Bookinton

İBB Yayınları tarafından yayımlanan iki ciltlik “İstanbul Eğleniyor” kitabı, 1870 yılından günümüze İstanbulun eğlence hayatına odaklanıyor. 1955 yılına kadar olan ilk cildi Özlem Kumrular, 1955 sonrasını ise Levent Kaya Ocakaçan yazdı. İkinci cildin yazarıyla kitabını konuştuk.

Sanem Güven

Bir Beyoğlu gezisinde rehberimiz, 1955’ten günümüze İstanbul’un eğlence hayatını yazdığını söyleyince kitaba kayıtsız kalamadım. Ortaya bu söyleşi çıktı. 🙂

Hazırlık ve yazım sürecinden biraz bahseder misiniz? 

Ben aslen erken modern Osmanlı Devleti üzerine çalışıyorum ama yıllardır Yemek Tarihi ve Kültürel Tarih dersleri de veriyorum. Özlem, uzun senelerdir arkadaşım, hangi konularla ilgilendiğimizi biliyoruz. Bir gün “Kaya, eğlence tarihi yazalım mı?” dedi.  Dedim “Tamam, yazalım”.

Hazırlık süreci biraz sancılı oldu çünkü üzerine mutabakat sağlanan bir dönemden bahsetmiyoruz. Başta Gökhan Akçura’nın çalışmaları olmak üzere, eğlence ile ilgili kitapları, dergi ve gazeteleri taradım. Konu başlıklarını belirledikten sonra, eğlence hayatının hem üreticileriyle hem de tüketicileriyle konuştuk. Röportajları Gökhan Toka yaptı, çok da yoruldu. Bütün akışı belirledi yapılan söyleşiler. Bu bir ansiklopedi değil neticede, ülkedeki ekonomik ve politik değişimlere göre değişen eğlence hayatını, tanıkların nasıl algıladığıyla ilgili bir çalışma. Tanıklıklara şarkı sözleri, mekânlar da eşlik ediyor. Ulaşmak istediğimiz insanların büyük bir kısmına ulaştık ancak gerçekten sonsuz bir evrenden bahsediyoruz. On yıl verseniz yine eksik kalacaktı bir şeyler.

Giriş yazısı “Kültürel Öğütücü Olarak İstanbul” başlığını taşıyor. “Kültürel Öğütücü” ile ne anlatmak istediniz?

İstanbul, bir imparatorluk başkenti. Bin yıllar boyunca dışarıdan geleni kabul etmiş ve kendi tezgahından geçirmiş bir kent. Öğütücü derken herkesi aynılaştırdığından bahsetmiyorum. İstanbul her dönem, kendisine özgün bir yaşam tarzı yaratmış ve dışarıdan gelenlerle birlikte o da dönüşmüş. Ama bu dönüşümde belirleyici olan İstanbul. Öğütücü derken, biraz da mübalağa ederek kentin, gelenlerle birlikte bir şehirli kimliği oluşturduğunu söylüyorum. En azından 1960’lı yılların sonuna kadar. 

İstanbul Eğleniyor kitabında ünlü aktris Zsa Zsa Gabor’un, müstakbel eşi Conrad Hilton’a İstanbul’da bir otel açması için baskı yaptığından bahsediyorsunuz. Hilton’un açılış gecesinde Amerikalı yıldız Terry Mooreun iç çamaşırsız fotoğrafının çekildiği, bu fotoğrafı yayınlayan Milliyet Gazetesinin kapışıldığı hikayesi de var. Ancak olay yaratan bu fotoğrafı kitaba almamışsınız. 

Hilton’un açılış ile ilgili Zsa Zsa Gabor hikayesi bilinen bir efsanedir, es geçmek istemedim. Hilton’un açılışının Türkiye’nin ABD ile olan ilişkisiyle doğrudan ilintisi var. Aslında Otel, İstanbul’un fethinin 500. yılında açılmak isteniyor ama yetişmiyor. Beş yüz yılda İstanbul’un nereden nereye geldiğinin bir sembolü olması isteniyor otelin.

Terry Moore olayı büyük sansasyon yaratıyor şehirde. Ülke gündemini uzun süre meşgul ediyor. Reklam yönü de var tabii. O fotoğraf her yerde var sanırım o yüzden kullanılmadı.

istanbul eğleniyor kitap kapağı

Müzik, eğlencelerde büyük bir yer tutuyor. Son yirmi yılımız ile karşılaştırdığınızda, şu andaki müzikli eğlenceler hakkında neler söylersiniz?

İstanbul 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren dünyadaki gelişmelere açık. Eğlence de bunun önemli parçalarından birisi. Cumhuriyet döneminde de şehir eğlenmeye -politik ve ekonomik çalkantılara rağmen- kesintisiz devam ediyor. Darbeler eğlenceleri sekteye uğratsa da şehir eğlenecek bir kanal hep bulmuş. 

90’lı yıllar darbenin etkilerinin yavaş yavaş ortadan kalktığı yıllar. 89 seçimlerinin de bununla ilgisi var, şehir yavaş yavaş nefes almaya başlıyor. Ardı ardına mekanlar açılıyor. Beyoğlu’ndaki birahane ve pavyonlar yavaş yavaş rock barlara dönüşüyorlar. Türkü barlar açılıyor. 2000’li yılların başında ise şehrin kontrolsüz biçimde piyasaya açıldığını görüyoruz. Bu ciddi bir canlanma da yaratıyor. Babylon’un tünel tarafında yarattığı hareketlenme, meyhanelere de yansıyor. 

Nitekim bir dönem Asmalı Mescit sokakta da, Sofyalı sokakta da adım atamıyorduk. Konserden konsere koşturuyorduk. Bunda 2009 yılında kapalı alanlara getirilen sigara içme yasağı da etkili oldu. Mekanlar masalarını sandalyelerini sokaklara attılar. 2011 yılında da sokağa masa-sandalye yasakları geldi. 2009-2011 arasındaki iki yıl Beyoğlu’nun en hareketli yılları oldu. Bu canlanma şehrin diğer semtlerine de sirayet etti. 2011’den sonra büyük bir dönüşüm oldu. 2013 Gezi, daha sonra gerçekleşen patlamalar ve politik çalkantılar Beyoğlu’nu darmadağın etti, Beşiktaş ve Kadıköy’e göç başladı. Ancak bu iki semt de eğlence ihtiyacını kaldıracak kapasitede değil. 

Beyoğlu’nda buluşup tiyatro izleyip iki kadeh içmek, ya da akşam konserden konsere koşmak artık mümkün değil. Meyhaneler ve eğlence alanları lokalleşmeye başladılar, hadi Beyoğlu’na çıkalım orada bir şeyler yaparız demiyor artık hiç kimse. 

Herkes her yere gelebilir ama mekanlar gelenlere göre düzenlenemez. 

Beyoğlu’nun kontrolsüz biçimde başta Araplar olmak üzere parası olan turistin eğlence anlayışına göre dönüşmesinin de payı büyük bu dağılmada. Buraya dikkat çekmek istiyorum çünkü yanlış anlaşılmalara sebep oluyor. Sorun zaten eğlenemeyen, ülkesindeki savaş yüzünden İstanbul’a gelmiş göçmenler değil. Para getiren turistlere göre düzenlenen mekanlar. Bu kabul edilebilir bir şey değil. Herkes her yere gelebilir ama mekanlar gelene göre düzenlenemezler. Soho’da bunun olabilmesi mümkün mü? Korkunç bir düzensizlik ve para merkezli bir dönüşüm süreci yaşıyoruz, bu da eğlence anlayışının parçalanmasına sebep oluyor. 

Bunların yanında, evlerde giderek artan akıllı tvler, sosyal medya gibi etmenler de eğlence anlayışının değişmesine sebep oluyor. Sinemaya gitmek artık niş bir eğlence örneğin. İstanbul’un en önemli eğlencelerinden biriydi bu oysa ki. Konsantrasyonda yaşanan değişim, müzik endüstrisinin başka bir yöne savrulmasına sebep oldu. Kimse oturup beş dakika bir parça dinlemiyor artık. Bu, konser anlayışını da değiştirdi.

Ben Beyoğlu’nun tekrar toparlanacağını düşünüyorum. Sırf Beyoğlu’ndan bahsediyorsunuz demeyin, oradaki değişim diğer muhitleri de doğrudan etkiliyor. Beyoğlu kendisinden büyüktür.

İstanbul Eğleniyor kitabında 1970’li yıllardaki Sultanahmet Lale Restorandan bahsediyorsunuz. Pudding Shop olarak ünlenen bu mekanın önünden Katmandu’ya otobüs kalkıyormuş. Çiçek çocuklarının mekanı olan Pudding Shop’un bugün hala aynı yerinde işletilmekte olmasına şaşırdım ve sevindim. Günümüze ulaşabilmiş başka mekan var mı böyle?

O gerçekten güzel bir hikaye, Bill Clinton da gençliğinde gelmiş İstanbul’a ve Pudding Shop’ta yemek yemiş. Başkan olup İstanbul’u ziyaret ettiğinde, o günlerin hatırına tekrar gidip fotoğraf çektirmiş dükkanda. Dükkanın camında bu fotoğrafı görenler şaşırmasınlar. Kitapta uzun uzun bahsedildi dükkandan. Başka bu tür mekan pek yok. Safa Meyhanesi var, 50’li yıllardan miras, ondan da bahsettim. 

Can Kozanoğlu’ndan dinlemiştim, özellikle 1960’lı yıllardaki Türk filmlerinde, ana karakterler bir gecede birkaç eğlence mekanı dolaşır, böylece Anadolu halkı da o mekanları perdede de olsa görebilirmiş. İstanbulun böyle eğlendiği yıllarda, paralelde Anadolu nasıl eğleniyordu?

“İstanbul’a kar yağmazsa Türkiye’ye kış gelmez” derler, bu, eğlence için de böyle.

60’lı yıllarda her anlamda bir eğlence patlaması var. Tiyatro, sinema başta olmak üzere eğlence hayatında ciddi bir canlanma var. İstanbul’un her yerinde kulüpler açılıyor. Sinema ve tiyatro oyuncularına set de oluyor bu mekanlar. Ama kendileri de sabahlara kadar eğleniyorlar zaten. Anadolu’da sinema ve turneye çıkan tiyatrolar ve müzik grupları hariç, sabit eğlencelerin olduğunu düşünmüyorum, varsa da tek tüktür.

Kitapta Tiyatroları, Sinemaları ve İstanbul Film Festivalini anlatmışsınız. İstanbul Film Festivali hala sürse de, sinemaların ve tiyatroların sayısı çok azaldı. Dijital platformlar ise hızla arttı. Sizce kollektif hafızada yer bulması için insanların bir araya gelerek birlikte eğlenmesi, bu eğlence üzerine sohbet etmeleri ne derece önemli?

Benim yaş grubum için hala önemli olduğunu söyleyebilirim, ki biz bile değişiyoruz artık. Dijital platformların doğrudan bir etkisi oldu eğlence hayatı üstünde. Türkiye’deki politik gelişmeler de içe kapanmayı getirdi. 

2011’den beri başımıza gelmeyen kalmadı. Arkadaşlarımın büyük kısmı yoga ile uğraşıyor, bunun dışarıdaki güvensiz ortama verilen bir tepki olduğunu düşünüyorum. Daha fazla bireyselleşiyoruz ister istemez. Hadi buluşup bir filme gidelim sonra üzerine konuşuruz devri yavaş yavaş kapanıyor. Bunda hem dünyadaki değişim hem de ülkenin iç dinamikleri etkili oluyorlar.

“Futbol Borsada Değil, Arsada Güzel” başlığı altında futbolun devlerinden de bahsetmişsiniz. Metin Oktay’aözel olarak yer verdiğinizi gördüm.

1950’li yılların sonlarından itibaren futbol, artan göçle birlikte daha büyük kitlelere hitap etmeye başlıyor. Pele, Puskas ve daha niceleri bu dönemin önemli ikonları. Bunun Türkiye’deki karşılığının Metin Oktay olduğunu söyleyebilirim. Oktay, Galatasaray formasını sırtına geçirdiği andan itibaren ikonik bir figür haline geliyor. Futbola olan yeteneğinin dışında mütevazılığıyla da dikkat çekiyor. Ayrıca politikayla yakından ilgili. 1965 seçimlerinde TİP’e oy veriyor, sosyalist olduğunu gizlemiyor. Çetin Altan ile çok yakın, Deniz Gezmişler’in idamını engellemek için imza attığı bilinen bir gerçek. Metin Kurt bunu çok güzel anlatır, kitapta da yer verdim zaten. 

Kitaba alamadıklarınızdan da bahseder misiniz?

Pavyonlar, Efes Blues Festivali, H2000 (Türkiye’nin ilk kamplı açık hava festivali), Rock’n Cock, Barışa Rock, ve nicelerine daha detaylı yer vermek isterdim. Zülfü Livaneli’nin açık hava konserleri başta olmak üzere verdiği konserlere de yer vermek isterdim. Bir dönemin yükünü en çok çekenlerden biri o. 

Ama bir yerde noktalamak zorundaydım.


Levent Kaya Ocakaçan Kimdir?

2004 Yılında Sosyoloji Bölümü’nden mezun oldu. 2007-2009 yılları arasında yüksek lisans tezi sırasında İtalya’da arşivlerde çalıştı ve rehberlik yaptı. 2009 yılında Marmara Üniversitesi İktisat Tarihi Bilim Dalı’ndan Yüksek Lisans Derecesini aldı. 2010 yılında Kanada’da rehberlik yaptı ve birçok organizasyonda görev aldı. 2011-2012 yılları arasında Yeditepe Üniversitesi’nde Araştırma Görevlisi olarak çalıştı. 2012 yılında Tübitak tarafından verilen Doktora Sırası Araştırma Bursu’nu kazandı ve Venedik’te ikamet etti. 2016 yılında Marmara Üniversitesi, İktisat Tarihi Bilim dalında  “Geç 16. Ve Erken 17.yy’de Osmanlı Devleti’ndeki Patronaj İlişkilerinin Gazanfer Ağa Örneği Üzerinden Venedik Belgelerine Göre İncelenmesi” konulu doktora  teziyle, doktor unvanını aldı. 2017 yılından itibaren Bahçeşehir Üniversitesi’nde lisans ve yüksek lisans dersleri vermekte, aynı zamanda profesyonel rehber olarak çalışmakta. Araştırma konuları erken modern dönem Osmanlı Tarihi, Avrupa Tarihi, Eğlence Tarihi, Yemek Tarihi, Müzik Tarihi ve Kültürel Tarih’tir.

Diğer yazar röportajlarını okumak için tıklayın. 

Bir Yorum Bırakın

Epostanız gözükmeyecek.