Bookinton

Nehrin Kıyısında-Tütün Yazı Döngü Düşü: Italo Svevo ve Trieste Üzerine

Ne çabuk geçti zaman? Bir yıl, koskoca bir asır, bir düş ve döngü, başlar gibi biten, biter gibi başlar yakında. Merhaba dostum! Dar bir sokağı aşınca varacağım yanına, Ettore mi Italo mu adı, Svevo’dur ahbabım, Schimtz’dir hatıra. Karanlığın ortasında, gizlice, ikili bir kimlik, tarihimizin sessiz tanığıdır. O aramızda dolaşacak, bekliyor bir yıldır.

Hasan Sezer

Ne çok yürüdüm, gezdim ve gördüm. Ne az yazdım, konuştum ve duydum. Bir baştan diğer başa, serin suların yağmurlarından özlenen bir nehrin kıyısına. Şimdi Canale Grande Akdeniz güneşinin altında dinleniyor bir serin rüzgârın düşüyle. Su bulanık, su sessiz, su bir sırrın dostu gibi sayıyor günleri, yeniden karşılaşmak adına yine veda. Deniz kokusu siniyor dudaklarıma. Yalın ve sahici. Neşenin kederle, yitirilmiş düşlerle köşe kapmaca oynadığı sisli günler önümde.

Arasında

Bir vakit buradaydı, bir öte yakın ya da uzak. Buradaydım, yine burada. Hangi kökler koparılmış, hangi ertelenmiş arzuların çığlıkları boğulmuş bu rengarenk çatıların, heybetli, tepeleri gökleri delen kubbelerin altında? Bir arayıştır köşe bucak kaçmak, bunu kazıyacaktım serin suların dalgalarından aşınmış taşların parşömen yanıklarına. Kendi izimi arayacağım kendilik buhranında.

Sokaklar tanıdık artık, öğle güneşinin atlında insanın yüzüne çarpan sıcak bir kavuşmanın seremonisini anımsatıyor. Kanal boyunca yürüyeceğim şimdi, o orada, yolun başında bekleyecek kıpırtısız. Anlatmıştım bunları, sözler sayfaya döküldü, sayfa unutuldu mu yoksa? Başladığı gibi bitecek, yeniden başlayabilmek için.

Tütünümü getir gemici, tüttüreceğim sabaha varana dek. Sarı sarı lekelensin parmaklarım, dumanla dolsun içim diye haykıracağım. Birbirine karışan izlerin arasından selamlayacağım geçen günü, bitti bitecek diye endişeleneceğim. Sönecek sigara, buradaydım, o da burada.

Bazen sürgünlük, insanın kendi boynuna geçirdiği burjuva unvanlarının, memuriyetin o dar ve havasız gömleğinin içinde filizlenir. Schmitz, 1861’de İtalyan, Alman ve Slav sınırlarının birbirini kestiği arafta, Trieste’de doğduğunda, aidiyet çoktan yaralı bir kavram olarak gelişeyazmıştı. Babasının dünyasında kelimeler yalnızca senetlere, sayılar ise ticari bir başarıya tahvil edildiğinde değer taşırdı. Şiir ise aylakların, hayalperestlerin, düzene başkaldıranlar düşmanların işiydi.

Ya razı olacaktı bu yavaş ölüme ya da direnecekti boyunduruğun damarlarına. O, boyun eğmeyi seçti. Yitip gitmeye razı olmadan. Viyana Union Bankası’nın sıkılgan masalarında, ardından Passeggio Sant’Andrea’da bir boya fabrikasının zehirli buharları arasında, gemilerin omurgalarını deniz suyunun çürütücü etkisinden korumaya adadı yirmi yılını. Oysa kendi ruhuydu çürüyen. Bu, aydınlıktan karanlığa, yaşamın çıplak gerçeğinden düzenin soğuk diktatörlüğüne atılan mecburi bir adımdı. Sürgün asıl şimdi, paslı suların ve hesap defterlerinin ağırlığı altında başlıyordu.

“Benim hayatım, hiçbir zaman eyleme dönüşmeyen, sadece kendi kendini izleyen bitmek bilmez bir hazırlık evresinden ibaretti.”

Kendi cebinden ödeyerek bastırdığı ilk romanları Una Vita (1892) ve Senilità (1898), İtalyan edebiyatının Floransa ve Roma merkezli entelijansiyası tarafından tam bir sessizlikle karşılanmıştı. Yirmi beş yıllık muazzam sessizlik böyle başladı. Schmitz, Livia Veneziani ile evlenip zengin kayınpederinin endüstriyel imparatorluğuna, deniz boyası fabrikasına teslim etti ruhunu.

Kül

Ve bu sessiz, karanlık kavgada ona uzanan el James Joyce oldu. Sürgün İrlandalı, Svevo’nun metinlerindeki çıplaklığı, modern insanın acınası portresini gördü. Kendi imkanlarıyla metinlerini yayımlayan yazar sesini duyuramamış, başarısız ve terk edilmiş bir “yazarlık” kariyerini eski bir seda havasında anmaktan öteye gitmiyordu. Joyce ile karşılaşma, iki yazarın da kaderini değiştirdi. Bu, çürüyen bedene karşı itirafın dirilişiydi.

Svevo’nun kavgası kanlı cephelerde, milliyetçi hezeyanlardan geçmiyordu. Onun kavgası, çağdaş insanın kendi zihniyle girdiği felç edici savaştı. Yirminci yüzyılın modern makinesi, insanı bir dişli gibi öğütüyor, ona sadece ticari kurallara “uyumlu” olmasını emrediyordu. Svevo ise Senilità ve Zeno’nun Bilinci ile bu hastalıklı uyumu reddeden bir eşik kurdu. Onun anlattığı yaşlılık, bedenin çöküşünden öte, ruhun erkenden ihtiyarlaması, eyleme geçememenin verdiği derin, sancılı felç haliydi. Bu düşünce, Viyana’nın kapılarından imparatorluğun sınır kimliğine akıyor, buradaki çoklu kimlik kavgası arasında yüzyılın çekişmesi sahneleniyordu. Svevo, kahramanlığın ve devleti kutsayan otoritelerin yüceltildiği bir çağda, zaaflarıyla kavrulan, beceriksiz, kendi yalanlarına inanan “tutunamayan” insanı savunuyordu.

Svevo, Sigmund Freud’un Düşlerin Yorumu eserini İtalyancaya çeviren ilk isimlerden biriydi ve psikanalizin insanın mahremiyetine nasıl nüfuz ettiğini çok iyi biliyordu. Ses getiren romanı Zeno’nun Bilinci, Zeno Cosini’nin psikanalisti Doktor S. tarafından, hastasının tedaviyi yarıda bırakmasından duyduğu “intikam” hissiyle yayımlanan bir günlüktü. Burada otorite şifa veren değil; hastasının en mahrem itiraflarını silah olarak kullanan, güvenilmez ve ahlaksız bir tahakküm mekanizması olarak anlaşılmaktaydı.

“Bugün, tam şu an, bu son sigaram olacak. Bu kararın bana verdiği o eşsiz özgürlük hissiyle onu o kadar büyük bir zevkle içiyorum ki… Ve biliyorum, yarın aynı kararı yeniden, aynı ihtirasla alacağım.”

Eyleme geçememenin, “ineptitude” (tutunamama) halinin en büyük kalkanıydı bu. “Son sigara” (l’ultima sigaretta) metaforu, yalnızca bir tütün tutkusu değil; insanın kendi koyduğu kuralları yıkmaktan aldığı sapkın haz, ertelenen bir yaşamın ve bitmek bilmeyen rasyonelleştirmelerin çığlığıydı. İnsan, kendi zihninin içinde yarattığı bu nevrozla, yaşama karşı daima bir “son” seferin tehlikeli sularında yüzüyordu. Bu, insanın kendi doğasından sürüldüğü bir kavgaydı. Svevo’nun yıllar boyu sessizliğin gölgesinde kalan kavgası.

Son Sigara

Bir düzen insanı, bir unutuş. Onu yorabilir belki, belki de bağrına basar. Ancak insan kilitli kapıların ardında sürdürdüğü sessiz kavgasından sağ çıkıp tüm insanlığa ulaşabilir. Tıpkı Svevo’nun kendi cehenneminden kaçıp kelimeleriyle yeni bir dünya kurduğu gibi.

“Hayat ne çirkindir ne de güzel; o ancak orijinaldir. Ve bizler, bu devasa hastalığın içinde, sürekli iyileştiğimizi sanarak tükenen hastalarız sadece.”

Burada başladı hepsi. Burada son bulacak mı? Bir yıl geçti nehrin kıyısında. Bir ötekisi ufukta beliriyor, kış güneşi doğan güneş gibi heybetli. Ey yelkenleri kara kara dalgalanan uzak diyarın dostları, ey güneşime gölge düşen bulut, ey sen, yabancı, bir daha başlamak için, şimdi.

Şimdi rüzgâr hızlanıyor, körfezin öte yakasında ışıklar soluk. Kelimeler kalabalık, düşler hayatta kalmanın telaşında. Yürüyorum ıssız sokaklarda, geçmişin ayak izlerine basarak yürüyorum durmadan, duraksız, nehrin kıyısında.

Adsum.

Bir Yorum Bırakın

Your email address will not be published.