Barış İnce’nin son romanı geçtiğimiz aylarda İnkılâp Kitabevi tarafından yayımlandı. Yeraltı edebiyatı kapsamında değerlendirebileceğimiz Köksüzler, bir mekân, hafıza ve sınıf hikâyesi.

Pınar Taşcı

Mardin’den İzmir’e yerleşmiş bir ailenin üç oğlu Sinan, Hakan ve Vedat, bir yandan midye satarlar diğer yandan da definecilikle yollarını bulmaya, şehrin derinlerine girerek “kök salmaya” çalışırlar. Haritalar, fırsatlar, gammazcılar arasında gezinirken yine bir köksüzle, Nihan’la, kesişir yolları. O da köklerini aramak için uzun yıllar sonra tekrar İzmir’dedir.

Romanda bir yandan karakterlerin maceralarına ortak olurken diğer yandan İzmir’in sokaklarında geziniyoruz. Fakat pek de parlak sokaklar değil bunlar.

Bir de her bölümün başında İzmir’le ilgili tarihi bir anekdot ya da küçük bir efsane yer alıyor.

Ödüllü bir yazar ve ödüllü bir gazeteci olan Barış İnce ile son kitabı Köksüzler’i, İzmir’in yıllar içindeki değişimini ve yazarlık tecrübelerini konuştuk.

Sizi birçok kişi kitaplarınızla ve gazeteci kimliğinizle tanıyor fakat henüz tanışmamış olanlar için kısaca kendinizden bahseder misiniz?

1982’de İzmir’de doğdum. 2000 yılında İstanbul Üniversitesini kazanarak İstanbul’a gittim. Orada gazeteciliğe başladım. 2004 yılından 2018’e kadar yazarlıkla gazeteciliği birlikte yürüttüm. Bu süreçte iki gazetecilik, bir edebiyat ödülü aldım. Son dört yıldır sadece yazarak yaşıyorum. Çok sık olmamakla birlikte yazı üzerine dersler de veriyorum. Edebiyat Atölyesi Dergisi’ni çıkarıyorum. Senaryolarım ve iki belgeselim var. 

Uzun bir aradan sonra, geçtiğimiz aylarda Köksüzler romanınız yayımlandı. Köksüzler’de define alegorisi üzerinden, kendini hiçbir yere ait hissetmeyen, hiçbir yere ait olamayan insanları anlatıyorsunuz. Bu roman için nasıl bir hazırlık yaptınız? Yazım süreci nasıldı?

Kurduğum mekâna ve orada yaşayan insanlara dair gözlemlerim ve okumalarım epey zamanımı aldı. Tüm bu geniş çerçeve içinde hikâyeyi daraltıp “bu” dediğim an ise ancak yazarken olabildi. Yani masaya oturmadan önce, notlar aldığım süreçte tek bildiğim şey, mekân, hafıza ve sınıf hikâyesi olacağıydı. Kentin olağanüstü değişimini anlatmak vardı kafamda. Bu da İzmir’e 18 yıl sonra döndüğümde pek çok şeyi hatırlayamama duygusuyla başladı. Elbette öncesinde de mekân-insan ilişkisi düşündüğüm bir konuydu. Emek Sineması, Gezi Parkı gibi meselelerde yazmış, konuşmuş bir kişiydim. İzmir’in dönüşümü ise tahminimden daha hızlı olmuştu. Bu düşünceler çerçevesinde kentleşme, kent sosyolojisi ve İzmir tarihine dair kitaplar okudum. 2010’da Yıldız Teknik Üniversitesi, Siyaset Bilimi bölümünde yüksek lisans yapmıştım, o dönemdeki çalışmalar da bu çabaya katkı sundu. Bu araştırmaları yaparken okuduğum bir kitapla birlikte Kadifekale, Eşrefpaşa, Kemeraltı eksenli Kabuğu Kırmak adında bir belgesel de çektim. Hepsi aslında bu roman için yapılmış çalışmalardır.

Köksüzler’in ana karakterlerinden biri olan Nihan gibi siz de uzun yıllar sonra memleketiniz olan İzmir’e geri döndünüz. İzmir’in yıllar içindeki değişimi ve dönüşümü sizi de Nihan kadar etkiledi mi? 

Bu benim için çok çarpıcıdır. İzmir’e 18 yıl sonra döndüğümde pek çok şeyi hatırlayamadım. Yılda bir iki kez ailemi ziyaret için İstanbul’dan gelip gittiğim oluyordu ama yaşamadığım için fark etmiyordum. İzmir aynı gibiydi. Karşıyaka vardı, Çeşme vardı, Kordon vardı, Asansör vardı… Aynıydı. Ama öyle değilmiş. Eşim -kendisi Bursalı- neredeyse benden daha kolay uyum sağladı çünkü o sıfır noktasından bakarak öğreniyordu. Bense daha önce hafızamda biriktirdiğim görüntülerle ilişki kuramadıkça kaybolduğumu hissettim. Yolları karıştırdım, gittiğim yerleri bulamadım, gençliğimde çok keyif aldığım ortamlardan keyif alamadım… Değişim sertti. Yine de hakkını yemeyeyim, İzmir kendini korumaya çalışıyor ve bir çeşit megakent olmamak için direniyor. Muhtemelen 18 sene sonra İstanbul’a dönseydim hiç tanıyamazdım.

Köksüzler’i okurken bir film izliyor gibi hissettim. Özellikle her bölümün sonunda yer alan “O esnada aynı şehirde…” kısımları bir film karesi gibi geçti gözümün önünden. Şimdilerde birçok roman film ya da dizi olarak uyarlanıyor. Köksüzler için böyle bir projeniz var mı? Ya da böyle bir teklif gelse kabul eder misiniz?

Evet o bölümlerde sinematografik ögeler var. Anlık sahneler aynı anda başka yaşamların aktığını göstermeye çabalıyor. Bu gözü sinemada biraz edindiğimi düşünüyorum. Bir anlatıya eklemek tabii ki riskliydi ama insanlar sevdi. Bu romanın sinemaya yansıması nasıl olur bilemiyorum. Şu anda sektörün ihtiyaçları biraz daha farklı… Sınıfsal hikâyeler çok ilgi çekmiyor. Dijital kanalların bir algoritması var ve yapı oraya uymuyorsa hikâyeye ilgi göstermiyorlar. Yine de birkaç yapımcı arkadaşımdan böyle bir ilgi oldu. Gerçekleşirse elbette ki sevinirim. Böyle bir teklif gelirse bir biçimde senaryo ekibinde de yer almak isterim.

Dehayı reddedemem ama iyi yazmanın baş koşulunun çok okumak ve sözcüklerle aradaki bağı sıkı kurmak olduğunu düşünüyorum.”

Atölyegâne bünyesinde Online Yazı Atölyesi düzenliyorsunuz. Sormak istediğim şu: Sizce yazarlığın ne kadarı çalışmak, ne kadarı yetenekle ilgili? Bu konuda çokça pratik yapmak, iyi yazabilmek için yeterli mi?

Bu konu çok tartışılıyor elbette. Geçmişten gelen bir okuma alışkanlığınız varsa, iyi bir okursanız yani, artık iyi edebiyatı kötüsünden ayırt edebiliyorsanız önemli bir eşik yakalamışsınız demektir. Ancak her iyi okur yazacak diye de bir şey yok. Sözcükleri hayatınızda ne kadar kullandığınız da önemlidir. Bu anlamda ben 20 yıla yakın süredir gazetecilik, editörlük ve yazarlıkla geçiniyorum, ki işim harflerle, sözcüklerle. Telefonu bile arama özelliğiyle değil yazma özelliğiyle kullanmaya alışkınım. Derdimi o şekilde ifade ediyorum ki bu bir avantaj kuşkusuz. Yazar adaylarının da gündelik yaşamlarında yazmaya daha çok vakit ayırmaları gerekir. Yazı atölyeleri bu anlamda faydalı olabilir çünkü her hafta hem kitap okunuyor, tartışılıyor hem de yazma egzersizleri oluyor. Bir disiplin kazandırıyor; tabii sonradan bırakmamak kaydıyla. 

Bugüne dek yazmış olduğunuz üç romanınız, bir tiyatro oyununuz ve bir de çocuk kitabınız var.  Yazma ritüeliniz/ritüelleriniz var mı? Mesela kimi yazar sakin bir ortamda yazmak ister; çayı, kahvesi yanında olsun ister. Kimileri de stresli bir ruh halindeyken daha iyi eserler ortaya koyduğunu söyler. Sizin için nasıldır bu durum?

Benim özel rutinlerim yok ama mecburen geliştirdiğim şeyler oluyor. Evde çocuk varsa onun okula gidiş saatleri ya da yatma saatleri önemli oluyor. Gazetecilik yaparken de sabahtan akşama kadar gündem yorduğu için gece yazmayı tercih ediyordum. Bir de süre önemli oluyor benim için. Yani şu tarihte bitirmeliyim gibi bir hedefe ihtiyacım olabiliyor çünkü dönüp dönüp metne bakmayı, sözcüklerin yerini değiştirmeyi seviyorum. Bir yerde yeter demek gerekiyor. Bu anlamda zaman sıkıştırması iyi olabiliyor.

Toplumsal olaylara, günümüzün toplumsal dertlerine değinen bir yazarsınız. Bu bağlamda mutlaka okunmalı dediğiniz kitaplar var mı? Bookinton okurları için kitap önerilerinizi alabilir miyiz?

Tarihten felsefeye, klasiklerden modern edebiyata, siyasetten ekonomiye o kadar çok okunması gereken şey var ki bunu sınırlamak çok mümkün olmaz. Edebî açıdan beni etkileyen isimlerden bahsedebilirim. Çocukken okuduklarım Aziz Nesin, Muzaffer İzgü; gençlik yıllarımda Vedat Türkali, Orhan Kemal, Yaşar Kemal, Adalet Ağaoğlu, Steinbeck, Zola, Cemal Süreya, Nazım, Flaubert, Dickens. Yazarlığımda doğrudan etkisi olduğunu düşündüğüm isimler Salinger, Proust, Sevgi Soysal, Vedat Türkali, Faulkner, Marquez, Borges, Gogol… Daha yeni dönemden beğendiğim isimler, Seray Şahiner, Hakan Bıçakçı, Hakan Günday, Melisa Kesmez, Alper Canıgüz… Dünyada dikkatimi çeken isimler ise Per Petterson, Douglas Stuart, Joy Cowley gibi… Tabii öneri deyince mutlaka bunlara tarih, felsefe ve siyaset kitapları eklenmeli… Onlar da okurun dünya görüşüne kalsın.

Diğer yazar röportajlarını okumak için tıklayın.