden Yazmak’ın ortaya çıkış süreci nasıl oldu?

Yüksek lisansa başladığımda edebiyat türleri hakkında bir ders alıyordum ve Milli Mücadele’yi anlatan metinlerden yola çıkarak bir ödev hazırlamamız gerekiyordu. Ben de Nâzım Hikmet’e başvurdum bu durumda. Final ödevimiz olacaktı. Bu süreçte Kuvâyi Milliye Destanı’nı okudum, sonra Memleketimden İnsan Manzaraları’na baktım ve ikisinin arasında ciddi farklar olduğunu gördüm. Bu açıdan hiç gözlemlememiştim bu iki metni. Konu derinleştikçe ödevde anlatabileceğimden daha fazla içerik olduğunu fark ettim. Ödevi yazdım, bitirdim. Ertesi yıl bir tez konusu belirlemem gerektiğinde ödevde dile getiremediğim ama önemli olduğunu düşündüğüm noktalardan yola çıkan bir tez yazmayı istedim. Tabii yazdıkça konular çoğaldı, farklılaştı, derinleşti. 2009’da tez olarak tamamlamıştım Kayıp Destan’ın İzinde’yi. Ardından Memet Fuat Eleştiri Ödülü’ne layık görüldü ve kitaplaştırma teklifleri gelmeye başladı. İlk baskı İletişim Yayınları tarafından yapıldı. Sonrasında, 2011 yılında, Cevdet Kudret Jüri Özel Ödülü’nü aldı. Tez hâli ile kitap hâli arasında çok fazla fark söz konusu değil, çok fazla değişiklik yapmadım. 2022’de ise Yapı Kredi Yayınları’ndan ikinci baskısı çıktı.

İnternet ortamında, Nâzım Hikmet ile ilgili çok fazla bilgi kirliliği de bulunuyor. Bununla ilgili ne söylemek istersiniz? Bir de şairin pek bilmediğimiz yönleri var mı?

Nâzım Hikmet benim için bir imza, bir yazar. Bilgi kirliliği Nâzım Hikmet’e özgü bir şey değil elbette. Hoşunuza giden ya da ilginizi çeken bir sözün altına Nâzım Hikmet yazdığınızda ilgi çekme ihtimali daha fazla olur. Genel bir eğilim bu, bütün dünyada yaygın. Edebiyat da bundan etkileniyor. Elimizde kitapları var, teyit edebiliriz böyle bir şiiri var mı yok mu diye ama bunu yapabilmek için o kitapları edinmek, dahası okumak lazım. Kısacası tembelliğin sonucunda bilgi kirliliği oluşuyor.

Nâzım Hikmet’in pek bilinmeyen bir yönü olarak oyun yazarlığından bahsedebiliriz. Tiyatroyu, sinemayı seven biri Nâzım Hikmet. Memleketimden İnsan Manzaraları başta olmak üzere bütün şiirlerinde sinematografik etkiyi görmek mümkün. Onun oyun yazarlığı yanının daha fazla konuşulmasını isterdim.

Son olarak Nâzım Hikmet’i tanımak ve anlamak isteyenler için kaynak oluşturacak eser önerilerinizi alabilir miyiz?

Çok iyi yazılmış biyografiler var. Memet Fuat’ın A’dan Z’ye Nâzım Hikmet kitabı ile başlayabilirsiniz. Yine Memet Fuat’ın yazdığı Nâzım Hikmet Biyografisi de iyi bir kitaptır. Saime Göksu’nun Romantik Komünist kitabını da önerebilirim. Bunlar başlangıçta Nâzım Hikmet’i tanımak için iyi kaynaklardır. Daha teknik, daha belirli alanlara yoğunlaşmış metinler isterseniz tabii bir sürü tez, makale var internetten de ulaşabileceğiniz. Ben kitabımda söyleşide konuştuğumuz iki metnini inceledim ama genel olarak o metinlerin nasıl oluştuğu ile ilgili bir tarihsel süreç de anlatmaya çalıştım. Bu metinlere ilgi duyanlar dilerlerse daha fazlası için kitabıma da bakabilirler. Bu eserler başlangıç için sanırım yeterli olur. Sonrası hep olduğu gibi okura kalmış.

Diğer uzman görüşü röportajlarını okumak için tıklayın.