Bookinton

Bir Mavi Anadolu Kenti Olarak Bodrum

Bugünlerde popüler bir tatil beldesi olan Bodrum birçok medeniyete ev sahipliği yapmış kadim bir durak olarak ön plana çıkmaktadır. Perslerin, Dorların, Helenlerin, Romalıların ve Bizanslıların olduğu gibi bizlerin de yurdu olan Bodrum’un önemi kültür dünyamız açısından çok daha farklıdır. Bu yurt, bir sürgünün, Halikarnas Balıkçısı’nın evi, bir nevi Mavi Anadolu’nun başkentidir. 

Hasan Sezer

Bodrum mu Halikarnasos mu?

Şimdi mavi beyaz örülü bir şehrin sokağındayım. Adı sanı belli değil, sokakları kalabalık. Müzik kulağımı tırmalıyor, taş kaldırımlar yorgun. “Antik tiyatroya sağdan” diye sesleniyor biri, kafamı kaldırıp bakıyorum gökyüzüne. Güneş sarı sıcak, içimde yılgın bir kıpırtı.
Siyah beyaz bir resim canlanıyor zihnimde. Yaşlı bir adam iki gence yol gösteriyor, ardında iki katlı bir ev, şimdi izi belirsiz, kayıp. Süslü palmiyelere değen elleri çekiştiriyor kolumdan, “hadi” diyor, “hadi koş!”
Balıkçının denizi önümde, sesler arasında boğuluyorum. Merhaba diyor bir yabancı, merhaba diyor bir kardeş bir kardeşe, merhaba diyor gündüz geceye, merhaba diyor Balıkçı ve merhaba!
***
Halikarnas Balıkçısı olarak bilinen Cevat Şakir Kabaağaçlı, Girit’te doğmuş, hem mahkûm hem sürgün olmuş, yazar ve düşünür kimliğiyle Türk entelektüel hayatına yeni yollar açmış son derece ilgi çekici bir isimdir. Onu ilginç kılan yaşam öyküsünde ise bir gece oldukça mühimdir.
Osmanlı İmparatorluğu’nun eski sadrazamlarından birinin kardeşi olan, tarihçi ve devlet adamı Şakir Paşa’yı, babasını, kendisine ait tabancayla ölümcül şekilde vurduğunda henüz yirmi dört yaşındaydı. Azra Erhat ile mektuplaşmalarında aktardığına göre, Şakir Paşa, oğlu Cevat Şakir’in ve onun İtalyan eşinin harcamalarından dolayı öfkelenmiş, bu durum bir tartışmaya yol açmış ve tartışma kanlı bir şekilde sonuçlanmıştı. Mahkeme sürecinde Cevat Şakir, babasını istemeden vurduğunu iddia etmişti.
“Bu dram, yanlış anlaşılmasın, yazmadığı bir yazı için sürgüne gönderilmesi ya da bir kaza sonucu babasını vurması faciası değildi sadece, çok daha derin ve insanla, insanlık haliyle sıkı sıkıya örülmüş bir düğümler kumkumasıydı.”
İdam talebiyle yargılanan Cevat Şakir, eldeki bulgular ve güçlü meşru müdafaa savunması sayesinde yalnızca on dört yıl hapis cezasına çarptırıldı. Bu yıllar içinde başarısız bir intihar girişiminde bulundu ve ardından vereme yakalandı. Hastalığının etkisi ve hapishanedeki örnek davranışları nedeniyle 1921’de çıkan genel aftan yararlanarak serbest bırakıldı.
Osmanlı İmparatorluğu’nun çözülme döneminde, milli mücadele yıllarının ağır koşullarında veremli bir hasta olarak evine döndüğünde, komşusu olan tanınmış gazeteci, yazar ve yayınevi sahibi Sedat Simavi’nin iş teklifiyle yazarlığa başladı. Bu yeni başlangıç, onu sıra dışı ve ilginç bir yola taşıyacaktı.
Ancak çok kısa bir süre içerisinde “Hapishanede İdama Mahkûm Olanlar Bile Bile Asılmaya Nasıl Giderler?” başlıklı yazısı nedeniyle İstiklal Mahkemeleri’nde yargılanmak üzere tutuklandı.
“Yazıda kuşkulanılabilecek bir şeyin olmadığına çok memnun oldum. Çünkü bu yazıdan çoluk çocuğumun geçinmesine gerekli olan o üç lira gelecekti. O vakit, o üç liraya çarşıdan alacağım, ekmek, uskumru balığı ve şu bu ile birlikte ne sunturlu belaları satın alacağımı elbette ki bilmiyordum.”
1924’te, büyük ve uzun savaşların ardından yeni bir cumhuriyet kuruluyordu. Ancak Anadolu’nun çeşitli bölgelerinde yeniden isyanlar baş göstermişti. Cevat Şakir’in de belirttiği gibi, Şeyh Sait isyanı genç Cumhuriyet’i alarma geçirmişti. Yeni hükümet tüm olası tehditleri dikkatle ele alıyordu. İşte bu gergin dönemde, firarilerin onurlu yürüyüşünü anlatan Cevat Şakir’in yazısı yayımlandı.
“Yazı basılmasına basıldı daha önce anlattığım gibi, o basılış dolayısıyla Üsküdar’da tutuklanarak, İstiklal Mahkemesinde yargılanmak üzere Ankara’nın Cebeci hapishanesine tıkıldık.”
Hızlı karar alma mekanizması olarak tasarlanmış İstiklal Mahkemesi’nde iki çok kısa duruşma ile yargılandı. İdam cezası beklerken, beklenmedik bir şekilde sürgün kararı verildi. O dönem küçük ve ıssız bir kasaba olan Bodrum’a üç yıllığına gönderildi. Ancak Cevat Şakir bu kararı üzüntüyle değil, sevinçle karşıladı.


Gerçekten de sürgün, idam cezasının yanında, uzak ve kırgın olsa da yeni bir başlangıç demekti. O andan itibaren artık Cevat, bir baba katili, bir suçlu ve tehlikeli bir hain değil; bir hümanist, bir yazar, o Halikarnas Balıkçısı olacaktı. Cevat Şakir, bu cezayı heyecanla karşıladı. Onun için bu, yaşamaya devam etmenin yeni bir yoluydu; hayatta olmanın mutluluğu, bir fırsattı.

Bir Kurşun ve Bir Kalem

Köklü bir geçmişe sahip ve devletin farklı kademelerinde görev yapmış ve tanınmış Kabaağaçlı ailesinin bir üyesi olarak Cevat Şakir, babasının ilk çocuğu olarak Girit’te doğdu. Ailesinin mirası ve Şakir Paşa’nın statüsünden yararlanarak kaliteli bir eğitim aldı; 1908’de Oxford Üniversitesi’nde Tarih okudu, ardından İtalya’da Güzel Sanatlar Akademisi’nde öğrenim gördü. Bu süreçte bir İtalyan model ile tanışıp evlendi ve ardından Anadolu’ya döndü. 1904’teki olay yaşanana dek, İstanbul Güzel Sanatlar Fakültesi’nde dergi kapakları illüstre ediyor ve minyatür çalışmaları yapıyordu. Ancak o gece, tetiğin çekilmesi ve kurşunun Şakir Paşa’nın kalbine isabet etmesi, Cevat Şakir’in hayatını derinden değiştirdi. Zira bu ceza Balıkçı’yı maddi zorluğa, bu maddi zorluk da yazmaya, onu Bodrum’un sokaklarına götürecek süreci tetiklemişti.
Halikarnas Balıkçısı, Bodrum’daki üç yıllık sürgün cezasının yalnızca yarısını tamamladı, kalan kısmını ise İstanbul’da geçirdi. Ancak cezası sona erdikten sonra yeniden Bodrum’a döndü. Çünkü onun için Bodrum, bir sürgün yeri olmaktan çok, bir araştırma ve keşif alanı, yazara ve entelektüele yeni kimlik kazandıran bir mekân hâline gelmişti.
Farklı ilgi ve çalışma alanlarını ustaca bir araya getirerek bunları fikirlerini kanıtlamak için kullanabildi. Anadolu kültürünü inceledi ve bu konuda yeni bir bakış açısı geliştirdi; bu yeni yaklaşım mitoloji ve arkeolojiye dayanıyordu. Böylece, Halikarnas Balıkçısı, Bodrum’daki sürgün yıllarında başlattığı çalışmaları yaşamı boyunca sürdürdü ve kültür, edebiyat ve mitoloji alanlarında çığır açan, öncü eserler ortaya koydu.
Yerel halkla yakın ilişkiler kuran Balıkçı, takma adını da kentin antik isminden alarak Halikarnas Balıkçısı oldu. Dil yetkinliklerinin yardımıyla bölgeyi keşifleri sırasında arkeolojik kalıntılardan ve yöredeki kültürel zenginlikten derinlemesine yararlandı.
“İlk önceleri şehir, mavi esen delikanlı Meltem Tanrısı Zefiros’un adından Zefiriya diye anıldı… Mısır Firavunu Psametikus zamanında, Mısır hizmetinde Karyalı denizciler vardı. Orası İsa’dan bin şu kadar yıl önce Halikarnassos adını aldı… Halikarnas’ın, ta başlangıçta, denizle ilgisi, sikkelerinin üzerinde Deniz Tanrısı Poseidon’un başı ve üç dişli zıpkınının bulunmasından bellidir.”


Kendine yeni bir kimlik inşa ederken, aynı zamanda genç Cumhuriyet’in akademik ortamını etkileyecek fikirlerini de geliştirdi. Bu bağlamda, arkeolojik kalıntılardan ve mitoloji üzerine kapsamlı çalışmalarından ilham alarak Mavi Anadolu hareketini ortaya koydu. Bu hareket, onun entelektüel dünyasının merkezinde yer aldı.
Her ne kadar Bodrum’a derin bir bağlılığı olsa da maddi zorluklar nedeniyle İzmir’e taşınmak zorunda kaldı ve burada hem yazar hem de turist rehberi olarak çalıştı. Fikirleriyle çağdaş bir Homeros unvanını aldı ve turist rehberliği işiyle kültürel bir elçi oldu.
Halikarnas Balıkçısı, sürgünün sınırlarını aşarak gizli bir dünya keşfetti, kültürel tarihi yeniden yazdı. Onun sürgün sahnesi yalnızca entelektüel gelişimini ilerletmekle kalmadı, belki de farkında olmadan, bir kimlik inşa etmenin başlangıcını ve ötesinde, bir ulusun kimliğini tanımlama çabasını işaret etti.

Mavi Sürgün

“Üstelik anlamı da güzel. ‘Rahat edin. Benden size kötülük gelmez’ demektir. Sonra, aklımızı işimizden ayırmamalıyız. ‘Sabah şerifleri’ mi diyeceğiz, ‘Akşam şerifleri’ mi diyeceğiz, ‘Allahaısmarladık’ mı diyeceğiz? Düşünmeye, aklımızı meşgul etmeye gerek yoktur. Bunların yerine basarım merhabayı, olur biter… Bir şey daha var. Merhaba sözcüğü, eski harflerle yazıldığı zaman yelkene benzer. Belki bunun da etkisi vardır merhabayı sevmemde…”
Sürgün yıllarında Halikarnas Balıkçısı’nın Bodrum’un antik kalıntılarıyla karşılaşması, onu Mavi Anadolu hareketinin öncüsü olmaya yöneltti. Balıkçı, sürgün aracılığıyla Cevat kimliğini geride bıraktı ve çağının değerlerini sorgulayan, devrimci, keşifçi, öncü bir kişilik inşa etmeye girişti. Önemli olan, onun kimliğinin temellerinin yalnızca sürgünün duygusal ve entelektüel çatışmalarıyla şekillenmemesiydi. Çünkü Balıkçı sürgünü bir keşif aracı olarak kullandı ve bu keşfin temellerini yaşamı boyunca pekiştirdi. Bu yalnızca kişisel bir yolculuk değil, aynı zamanda bir milletin kimliğini etkilemeye yönelik bir girişimdi.
Halikarnas Balıkçısı, sürgün sayesinde farkında dahi olmadığı kültürel izlerin zenginliğini keşfetti. Adorno’nun da belirttiği gibi, sürgün onu entelektüel bir keşif yolculuğuna çıkardı; her ne kadar günümüzde bu süreç artık etkili görülmese de onu sürgün eden toplumun kimliğine bakış açısını değiştirecek bir hareketin doğumuna yol açtı.


Türkiye’de mitoloji çalışmalarını, Homeros’un eserlerini ve birçok antik metni Türkçeye çeviren Erhat ve Eyüboğlu ile geliştirirken, Türk edebiyatını evrensel arketiplere yaklaştırdı ve Anadolu kültürünü vurgulayan yeni bir edebi üslup kullandı. Eserlerini deniz, Anadolu kültürü ve mitoloji temaları etrafında yoğunlaştırdı; bu konulara denemelerinde tematik bir derinlik kazandırdı ve fikirlerini edebiyat yoluyla örneklendirdi. Onun benzersiz kimliğini yaratan, işte bu kültürel ve edebi bütünleşmeydi.
Zengin bir adamın oğlu olarak doğan Cevat, Bodrum’a ilk adım attığı gün mahkûm bir yazardı; ama burada geçirdiği sürgün günleriyle Halikarnas Balıkçısı’na dönüştü: bir öncü, bir düşünür, bir Mavi Anadolucu. Bu kimlik değişimi bir çağı damgalamakla kalmadı, Türk kültürel perspektifini ve tarih yazımı tartışmalarını da etkiledi.
***
Halikarnas Balıkçısı, deniz, mitoloji ve kültürel inançlara yaptığı vurguyla Anadolu’nun entelektüel dünyasına etki etti. Onun için her şey sürgünün eşiğinde, Bodrum’un gizli hazinelerinde başlamıştı. Cevat Şakir, bütün unvanlarını bir kurşunla başlayan bir yolculukta dönüştürdü. O kurşun babasının ölümüne neden oldu, bu ölüm onu hapse, hapishane yoksulluğa, yoksulluk yazmaya, yazmak sürgünlüğe götürdü. Bu olaylar zinciriyle o, denizin Balıkçısı, Anadolu mirasının elçisi, unutulmuş tanrıların sesi, bir düşünür, bir yazar, bir rehber oldu. 1973’te İzmir’de, seksen üç yaşında öldüğünde, Cevat Şakir Kabaağaçlı olarak doğan bu kültür adamı Halikarnas Balıkçısı olarak hayata veda etti.
Şimdi onun sokaklarında sesler yükseliyor. Bir zamanlar harabelerin arasında yaşayan bu kasaba, asırlardır olduğu gibi geçmişin izleriyle bir günü daha karşılıyor. Merhaba diyor gece, merhaba diyor gündüz, kimin bu sokaklar, kim bu kalabalık, nereden esiyor yel? Merhaba ey yabancı, merhaba kardeşim, merhaba gecem ve gündüzüm, merhaba Balıkçı ve merhaba!
“Halikarnas Balıkçısı tüm kişiliği ve yaşamıyla çevresini ve çağını aşan bir adamdı. Büyüklük ters orantılı ürünler üretir çoğu kez. Büyüklüğün cücelikle çatışmasında sonuç kimi zaman yalnız cüceliğin üstün çıkması değil, büyüğün de cüce imiş gibi görünmesidir. Ya da anlaşılamayıp değerinin ortaya çıkamaması.”

Adsum.

Bir Yorum Bırakın

Your email address will not be published.