Bookinton

Leylâ Erbil’i düşünmek için Ankara’ya gelmek gerekmez belki; ama Ankara’nın diliyle Erbil’in dili aynı nehrin suyuna bakıyor: düzenin cümlesiyle insanın cümlesi çatışıyor. Ve bazen, yazmak, o çatışmanın içinden geçerek bir ses kurmak gibi, dalga dalga büyüyen bir direnişin inancı.

Hasan Sezer

Soğuk Bir Kış Güncesi

Mavi gökyüzü parlıyor sarı sıcak güneşin altında. Ne bir esinti, rüzgâr. Şimdi Ankara’da ayaz, titretiyor bacaklarımı; Gözlerimi kapattıkça varıyorum Hitit güneşinin koynuna, bir zamanlar bir nehrin aktığı rivayet ediliyor buradan, bir asfalt görüyorum yalnızca. Yitip giden bir sevgilinin dokunuşları kadar uzak. Sıhhiye’nin ışıkları döndürüyor başımı, Kızılay’da bir kalabalık birbirine değmeden akıyor sürekli, düzensiz bir düzenin sessiz anlaşması. Renkli tabelaların gizlediği binaların nefes kesen soğuğu dindiren diz diplerinde saklanırken koskoca bir şehir yılgınlığın küskün kavgasında sarılıyor geceye. Cebecinin hatırası ceplerimde, çıkıyorum Tunalı’ya. Bir çocuğum, şen şakrak umut içimde. Gri bir kent fısıldıyor kulağıma.

Yaklaştıkça bir taş görüyorum, yaklaştıkça taşın içinde bir çatlak görüyorum, daha da yaklaştıkça taşın içindeki çatlak büyüyor. Ulus’un eski duvarlarında, Cebeci’nin yokuşlarında, kararmış apartman girişlerinde bir başka Ankara beliriyor. Bir ormanda düşmüşüm yere sanki, vurup başımı dalmışım derin bir uykuya. Kat kat acıyı geziniyor ayaklarım, hafızası kalın, sesi kısık, öfkesi derin çukurlar. Kravatlılar bir köşede, farların peşinde sirenler. Ötekiler kargaşada boğulmuş, “Sabahattin Ali burada yaşadı” diyor, bir tarafı düz, bir tarafı kırık.

Kara Kızıl

Direnişin sokakları bu. Bir zamanlar, der ozan, bir ağaç var etlik bağlarına yakın, huzuru kaçacak yakında. Ankara bir reddediş kentidir, bir karşı duruş, bir umut ve beklenti kenti.

Leylâ Erbil’in metinlerinde, tıpkı Ankara’nın sokaklarında işlendiği gibi dilin teslim olmayı reddeden bir yanı vardır: anlatı çizgisini bozar, cümleyi çatlatır, sessizliği kabul görmüş bir kanaat gibi, bir hikâye gibi sunmayı kabul etmez. Bu yüzden onun yazısı, bir anlatma değil, bir itiraz etme biçimidir. İnsanın içindeki karmaşayı, toplumun içindeki şiddeti, gündeliğin içindeki bastırmayı, düzgün bir Türkçenin emniyetli koridorlarına sokmadan yazmayı seçer.

“Birisine anlatmak da ucuzlatıyor ya işi, ne bekliyorsun karşındakinden, o acıyı gidermesini mi?

En iyisi susmak”

Leylâ Erbil 1931’de İstanbul’da doğdu. Erken yaşlardan itibaren edebiyatın merkezinde değil, edebiyatın çeperinde durmayı seçti; ama bu çeper, bir geri çekilme değil, bir saldırı hattıydı. Dilin yerleşik itaatini kırma ısrarı, yalnız biçimsel bir tercih değildi: hayatın içindeki şiddetin, sınıfın, cinsiyetin, aile ve kurum baskısının “normal” görünen yüzünü bozmak istiyordu.

Erbil’in yaşamının bir döneminde Ankara’ya taşınmış, burada uzun soluklu olmayan ancak iz bırakan bir dönem geçirmiştir. 1955’te Ankara’ya gelen yazar ilk hikayelerini burada yazmıştır. Dolayısıyla Erbil’in yaşam çizgisinde Ankara, “romantik bir şehir durağı” değildir; daha çok çalışma, geçim, sıkışma hattıyla birlikte bir başlangıçtır. İstanbul’dan çıkışların, geri dönüşlerin, hayatın düzenlenmek istendiği dönemlerin şehridir.

“Ancak taraflar belli değildi -belki bir iç savaştı-, erler şalvarlı ve kalpaklı ama silahsız, elleri kılıç yerine erkeklik organlarıyla dolu gözü dönük cücemsi yaratıklardı.”

Erbil’in yazısı okuru rahatlatmaz. Okuru anlama duygusuna hızlıca vardırmaz. Çünkü o, anlaşılmayı bir konfor alanı olarak görür; konforun içinde saklanan şiddeti bilir. Cümleleri bu yüzden yer yer serttir, yer yer keskindir, yer yer bilinçli bir pürüz taşır. O pürüz, metnin kusuru değil; metnin deriye dokunan noktasıdır. Erbil’in anlatısında aile, yalnızca bir aile değildir: bir disiplin düzenidir. Toplum, yalnızca bir toplum değildir: dilin içine gömülen bir denetim ağıdır. Kadınlık, yalnızca kimlik değildir: konuşmanın, susmanın, itirazın ve cezalandırılmanın sahasıdır. Erbil’in ısrarı şuradadır: Bu düzeni güzel bir dille anlatmak, düzenin kendisine hizmet eder. O yüzden dilini güzelleştirmez; dili doğru yerinden yaralar.

Leylâ Erbil’in yazısı, tam bu noktada çift kontrolün içine girer: hem kamusal otoriteyi hem özel otoriteyi rahatsız eder. Onun için mesele yalnız erkek egemenliği değildir; mesele, bu egemenliğin dile nasıl sindiğidir. Bir evin içinde söylenen sözün, devletin içinde yazılan sözle nasıl kardeş olduğudur. Ve insan bazen en çok kendi evinin cümlelerinde yaralanır.

“Yetim yurtlarında 80 kiloluk götgöbek heriflerin hortumla döverek bayılttığı yavrularımızı, hiçbir şey bilmez yaşta ırzına geçilenleri, satılan fahişe çocukları, diri diri gömülen kızları, Sevgi yuvası’ndaki bir damla evlatların nasıl yumruklandığını amatör boksörlerce
Ve hele
ağlayan aç bebeleri bacağından yakalayıp duvara çalan canavar bakıcılarının küresel liberal Müslüman Türkiye’nin
ya da Müslüman küresel liberal Türkiye’nin başpiskopos görmezden
alçaklığı
işte alçaklık taşları ile donatılacak bir ülkedesin
ve nasıl başa çıkılır siz söyleyin
sevgili insanlar
ben nasıl
ömür boyu bunca Zebaniyi seyrederken
yitirmedim aklımı sorarım size
yoksa yitirdim mi?”

Erbil, akışın kendisini sorgular. Hangi anlatı kimin işine yarar? Hangi “düzgün” hikâye hangi şiddeti saklar? Hangi suskunluk, hangi kapıyı kilitler? Bir kavgadan ötedir bu, gri sislerin altında gizli sessizliklerin çığlıkları. Bir başkaldırıdır bu, bir mücadelenin çok sesli adımları.

Yurdumdur Vazgeçilmez Varlığı

Cebeci yokuşundan aşağı inerken hava kararıyor. Göğsümde bir ağrı, bir özlem, bir duygu safsatası. Kim? Nereden? Nereye? Bir düş geliyor ardımdan, kaldırım taşlarını inleten haykırışların yankıları. Yukarıda Albatros, havada kımıldamadan asılı durur, kumların üzerinden salınarak gelir, her şey yeşil bir düş kadar berrak. Soğuk. Unutulmuş bir akşam söylencesi için sözler düşüyor aklıma, şimdi Cebecideyim, dün bugünden daha parlak.

Leylâ Erbil’in metinleri bu şehirde daha çıplak duyuluyor, çarpıcı, sahi. Çünkü Ankara, sesi süsleyen her şeyi hızla siliyor. Geriye yalnızca sert olan kalıyor, gri bir duvar, kırmızı arabanın parçaları dağılmış üzerinde. Başkaldırıyor sessizce.


“Avm kulesinin tepesinden
seslendi gorgo:
ölümümü bekleyenler
avucunu yalasın
ölmeyeceğim
yüzyıllar sürse de
sizi değiştirene kadar
başınızdayım.”

Adsum.

Görsel:

Diğer dosyaları incelemek için tıklayın. 

Bir Yorum Bırakın

Your email address will not be published.