Gördüğü Nesnelerde Keşfederken Kendini: Goethe’nin Verona’sı Üzerine
Goethe’nin metinlerinde Verona, bir kentten ziyade, uykuya dalmış bir bedenin uyanış sarsıntısıydı. Selvi ağaçlarının göğe uzanan ince parmakları, Giusti Bahçeleri’nin labirentleri, halkın sokaklardaki hesapsız neşesi… Hepsi ona, yıllardır unuttuğu bir gerçeği, insanın evrendeki doğal yerini hatırlatıyordu.
Hasan Sezer
Şimdi Adige nehri, Alplerin eriyen karlarını sırtlanmış, telaşlı bir hüzün gibi akıp gidiyor önümden. Nisan güneşi, asırlık köprülerin omuzlarına çöken kışın ağırlığını kırmakla meşgul. Taze bir bahar rüzgârı esiyor, ama içimde hala kuzeyin o keskin, dondurucu ayazının hatırası yankılanıyor. Bedenim yanmış, tenim bronz. Bir rüyanın ayak uçlarındayım.
Piazza delle Erbe’de kalabalık uğulduyor. Hınca hınç sokaklar, kahve kokuları, taş binaların gölgesine sığınmış seyyar satıcılar ve freskleri solmuş sarayların sessiz tanıklığı. Bir arayışta köşe bucak kaçmak.
Dar sokaklar, öğle güneşinin altında insanın yüzüne çarpan sıcak bir nefes gibi açılıyor Arena’nın devasa çemberine. O taş kraterin kenarında duruyorum şimdi. Geçmişin bütün yankıları, gladyatörlerin terine karışan o eski heyecanlar çoktan silinmiş. Ve ben, bu ılık nisan dalgalarında, zamanın çatlaklarından sızıp gelen telaşlı bir ayak sesini duyuyorum. Kuzeyin kasvetinden, unvanların ağırlığından, sarayların sahte ışıklarından kaçan bir yolcunun narin dokunuşlarıyla uyanarak. Dinleyerek. Sezerek.


Johann Wolfgang von Goethe’dir adı. Ölümün kıyısından dönen değil, yaşamayı yeniden öğrenmek için yollara düşen bir gezgin. O, şimdi zihnimde, yakında Arena’nın basamaklarında aramızda dolaşacak.
Weimar’ın Dar Gömleği
Bir insanın sürgünü her zaman devletin kararıyla, bir savaşın yıkımıyla ya da zorbaların fermanıyla başlamaz. Bazen en büyük sürgünlük, insanın kendi yarattığı konforun, kendi inşa ettiği hapishanenin ortasında filizlenir.
1786 yılının eylül ayında, Goethe Karlsbad’dan ayrıldığında, arkasında sadece Weimar sarayını, bürokratik görevlerini ve dükün kudretli himayesini bırakmamıştı. Bakanlık görevleri, maden ocaklarının denetimi, bitmek bilmeyen toplantılar ve kuzeyin o gri, kurşuni gökyüzü, şairin içindeki yaşam pınarını kurutmuştu sanki. Kendi tükenişini terk eden Goethe, saygınlığın ve görevin ağır zırhı içinde yavaş yavaş boğuluyordu. Ya razı olacaktı bu yavaş ölüme ya da direnecekti boyunduruğun damarlarına.

O, kaçmayı seçti. Gizlice, sabaha karşı, bir tüccar adıyla; “Johann Philipp Möller” maskesinin ardına saklanarak. Bu bir turistik gezi değildi; bir hastanın şifa, bir ölünün diriliş arayışıydı. Alpleri aşarken sadece coğrafyayı değil, kendi geçmişini, yorgun benliğini de geride bırakıyordu. Verona, bu kaçışın ilk büyük eşiğiydi. İtalya’nın, güneyin, antik çağın ve sıcak, canlı, kaotik yaşamın ona kucağını açtığı ilk gerçek durak.
İnsanın doğayla ve birbiriyle kurduğu o muazzam birliğin görünür kılındığı Verona. Onun gözünde amfitiyatro, halkın kendini seyretmesi için yapılmış devasa bir çanaktı. Weimar’ın kapalı, havasız, fısıltılarla dolu salonlarından sonra, binlerce insanın aynı gökyüzü altında birleştiği bu açık hava mabedi, onun için bir kurtuluş vaadiydi. “Bence bizden önce pek çok kişinin yaptığı ve hâlâ yapmakta olduğu gibi…” değil, bizzat kendisi olmak, kendi doğasını antik çağın sade ve yüce uyumunda yeniden keşfetmek istiyordu. Verona’nın taşlarında kendi ruhunun mimarisini kuruyordu belki de.
“Bütün gün sadece bakıp durarak güzel bir gün geçirdim. Sanatta da hayatta olduğu gibi, ne kadar derine inersen, bakış açın o kadar genişler.”
Kuzey, kuralı ve itaati öğretirken güney yaşamı ve arzuyu alkışlıyordu. Goethe’nin metinlerinde Verona, bir kentten ziyade, uykuya dalmış bir bedenin uyanış sarsıntısıydı. Selvi ağaçlarının göğe uzanan ince parmakları, Giusti Bahçeleri’nin labirentleri, halkın sokaklardaki hesapsız neşesi… Hepsi ona, yıllardır unuttuğu bir gerçeği, insanın evrendeki doğal yerini hatırlatıyordu.
“Düşünen bir insana başka bir ülkeyi keşfetmenin sunduğu o yeni yaşamla hiçbir şey kıyaslanamaz. Her ne kadar hâlâ aynı kişi olsam da iliklerime kadar değiştiğime inanıyorum.”
Burada, bu sıcak taşların üzerinde, unvanların hiçbir hükmü yoktu. O sadece gözlemleyen, hisseden, yeniden doğan bir yabancıydı. Yıllardır zihninde parçalanmış halde duran eserleri, antikitenin bu yalın ve güçlü atmosferinde yeniden birleşmeye, ete kemiğe bürünmeye başlamıştı. Öyle ki bu, bürokrasinin soğuk diktatörlüğüne karşı, şiirin ve güneşin başkaldırısıydı. Goethe, Verona’da insanın insana, insanın güneşe olan çıplak ihtiyacını gördü. Kendi kaybına yeni bir anlam ararken, aynı zamanda alternatif bir yaşamın yollarını da tanımlıyordu. Antik çağın kalıntıları arasında dolaşırken, aslında kendi geleceğinin temellerini atıyordu.
“Bu maskelerin oyunculuğundan daha doğal bir oyunculuk pek görmedim. Bu, ancak olağanüstü bir yetenek ve uzun yıllara dayanan tecrübeyle sürdürülebilecek bir oyunculuk. Ben bunu yazarken, saat gece yarısını geçmiş olmasına rağmen penceremin altındaki kanalda muazzam bir gürültü koparıyorlar. İyi ya da kötü, her zaman bir iş peşindeler.”
Hatırlamak
Arena’nın etrafındaki kalabalık seyrekleşiyor. Adige nehrinin suları, batan güneşin kızıllığını kuşanıp karanlık bir mora dönüyor yavaşça. Taş kaldırımlar, günün yorgunluğunu geceye devrederken parlıyor sönük sokak lambalarının altında.

Yüzyıllar öncesinin umut dolu, telaşlı ayak izlerini besledim yüreğimde. Ruhu çürümeye yüz tutmuş bir adamın, sınırları aşıp bu taşların üzerinde nasıl yeniden dirildiğini düşündüm. İnsan, kendi yarattığı cehennemden kaçıp, yabancı bir gökyüzünün altında kendine yeni bir yurt bulabilir mi? Pek tabii evettir yanıtım. Tıpkı Goethe’nin, Verona’nın kiremit rengi çatıları ve selvi ağaçları arasında, kaybettiği şair çocuğun ellerinden yeniden tutması gibi.
Rüzgâr, güneyin sıcağını taşıyor yine de. Kelimeler kalabalık, düşler hayatta kalmanın, o limon ağaçlarının çiçek açtığı ülkeye varmanın telaşında. Yürüyorum bu ıssız sokaklarda, nehrin öteki yakasına varmak için durmadan, duraksız, nehrin kıyısında.
“Limonların çiçek açtığı, altın portakalların karanlık yaprakların arasında parıldadığı, mavi gökyüzünden hafif bir esintinin estiği, mersinlerin sessizce durduğu ve defnelerin yüksekçe yükseldiği o ülkeyi biliyor musun? Orayı biliyor musun? Oraya! Oraya, sevgilim, seninle birlikte gitmek istiyorum.”
Adsum.
