Paul Auster, son romanı Baumgartner’ı “Galiba bu son romanım olacak,” diyerek yayımlamış ve adeta okurlarına veda etmişti. Roman yayımlandıktan kısa bir süre sonra kaybettiğimiz Auster, okurlar ve diğer yazarlar üzerinde bıraktığı derin ve kalıcı etkisiyle gelecek nesillere ilham vermeye devam edecek.

Yasemin Kaya – Utku Özer


Hayatın ve Edebiyatın İnceliklerinde Bir Yolcu: Paul Auster

Hayal edin: Kendinizi bir metropolde, yabancıların anlatılmamış hikâyelerle yanınızdan geçtiği, kurgu ile gerçeklik arasındaki sınırların bulanıklaştığı ve şansın başrolde olduğu bir yerdesiniz. Bu metropol, Paul Auster’ın “Brooklyn Halk Cumhuriyeti.” Auster, büyüleyici labirentlerin edebi mimarı olarak, genellikle parçalanmış kimlikler, tesadüfi karşılaşmalar ve gizemli geçmişlerle boğuşan karakterler aracılığıyla kırılganlıklarımızı ve insanlık hallerimizin karmaşıklığını yansıtan aynalar sunar. Hikâyelerinde, içinde yaşadığımız dünyayı “kendi burada”mız olarak anlatır. Bu yazıda, Auster’ın doğumundan ölümüne kadar yaşadığı “kendi burada”sını keşfedeceğiz ve onu duygulandıran alıntıya özellikle de parantez içine tanıklık edeceğiz: “Canayakın bir şekilde ölmeli insan (eğer mümkünse).”

Göçebe Bir Ruh: Erken Dönem Yaşamı ve Etkileri

Paul Benjamin Auster, 3 Şubat 1947’de New Jersey’deki orta sınıf bir Yahudi ailesinde dünyaya geldi. Ailede ilişkiler pek de iç açıcı değildi; babasıyla mesafeliydi, annesiyle babasının ilişkisi ise sürekli gergindi. Buna rağmen, küçük yaşlardan itibaren edebiyat ve sanata olan ilgisi ailesinin desteğiyle filizlendi. Dokuz veya on yaşlarında büyükannesinden aldığı Robert Louis Stevenson’ın altı ciltlik kitap koleksiyonu, onu hikayeler yazmaya teşvik etti. Gençlik yıllarında şiirler yazarak yazın dünyasına adım atan Auster, 15 yaşındayken okuduğu Dostoyevski’nin Suç ve Ceza‘sını okumanın içinde nasıl derin bir tutkuyu ateşlediğini ileri yıllarda şöyle hatırlar: “Bu kitap beni tamamen dönüştürdü ve kendi kendime şöyle dedim: Eğer bir kitap yazmak böyle bir duygu uyandırabiliyorsa, o zaman yapmak istediğim şey budur.” Don Kişot ve Raskolnikov, onun en sevdiği kurgu karakterleri arasında yer aldı.


Bu kitap beni tamamen dönüştürdü ve kendi kendime şöyle dedim: Eğer bir kitap yazmak böyle bir duygu uyandırabiliyorsa, o zaman yapmak istediğim şey budur.


1965 yılında liseyi bitirdikten sonra, mezuniyet törenine bile katılmadan Avrupa’ya doğru yola çıktı. İtalya, İspanya, Paris ve Dublin‘de kaldı. Dönüşünde Columbia Üniversitesi’nde İngiliz edebiyatı ve karşılaştırmalı edebiyat okumaya başladı ama kısa süre sonra okulu bırakıp 1967-68 yıllarında Paris’te yaşamayı tercih etti. 1968’de ABD’ye ve Columbia’ya geri döndüğünde öğrenci grevine katıldı ve 700 kişiyle birlikte tutuklanıp cezaevine girdi.

1969’da Columbia’dan mezun olduktan sonra lisansüstü eğitimine devam etmek yerine, geçici işlerde çalıştı. Bu dönemde, babası yedi yaşındayken babaannesinin dedesini öldürdüğünü öğrendi. Bu keşif Auster’ın bireysel silahlanma karşıtı tutumunun da temeli oldu. Hatta 2023 yılında bu konuda Bloodbath Nation adlı bir kitap yazdı.

1971’de sonraki dört yıl boyunca yaşayacağı Paris’e taşındı ve burada geçimini sağlamak için New York Times‘ın Paris bürosunda telefon operatörlüğünden Fransız edebiyatı çevirilerine kadar çeşitli işlerde çalıştı. Bu dönemde Paris’in zengin kültürel atmosferinden ve entelektüel çevresinden büyük ölçüde etkilendi. Paris, onun yazarlık kariyerinde önemli bir dönüm noktası olmuş, şehrin kafe kültürü, sokakları ve tarihi dokusu onun daha sonraki yazılarına derinlik ve evrensellik katmıştır. Çevirmen olarak Fransız yazarların eserlerini İngilizceye taşıyarak, Avrupa edebiyatıyla olan derin bağını pekiştirdi ve bu sayede edebi gelenekler arasındaki köprü kurdu. Bu bağlılık, ona “En Fransız Amerikalı yazar” lakabını kazandırdı.

Edebi Yükseliş ve İlk Başarılar

1970’lerin sonlarından itibaren edebi kariyeri yükselişe geçti. İlk romanı Köşeye Kıstırmak’ı ikinci adı Benjamin’i kullanarak Paul Benjamin adıyla 1978 yılında yayımladı. Paul Benjamin daha sonra “Smoke” (Duman) filminde bir karakter olarak karşımıza çıktı. 1979 yılında babasını kaybetti ve çok etkilendiği bu olay üzerinde biyografik kitaplarının ilki olan ve daha çok babasını ve karmaşık baba-oğul ilişkilerini anlattığı Yalnızlığın Keşfi’ni yazmaya başladı. Bu kitabı 1982 yılında yayımlandı.

1980’ler ise hayatındaki dönüm noktalarının yaşandığı yıllar oldu. 1980 yılında kendisiyle özdeşleşen Brooklyn’e taşındı. Yeni evindeki telefonuna gelen Pinkerton Dedektif Ajansı’nı arayan yanlış aramalar 1985 yılında yayımlayacağı Cam Kent’e ilham oldu.  O yıl ayrıca 1970’ler boyunca yayımladığı şiir kitaplarını bir araya getiren White Spaces yayımlandı. İlk eşinden 1981 yılında boşanan Auster aynı yıl Siri Hustvedt ile evlenerek hayatının sonuna kadar onunla beraber oldu. Kendisi gibi yazar olan eşini “tanıdığım en zeki ve en parlak insan” olarak tanımladı ve yazdığı her şeyi ilk olarak ona okuttu.

1986’da Princeton Üniversitesi’nde öğretim görevlisi olarak göreve başlayan Paul Auster, bu görevini 1990’a kadar sürdürdü. Cam Kent ile başlayan, Hayaletler ve Kilitli Oda ile devam eden ve Auster’ın çağdaş edebiyatta kendine özgü bir yer edinmesini sağlayan New York Üçlemesi’ni 1987 yılında tamamladı.

Auster, Ay Sarayı (1989), Şans Müziği (1990) ve Leviathan (1992) gibi sonraki romanlarında da kendine özgü temaları keşfetmeye devam etti. Bu eserlerle polisiye ve dedektif romanları gibi suç edebiyatı ve felsefi sorgulama unsurlarını kusursuz bir şekilde harmanlayarak postmodern hikâye anlatıcılığının ustası olarak ününü daha da sağlamlaştırdı. 2010’lar ve 2020’ler boyunca da üretken bir şekilde yazmaya devam ederek hafıza, tesadüfi karşılaşmalar ve zamanın geçişi temalarını ele aldı.

Paul Auster 30 Nisan 2024’te, Brooklyn’deki evinde son nefesini verdiğinde, arkasında romanlar, şiirler, denemeler ve çevirilerle dolu parlak bir miras bıraktı. Edebiyat dünyasına yaptığı derin etki ve biz okurlarının kalplerinde bıraktığı silinmez iz ile sonsuza dek hatırlanacak.

Minimalizmin Gücü: Paul Auster’ın Tür Bükücü Edebiyatı

Auster’ın yazım tarzı minimalisttir. Süssüz, sade bir dil kullanarak okuyucunun hayal gücünü harekete geçiren metinler oluşturur. Bu yaklaşım, okuyucuyu süslemelere gerek duymadan, doğrudan ve hızlı bir şekilde hikâyeye dâhil eder. Kitaplarındaki içsel farkındalığı yüksek karakterleri, insan doğasının karmaşıklıklarını keşfetmek için birer araç haline gelirler. İç monologlar sayesinde okuyucular, karakterlerin düşüncelerine, korkularına ve varoluşsal kaygılarına tanıklık eder, bu da empati kurmalarını kolaylaştırır.

Paul Auster, belirli bir kategoriye sığmayan bir yazar. Bu yüzden onu tür bükücü olarak tanımlamak mümkündür. Daha önce de belirttiğimiz gibi farklı kurgu unsurlarını kusursuz bir şekilde harmanlayarak geleneksel beklentileri aşan büyüleyici bir okuma deneyimi sunar.

Auster, polisiye yazarı olarak tanımlanmaktan hoşlanmasa da birçok romanında klasik polisiye öğelerini kullanır. New York Üçlemesi‘nde olduğu gibi, kahramanları kendilerini gizemli durumların içinde bulur. Ancak Auster, polisiye yazının geleneklerini altüst ederek odağını gizemi çözmekten çok karakterlerin içsel yolculuklarına yöneltir. Gizemler genellikle çözülmeden kalır ve okuyucular kendilerini daha derin felsefi konular üzerinde düşünürken bulur. Felsefi temaları metne yedirerek kimlik, özgür irade ve gerçekliğin doğası gibi konuları sorgulatır.

Felsefi Sorgulamalar: Auster’ın Temaları

Paul Auster’ın çok sevdiği ve romanlarında kullandığı tekrar eden temalar aslında onu hayatın kendisinde de etkileyen, röportajlarında da sık sık dile getirdiği temalar. Nitekim Auster da nihayetinde tüm kitaplarının kendisiyle ilgili olduğunu ifade ediyor. Yine de Yalnızlığın Keşfi gibi biyografik eserlerinde bile aslında daha geniş olarak insanlık durumunu araştırıyor olduğunu da dile getiriyor.

Hayatımın hikayesini anlatmaktan çok, hepimiz için ortak olan bazı soruları keşfetmek için kendimi kullandığımı hissediyorum: nasıl düşündüğümüz, nasıl hatırladığımız, geçmişimizi her an yanımızda nasıl taşıdığımız.

Şans, gizem, kimlik, varoluş, hafıza, kayıplar ve yalnızlık gibi Auster’ın eserlerinde sık sık karşımıza çıkan temaların tamamı aslında felsefi sorgulamalar. Auster’ın anlatılarında ustalıkla işlenen bu temalar, insan kimliğinin ve varoluşun karmaşık doğasını araştıran büyüleyici ve düşündürücü bir okuma deneyimi sunar. Üstelik bu deneyim tam da Auster’ın olmasını istediği gibi zamansız.

Bundan yüz yıl sonra da okunabilecek ve okuyucular alakasız ayrıntılarla boğulmayacakları kitaplar yazmak istiyorum. Gördüğünüz gibi ben bir sosyolog değilim ve roman çoğu zaman sosyolojiyle ilgilenmiştir. Bu, kurguyu insanlar için ilginç kılan üretici güçlerden biri. Ama bu benim ilgi alanım değil. Ben psikolojiyle ilgileniyorum. Ve ayrıca dünya hakkındaki bazı felsefi sorularla. Hikayeleri bizi çevreleyen şeylerin karmaşasından çıkararak duygusal hayata dair saf bir tür yaklaşım elde etmeyi umuyorum.

Auster’ın aramızdan ayrılışının hüznü ve Baumgartner kitabındaki satırlarının gücü aklımıza ilk olarak kayıp temasını getiriyor. Hayatının son yıllarda yaşadığı trajik kayıplardan önce de bu tema Auster’ın yazının da önemli yer tutuyordu. Babasını kaybettikten sonra kaleme aldığı Yalnızlığın Keşfi ama daha çok da yas üzerinde olan Yanılsamalar Kitabı bunun örnekleri.

Yaşlandıkça işler değişiyor. Zaman akıp gitmeye başlıyor ve basit bir aritmetik size arkanızda önünüzdekinden daha fazla, çok daha fazla yıl olduğunu söylüyor. Vücudunuz bozulmaya başlıyor, daha önce olmayan ağrılarınız ve acılarınız oluyor ve sevdiğiniz insanlar yavaş yavaş ölmeye başlıyor. Elli yaşına geldiğimizde, çoğumuz hayaletler tarafından ziyaret ediliriz. İçimizde yaşarlar ve yaşayanlarla olduğu kadar ölülerle de konuşarak zaman geçiririz. Genç bir insanın bunu anlaması zor. Yirmi yaşındaki biri öleceğini bilmiyor değildir ama yaşlı bir insanı derinden etkileyen başkalarının kaybıdır ve kendiniz deneyimleyene kadar bu kayıpların üzerinizdeki etkisini bilemezsiniz. Hayat çok kısa, çok kırılgan, çok gizemli. Sonuçta, bir ömür boyunca gerçekten kaç kişiyi seviyoruz? Sadece birkaçını, çok azını. Çoğu gittiğinde iç dünyanızın haritası değişir. Arkadaşım George Oppen’in bir keresinde bana yaşlanmakla ilgili söylediği gibi: küçük bir çocuğun başına gelebilecek ne tuhaf bir şey.

Hayatımızdaki insanların bu önemli rolü tartışmasız olsa bile yalnızlık da Auster’a göre insan hayatının belirleyici bir parçası. Biyografik nitelikteki ilk eseri Yalnızlığın Keşfi’ne adını verecek kadar önemli üstelik.

Ancak yalnızlık benim için oldukça karmaşık bir terim; sadece tek başına olmak veya izolasyonla eşanlamlı değil. Çoğu insan yalnızlığı oldukça kasvetli bir fikir olarak düşünme eğiliminde ancak ben ona herhangi bir olumsuz çağrışım yüklemiyorum. Bu sadece bir gerçek, insan olmanın koşullarından biri ve etrafımız başkalarıyla çevrili olsa bile hayatlarımızı esasen yalnız yaşıyoruz, gerçek hayat içimizde gerçekleşiyor.

Auster’ın tanımladığı biçimiyle yalnızlık aslında kim olduğumuzla yakından ilişkili. Kimlik Auster’ın en sık kullandığı, en çok sorguladığı konulardan biri. Auster kitaplarında, geçmişleri şüpheli ya da gizemli olan karakterler karşımıza sıkça güvenilmez anlatıcılar olarak çıkar. New York Üçlemesi’nde, her bir kahraman bir kimlik arayışına girer, ancak gelişen olaylar ve güvenilmez ifadelerle benlik algıları sürekli olarak sorgulanır. 

Kimin kim olduğu ve olduğumuzu sandığımız kişi olup olmadığımız sorusu. Quinn’in bu kitapta -ve diğer iki kitaptaki karakterlerin de- geçirdiği tüm süreç, kim olduğumuzla yüzleşmemiz gereken daha çıplak bir duruma doğru soyunmaktır. Ya da kim olmadığımızla. Sonuçta ikisi de aynı yere varıyor.

Auster’ın kullandığı bu teknik, okuyucuları aktif birer araştırmacı olmaya, anlatıcının güvenilirliğini sorgulamaya ve gerçeği bir araya getirmeye zorlar. Güvenilmez anlatıcılar aracılığıyla Auster, kimliğin doğasını keşfetmeye çalışır. Auster’a göre, hafıza, tesadüfi karşılaşmalar ve dış güçler, kim olduğumuzu şekillendirmede önemli rol oynar.

Auster’ın romanlarında hafıza, kimliğin temel taşıdır, ancak genellikle güvenilmez ve şekillendirilebilir bir nitelik taşır. Karakterler, parçalanmış anılarla boğuşur, geçmişlerini sorgular ve hayatlarının tutarlı bir anlatısını oluşturmak için mücadele ederler. “Ay Sarayı” bunun bir örneğidir; Marco’nun parçalanmış anıları, onu gerçek kimliğini aramaya iter. Kimlikle bu yakın ilişkisi hafızayı Auster’ın eserlerinde merkezi bir konuma oturtur.

Dünyanın hikayelerle dolu olduğuna, hayatlarımızın hikayelerle dolu olduğuna ancak bunları sadece belirli anlarda görebildiğimize veya anlayabildiğimize inanıyorum. Başınıza gelenleri anlamlandırmaya hazır olmalısınız. Çoğumuz, ben de dahil olmak üzere, hayatımız boyunca pek dikkat etmeden yürürüz. Birdenbire, kendimizle ilgili her şey sorgulanmaya başlandığında, zemin altımızdan kayıp gittiğinde bir kriz ortaya çıkar. Sanırım hafızanın hayatımızda güçlü bir kuvvet haline geldiği anlar böyle anlardır. Geçmişi keşfetmeye başlarsınız ve kaçınılmaz olarak geçmişe dair yeni bir okuma, yeni bir anlayış geliştirirsiniz ve bu sayede şimdiki zamanla yeni bir şekilde karşılaşabilirsiniz.

Kitaplarında şans eseri karşılaşmalar da önemli bir rol oynar.  Görünüşte rastgele olan bir olay, bir karakterin hayatının akışını değiştirerek zincirleme bir reaksiyon başlatabilir. Gerçekten de Auster’ın eserlerindeki ana temalardan biri, şans ve tesadüfün etkileşimidir. Şansın bu keşfi, varoluşun öngörülemez doğasını ve insan planlarının kırılganlığını vurgular. Auster’a göre rasyonel zihin, insanları tuhaf olduğunu düşündükleri her şey için ampirik bir neden bulmaya zorlar ancak Auster adeta ya tuhaflık dediğimiz şey, günlük gerçeklik kadar “gerçek” ise diye sorar.

Şans, gerçekliğin bir parçasıdır: Sürekli olarak tesadüf güçleri tarafından şekillendiriliriz, beklenmedik şeyler hepimizin hayatında neredeyse uyuşturan bir düzenlilikle ortaya çıkar. Yine de romanların hayal gücünü çok fazla zorlamaması gerektiğine dair yaygın bir kanı var. “İmkânsız” görünen her şey zorlama, yapay, “gerçek dışı” olarak kabul edilir. Bu insanların hangi gerçeklikte yaşadıklarını bilmiyorum ama benim gerçekliğim olmadığı kesin. Sapkın bir şekilde, kitap okuyarak çok fazla zaman geçirdiklerine inanıyorum. Sözde gerçekçi kurgunun kurallarına o kadar dalmışlar ki gerçeklik algıları çarpıtılmış. Bu romanlarda her şey yumuşatılmış, tekilliğinden arındırılmış, öngörülebilir bir neden-sonuç dünyasına hapsedilmiş. Burnunu kitabından çıkarıp gerçekte önünde ne olduğunu inceleyecek zekaya sahip herkes, bu gerçekçiliğin tam bir sahtekarlık olduğunu anlayacaktır. Başka bir şekilde ifade etmek gerekirse: gerçek kurgudan daha gariptir. Sanırım benim peşinde olduğum şey, içinde yaşadığım dünya kadar tuhaf bir kurgu yazmak.

Auster, kurgu ve gerçeklik arasındaki sınırları kasıtlı olarak bulanıklaştırdığı dünyalar yaratır. Karakterler, kendi anlatılarını yazan yazarlar haline gelir veya kendilerini hayatlarına karışmış hikayelerin içinde bulurlar. Leviathan’da, Sachs’ın esrarengiz Walker’a olan saplantısı, biyografi yazarı ile karakter arasındaki çizgileri bulanıklaştırır. Bu bulanıklık, okuyucuları gerçeğin doğasını, hikâye anlatımının gücünü ve algının öznel doğasını sorgulamaya zorlar.

Bunun elbette gizemli bir tarafı da var ve gizem Auster’ın en sevdiği temalardan bir diğeri. Auster’ın zaman zaman bir polisiye yazarı olarak nitelendirilmesine sebep olan gizem de yine aslında hayata dair felsefi sorgulamalarının bir parçası.

Kitapların gizem fikriyle çeşitli şekillerde ilgisi var. Etrafımız anlamadığımız şeylerle, gizemlerle çevrili ve kitaplarda bu gizemlerle aniden yüz yüze gelen insanlar var. Bilmedikleri ya da anlamadıkları şeylerin içinde oldukları daha belirgin hale geliyor. Yani bu anlamda psikolojik bir rezonans olabilir. Durumlar tam anlamıyla gerçekçi olmasa da gerçekçi bir psikolojiyi takip ediyor olabilirler. Bu kafa karışıklığı, bizi çevreleyen şeyin ne olduğunu bilmeme eksikliği, hepimizin hissettiği şeyler.

En büyük gizem ve neşe ise Auster’a göre hayatta olmak!

Yazma Tutkusu


Neden yazdığımı bilmiyorum. Cevabını bilseydim, muhtemelen bunu yapmak zorunda kalmazdım. Ama bu bir zorunluluk. Siz onu seçmiyorsunuz, o sizi seçiyor. Ve bunu kimseye tavsiye etmem. Gençler bana yazmak istediklerini söylediklerinde şöyle derim: Bu konuda çok iyi düşünün. Çok az ödülü olacak, muhtemelen hiç para kazanamayacaksınız, muhtemelen ünlü olamayacaksınız ve tüm hayatınızı bir odaya kapanıp nasıl hayatta kalacağınız konusunda endişelenerek geçireceksiniz. Yalnızlık için muazzam büyük bir iştahınız olması gerekir. Bence tüm yazarlar biraz delidir. Hasarlı ruhlar, başka bir şey yapamazlar. Öte yandan, yazarken, zor ve çoğu zaman mücadele gerektiren bir iş olsa da, yazmadığım zamanlardan daha mutluyum. Kendimi canlı hissediyorum. Yazmadığım zamanlarda ise sıradan bir nevrotikten başka bir şey değilim. Yazma eyleminin kendi başına, dünyayı elinizde bir kalem olmadan mümkün olmayacak şekillerde araştırmak için bir araç olduğunu hissediyorum. Bu garip, neredeyse nörolojik bir fenomen ve kelimeler daha fazla kelime üretiyor gibi görünüyor -ama sadece yazarken-. Bunu kafanızda yapamazsınız. Bu şeyler sadece yazının ateşinde aklınıza gelir.


Böyle anlatıyor yazma tutkusunu Auster. Kendisini bir kalem ve kâğıt adamı olarak tanımlıyor. Her şeyi önce elle Fransa’dan aldığı büyük defterlere yazdığını söylüyor. Clairefontaine adında özel bir Fransız defter markasını sevdiğini ve genellikle dolmakalem veya kurşun kalemle yazdığını verdiği röportajlardan öğreniyoruz. Bir kitabı paragraf paragraf yazarak oluşturan Auster bu paragrafları bitirdikten sonra da eski bir Olympia daktilosu ile yazıyormuş. (Aklımıza canımız Murathan Mungan’ın dünyanın her yerinden aldığı defterler ve imza günlerinde kullanmayı sevdiği Rotring kalemler geliyor.)

Film ve Edebiyat: İki Dünyanın Kesişimi

Paul Auster’ın sinemayla olan ilişkisi, Fransa’da geçirdiği yıllarda başlar. Bu dönemde sinema ile derin bir bağ kuran ve Fransız Yeni Dalga akımının etkisi altında kalan Auster, sinemanın anlatım tekniklerinden ilham almış ve bu etkiyi eserlerine de yansıtmıştır. Sinemanın sadece bir hikâye anlatma aracı olmadığını, aynı zamanda derin sanatsal ifadeler barındıran bir mecra olduğunu da o yıllarda fark eder. Kurgu yazmak ile oyunculuk arasında fark ettiği benzerliği sonraki yıllarda şöyle ifade eder:

Kurgu yazmak ile oyunculuk arasında bir benzerlik olduğunu fark ettim. Yazar bunu sayfadaki kelimelerle yapar, oyuncu ise bedeniyle. Çaba aynıdır. Hayal gücünün yaptığı budur. Kendinizi olmadığınız insanların -bilinmeyen ya da farklı olan- içine sokarsınız.

Fransa’da yaşadığı dönemde sessiz filmler için senaryolar da yazar ancak bunlar sonradan kaybolur. Sinemaya olan ilgisi nedeniyle Paris’te meşhur bir sinema okulu olan IDHEC’e (La Femis olarak biliniyor) gitmeyi de düşünür. Bir film yapımcısı olmayı çok istemesine rağmen insanlar karşısında konuşurken hissettiği utangaçlık yüzünden bu arzusundan vaz geçer, yazmayı daha kolay bulur. (Bizim gibi Auster edebiyatı düşkünleri açısından isabetli karar desek bencillik mi etmiş oluruz sinefillere?)

Amerika’ya döndüğünde, sessiz film yapma isteğini gerçekleştiremez. Yine de, bu hayal kırıklığı yaratan deneyim, daha sonraki yıllarda yazacağı dokunaklı eseri Yanılsamalar Kitabı (2003) için ilham kaynağı olacaktır. Auster, bu romanında, ailesini bir uçak kazasında kaybeden ve derin bir depresyona giren üniversite profesörü David Zimmer’ın hikayesini anlatır. Zimmer, bir gece televizyon izlerken Hector Mann adlı 1920’lerin kaybolmuş sessiz film yıldızının bir filmine rastlar ve Mann’ın filmleri üzerine bir kitap yazmaya karar verir.

Auster’ın beyaz perde ile ilk teması Şans Müziği romanının 1993 yılında Philip Haas tarafından sinemaya uyarlanmasıyla olur. Ardından Wayne Wang ve Wim Wenders ile iş birlikleriyle sinemayla daha yakından ilgilenmeye başlar. Paul Auster ve Wim Wenders’in uzun yıllar sürecek dostluklarının başlaması da hoş bir hikayedir. 1988 yılında Wenders Sydney’de bir caddede yürürken bir kitapçının vitrininde Auster’ın Son Şeylerin Ülkesinde kitabını görür ve kitabın adına bayılır. Vitrindeki yazarın diğer kitabı Cam Kent’i de aynı gerekçeyle alır ve iki kitabı iki gecede okur. Sonrasında Wenders Auster’a bir mektup yazar ve mektubunda kendisini dünyaca ünlü bir yönetmen olarak tanıtmadan, Auster’ın kitaplarını okuduğunu ve birlikte çalışmak istediğini belirtir. Bu mektup için Auster sonraları “aldığım en güzel mektuplardan biri,” der. İkili nihayet 1990 yılında Almanya’da -hem de iki Almanya’nın birleştiği günde- buluşur ve bu buluşma, onların uzun süreli dostluğunun da başlangıcı olur.

Paul Auster, Wayne Wang ile Kırmızı Defter’deki bazı öykülerinden uyarlanan “Smoke” (Duman-1995) ve “Blue in the Face” (Surat Mosmor-1995) filmlerinin senaryosunu yazmış ve yönetmiştir. Bu filmler, Brooklyn’de bir tütün dükkanında geçen çeşitli karakterlerin hikayelerini anlatır. “Smoke”, Auster’ın yazım tarzını ve karakter gelişimini sinemaya başarıyla aktarmasıyla dikkat çeker. “Blue in the Face” ise, “Smoke”un başarısının ardından doğaçlama çekilmiş ve oyuncuların serbest performanslarına dayanmıştır.  Bu filmler Auster’ın New York’unun özünü yakalayarak yalnızlık, tesadüfi karşılaşmalar ve anlam arayışıyla boğuşan birbirine bağlı karakterlerden oluşan bir mozaik tasviri gibidir. Wenders’in teşvikiyle Auster senaryosunu da yazdığı “Köprüdeki Lulu” (1998) ile ilk defa yönetmen koltuğuna oturur. “Köprüdeki Lulu”da kayıp, kimlik ve bağ kurma özlemi temalarını işler.

Yönetmenliğe 2007 yılında yine kendi yazdığı “Martin Frost’un İç Dünyası” ile devam eder. 1,5 yıl uğraştığı bu film ne yazık ki gişede büyük hayal kırıklığı yaratır.

Edebi Bir Muhalif

Paul Auster’ın temel odak noktası evrensel yönleriyle insanlık durumu olarak kalsa da eserleri sosyal yorumdan yoksun değildir.  Romanları genellikle, kendisinde yankı uyandıran toplumsal meselelerin eleştirilerini incelikle örer. Ancak Auster, eserlerinin ötesinde savunduğu sosyal davaları desteklemek için aktif rol almaktan hiç çekinmez. Tüm yaşamı boyunca Amerika’daki siyasi atmosfer ve politikaların keskin eleştirmeni oldu. Özellikle 2000’li yıllarda George W. Bush yönetimini ve Irak Savaşı’nı eleştiren görüşleriyle öne çıkmıştır. Ayrıca, gelir eşitsizliği, göçmen hakları ve sivil özgürlükler konusundaki duyarlılığı da bilinmektedir. İfade özgürlüğü ve insan haklarının sesli bir savunucusuydu. Hatta 2012 yılında o dönemde başbakan olan Recep Tayip Erdoğan’la bile polemiğe girdi. Hapisteki yazar ve gazeteciler nedeniyle Türkiye’ye gelmeyi reddettiğini ifade eden Auster, Erdoğan tarafından “cahil” olarak nitelendirilmişti. Auster ayrıca Donald Trump’ın 2016’da ABD başkanı seçilmesinin ardından daha sonra “Writers for Democratic Action” adını alacak olan “Writers Against Trump” örgütünün kurucuları arasında yer aldı.  Donald Trump’ın Başkan seçilmesini “hayatımda siyasette gördüğüm en korkunç şey” olarak tanımlar.

Bununla birlikte Auster’ın siyasi görüşlerinin edebi külliyatı içinde ince bir alt akım olarak kaldığını belirtmek önemli. Auster’ın öncelikli odak noktası, insan varoluşunun karmaşıklığını keşfeden ilgi çekici anlatılar oluşturmaktı. Sosyal boyut mevcut olduğunda, yalnızca anlatılarını zenginleştirmeye ve karakterlerinin deneyimleri için daha derin bir bağlam sağlamaya hizmet etmiştir denebilir.

New York’un Gölgelerinde Auster’ın İzini Sürmek

Paul Auster, 34 kitap yazmış ve bunlardan 29’u Türkçeye çevrilmiştir. Kitapları Can Yayınları tarafından basılan Auster’ın, bir kitabı hariç, tüm eserleri İlknur Özdemir ve Seçkin Selvi tarafından dilimize kazandırılmıştır. Bu büyük yazarı geniş bir külliyatla Türk okurlarına sunan yayınevi ve çevirmenlere teşekkür ederiz. Bu yazıda, Auster’ın tüm kitaplarına değinmek mümkün olmasa da, beş kitabı hakkında kısa notlar paylaşacağız. Henüz Paul Auster okumayanları biraz kıskanıyoruz; ne güzel ve uzun bir yolculuk bekliyor onları.

İlk Kitabımız New York Üçlemesi (1987) “Cam Kent”, “Hayaletler” ve “Kilitli Oda” adlı üç hikâyeden oluşur. Üçlemede, karakterler sıklıkla kimlik krizleri yaşar ve iletişimin sınırları ile mücadele ederler. Hikayelerde Daniel Quinn, dedektiflik yaparken kendi varoluşunu sorgular; Blue, izlediği adam olan Black’i gözlemlerken kendi kimliğini keşfeder ve isimsiz bir anlatıcı, kaybolan arkadaşı Fanshawe’nin eserlerini tamamlarken kendi benliğini kaybetme noktasına gelir. Üçleme, eleştirmenlerce yenilikçi anlatım tarzı ve derin felsefi temalarıyla övülmüş, çağdaş Amerikan edebiyatının önemli eserlerinden biri olarak kabul edilmiştir.

Paul Auster’ın Kırmızı Defter (1993) kitabı, otobiyografik hikayeler ve denemelerden oluşur ve yazarın yaşamına, yazma sürecine ve eserlerini etkileyen sıra dışı tesadüflere dair içgörüler sunar. Kitabın ana temaları arasında rastlantılar, bunların yaşam üzerindeki etkisi, kimlik ve benlik arayışı ile hikâye anlatıcılığı yer alır. Auster, bu otobiyografi denemesinde hayatını kronolojik sırayla anlatmak yerine, kişisel anekdotlar ve sıra dışı tesadüfler aracılığıyla kendi yaşamını ve yazarlık sürecini keşfeder. Bu farklı anlatım tarzı, sadece kendi hikayesini anlatmakla kalmaz, aynı zamanda rastlantıların ve günlük olayların nasıl derin anlamlar taşıyabileceğini de gösterir. Böylece Kırmızı Defter, okurlarına hem yazarın iç dünyasına dair samimi bir bakış sunar hem de hayatın beklenmedik anlarının değerini vurgulayan felsefi bir derinlik kazandırır.

Yükseklik Korkusu (1994) romanı, macera, büyülü gerçekçilik ve bir büyüme hikayesini harmanlayan özgün bir eserdir. 1920’lerin Amerika’sında geçen bu roman, yetim bir çocuk olan Walt’ın, gizemli mentor Yehudi Usta’nın rehberliğinde havada süzülmeyi öğrenmesini konu alır. Hikâye, Walt’ın şöhret yolculuğunu, karşılaştığı zorlukları ve kendini keşfetme sürecini işler. Walt’ın ergenliğe adım atmasıyla birlikte uçma yeteneğini yavaş yavaş kaybetmesi, onun değişen hayatının ve Amerika’nın çeşitli yüzlerini keşfederken yaşadığı iniş çıkışların mükemmel bir metaforu olarak büyümenin ve olgunlaşmanın getirdiği zorlukları etkileyici bir şekilde simgeler. Eleştirmenler tarafından hayal gücü ve duygusal derinliği övülen eser, okuyuculara hem eğlenceli hem de düşündürücü bir okuma deneyimi sunar.

Dördüncü kitabımız Ay Sarayı (2008) Auster’ın en duygusal ve etkileyici eserlerinden biri olarak kabul edilir. Romanın merkezinde kimlik, yalnızlık ve anlam arayışı temaları yer alır. 1960’lar Amerika’sında geçen hikâye, yetim Marco Stanley Fogg’un amcasının ölümünden sonra başladığı zorlu yolculuğu anlatır. Bu yolculukta Marco ailesi hakkındaki sırları keşfederken kendini ve ailesini anlama çabasına da sürüklenir.  Derin karakter analizleri ve katmanlı anlatımıyla yazarımızın en sevilen kitapları arasındadır.

En etkilendiğimiz kitabı en sona sakladık. Paul Auster’ın 4 3 2 1 (2017) romanı, bir karakterin dört farklı olası yaşamını keşfederek kader ve seçimlerin hayat üzerindeki etkilerini derinlemesine inceleyen büyüleyici bir eser. 1947 yılında New Jersey’de doğan Archie Ferguson’un dört paralel evrendeki yaşamını anlatan roman, her bir versiyonda farklı kararlar ve tesadüfler sonucu oluşan bambaşka hayatları gözler önüne serer. Her bir Ferguson’un yolunun, tarihsel olaylar ve toplumsal değişimlerle iç içe geçtiği romanda çok zengin bir anlatım vardır. Aslında Paul Auster, 4 3 2 1 romanı için başlangıçta Ferguson adını düşünmüş. Ancak, 2014 yılında Michael Brown adlı genç bir siyahi gencin polis tarafından öldürülmesinin ardından Missouri eyaletine bağlı Ferguson kasabasında yaşanan olaylar (Ferguson Protestoları) ve bu olayların yarattığı toplumsal hassasiyet nedeniyle, bu ismin romanın konusuyla gereksiz ve yanlış çağrışımlar yaratabileceğini düşünerek bu ismi kullanmaktan vazgeçmiş. Eleştirmenler, romanın karmaşık yapısını ve derin temalarını övgüyle karşılarken biz okuyuculara da Auster’ın ustalıkla ördüğü bu dört yaşamın duygusal ve entelektüel derinliğine kapılmak kaldı. Bu romandaki otobiyografik unsurları görmezden gelmek neredeyse imkansız. Örneğin, esas oğlan Archie, Auster’dan sadece bir ay sonra doğmuştur. Kitaptaki dört yaşam da Auster’ın hayatında önemli yer tutan New Jersey, Columbia ve Paris gibi mekanlarda geçer. Roman, eksik veya tamamlanmamış baba figürleri, koyu beyzbol taraftarlığı ve sanat aracılığıyla kimlik arayışı gibi temaları işler. Uzunluğu ve zengin ayrıntıları nedeniyle bazı okuyucuların gözünü korkutabilecek 4 3 2 1 hakkında bakın Paul Auster neler söylüyor?

Hayır, hiç gözüm korkmadı. Hayatım boyunca bu kitabı yazmak için hazırlandığımı hissettim. Bitirecek kadar uzun yaşadığım için mutluyum. 4 3 2 1’i yazmak üç yılımı aldı. Bana göre bu inanılmaz derecede hızlı. İşin sürekli ilerlemesi ve sayfaların sürekli yığılması beni çok etkiledi. Tabii ki başka hiçbir şey yapmadım – seyahat etmedim, röportaj yapmadım, okumalar yapmadım. Üç yıl boyunca her gün odamda oturdum ve yazdım. Gözüm korkmadı. Neşeliydim.

Paul Auster’ın yaşamının son yıllarında, torunu bir kazada hayatını kaybetti ve bu ölümden dolayı suçlanan ilk eşinden olan oğlu daha sonra intihar etti. Bu trajediler Auster’ın yaşamına derin bir hüzün kattı. Paul Auster’ın sağlık durumunun kötü olduğunu eşi Siri Hustvedt’in Mart 2023’te yaptığı bir açıklamayla öğrendik: Paul Auster Aralık 2022’den beri kemoterapi ve immünoterapi bombardımanı altındaydı ve çift artık “Kanser Ülkesi” olarak adlandırdıkları yerde yaşıyordu.

Paul Auster’ın son romanı Baumgartner böyle bir hüzün ikliminde 2023 sonbaharında yayımlandı. Kitap, felsefe profesörü Sy Baumgartner’ın hayatını ve eşini kaybetmesinin ardından yaşadığı derin yasla başa çıkma mücadelesini anlatıyor. Bu romanla ilgili olarak Sanatak‘ta detaylı bir inceleme yapmıştık; ilgilenen okuyucularımız bu incelemeye göz atabilirler.

Paul Auster’ı 30 Nisan 2024’te kaybettik. Haberi ilk duyanlar diğer sevenlerine mesajlar attı, karşılıklı telefonlar edildi. Kitapların birbirine bağladığı “farklı bir kabilenin üyeleri” olarak gözyaşı döktük. Bir arkadaşımızın dediği gibi, “emmimiz ölmüş” gibi üzüldük. Onun kaybıyla yaşadığımız tarifsiz bir boşluktu. Bir konuşmasında çok sevdiği arkadaşı Wenders’a, Goethe’nin ölüm döşeğinde söylediği varsayılan ünlü sözleri hatırlatmıştı: “Daha fazla ışık!” (“Mehr Licht!”). Ancak, Auster’ın dediği gibi, Goethe’nin asıl söylemesi gereken şey “Daha fazla hayat!” olmalıydı. Ruhu şad olsun.

Kaynaklar ve Daha Fazlası İçin

González, Jesús Ángel (2009), Words Versus Images: Paul Auster’s Films from “Smoke” to “The Book of Illusions”, (2009), Literature/Film Quarterly, Vol. 37, No. 1 (2009), pp. 28-48.