Nehrin Kıyısında-Soğuktur Sızı Sancısı
Elias Canetti’nin Zurich’i Üzerine
Bir şehir, öyle bir şehir ki bu, insana dokunmadan onu şekillendirebilir. Kaldırımlarıyla, kurallarıyla, kışın sert tokatları arasında, insanların duygularını delik ceplerinde mektup saklar gibi saklamasına neden olabilir. İşte Zürich, bu ağırlığın, sıkıcı kavganın, sessiz düşlerin ve döngüsüz yoksunluğun donuk şehri.
Hasan Sezer
Şimdi nehir, süslenmeyi reddeden bir cümle gibi akıp gidiyor önümden. Çelik grisi, kışın temiz beyaz akranlığı, bedenlerin acıyı öğrendiği gibi öğrenmiş disiplinli taş duvarlar arasından bir haykırıyor kükreyen aslanlar gibi ve bir susuyor derin uykulara dalan yavrular gibi ıssız ıssız. Limmat adı, bir ruh gibi ceylan, korkusuz ve gür. Tramvaylar geçiyor sağdan soldan, havayı kesiyor metalik çığlıkların durakları. Dakik kapılar, ölçülü adımlar, düzenin şiddeti arasında Bahnhofstrasse itaatle parlatılmış bir kirin pasından arınıyor. Tik tak. Bir zaman daha yetişti, tramvay kaçtı bir öteki yolda, kuşlar huzurun düzenini bozmamak için sessizce kanat çırparken geceleri görebilecek miyiz yıldızları?
Eski şehirden başlıyor macera, bir köprü bir öte köprünün habercisi. Her biri şehrin dilbilgisinde bir ama ve “ve” birleşiminde nöbetçi. Niederdof dar ve kalabalık bir nefes, kafeler havasızlığın sefiri, soğuk soğuk soğuk düşlerin donuk mavisi. Şimdi bir kayık geçse önümden, açsa güneş kollarını sımsıcak, çoğalsa sesler bugünden yarına. Ancak hayır, sokağın sağ kanadından ileri, sol kanadından gerisin geri yürüyecek, dakika tik dakika tak takip edeceksin sarı çizgileri, göğün karanlığı ilgin değil, yürüyecek ve yetişeceksin tükenişin zamanına.
“Mütevazı olamıyorum; içimde çok fazla şey yanıyor, eski çözümler parçalanıyor birer birer; yenileriyle henüz hiçbir şey yapılamadı. Bu yüzden, sanki önümde bir asır varmış gibi, her yerde aynı anda başlıyorum.”
Bir şehir, insanlara dokunmadan onları şekillendirebilir. Bunu kaldırımlarla, kurallarla, kışın yavaş yavaş aşağılayıcı etkisiyle, insanların duygularını cepte mektup gibi saklamalarıyla yapabilir. Zürih böyle bir şehirdir. Senden itiraf etmeni istemez, gözlemlemeni ister.
Bir şehir, öyle bir şehir ki bu, insana dokunmadan onu şekillendirebilir. Kaldırımlarıyla, kurallarıyla, kışın sert tokatları arasında, insanların duygularını delik ceplerinde mektup saklar gibi saklamasına neden olabilir. İşte Zürich, bu ağırlığın, sıkıcı kavganın, sessiz düşlerin ve döngüsüz yoksunluğun donuk şehri.
O donuk şehrin onlarca kahramanı mevcut, sesler içinde ses, ah Joyce’um bile buradadır, büyük savaşların yıllarında bu şehirde, bu sokaklarda çocukluğunu geçirmiş bir beden de onun yanındadır, Canetti’dir adı.
Eğitilmiş Kulaklar
Canetti’nin anı kitabı Kurtarılmış Dil’de Zürih, bir tür kayıp “cennet” olarak görünür, kovulmuş ve hatırlanan bir olgu, daha sonra yankı olarak geri dönen parlak bir köken. Cennet: yumuşak olduğu için değil, okunaklı olduğu için. Sokaklar mantıklı olduğu için. Dünya hala okunabilir veya ulaşılabilir göründüğü için. Belki de bu donukluk Canetti için evin, sade bir düzen arayışında birleşen sessiz huzur arayışlarının anlamıdır. Kalabalıklar, korku ve garip bir güç arzusu hakkında yazan bu yürek, belki de çocukluğunda çok farklı bir beceri öğrenmiştir: dinleme becerisi. Şefkatle dinlemek değil, hayatta kalmak, anlayabilmek için dinlemek.


Ve belki de sürgün böyle başlar. Kavganın çığırtkanlığından, kan göllerinin sefalarından çok önce, önce okunabilirliğin çatlaklarıyla. Dünyanın, yeryüzü şatafatının güvenilebilecek bir metin edasıyla davranmayı bıraktığı ilk anla. Öyle ya, Canetti için Zürih sadece bir kartpostal değildi, anıların hatıra sokakları, bir nostalji, saf günlerin yanına iliştirilmiş çocukluk beyazlıkları. Bir alfabeydi, kuruluşun ve kurtuluşun reçetesi, soruların cevapsızlığında danışılan bir bilge, bilgelik arayışında bir yol gösterici.
*
Canetti aslen Bulgaristan doğumluydu. Ancak erken yaşlarından itibaren taşınmak, göçmek ve farklı dillerin farklı rejimleri arasında yaşamıştı. Burada, daha önce tartışılan bir olgu mevcut. Ayrılmak her zaman trajedi değildir; bir yöntem haline gelebilir. Önemli olan, ayrılmanın zihne yaptığı etkidir. Canetti’nin ayrılışları da bu noktada bir yöntemdir. Yaşama uğraşına dair güçlü bir direniş.
Canetti’nin yazıları asla “karakter” ile yetinmez. Karakterin altında yatan mekanizmayı ister. Yüzün arkasındaki kitleyi ister. Bedenleri bir kalabalık haline gelene kadar bir araya getiren yasayı ve kalabalığın itaat etmesini sağlayan o keskin yasayı ister. Bu yüzden onun varlığı Zürih’te bir anıt değildir, aksine, keskin bakışlarıyla yoldan geçen bir yabancı, tramvay durağındaki hareketi, köşedeki kalabalığı, kuyrukta ani sabırsızlığı izleyen alelade bir adamdır, nezaketin içinde şiddetini gizleyen gözlerin izleyicisi, sessiz gücün karanlık sırlarını öğretir bizlere, çoğu zaman “lütfen” diye fısıldar, oradadır öykü, Canetti orada.
“Kien, okuma yazma bilmeyenlerin o aşağılık yaşam hedefi olan mutluluğa neredeyse inanmaya ikna olmuştu. Eğer mutluluk, peşinde koşmadan kendiliğinden gelirse, onu zorla elde tutmaz ve belli bir hoşgörüyle davranırsanız, birkaç günlüğüne onun varlığını tahammül etmek kabul edilebilirdi.”
Ve bir ömür boyu insanın itaat ve hakimiyet arzusunu inceleyen Canetti, fısıltının çığlıktan daha korkutucu olabileceğini biliyordu.
Kitle ve İktidar 1960 yılında yayınlandı. Bu eser, insanlığı övmediği gibi okuyucuyu da övmüyordu. Kalabalıkları bir cerrahın yırtık dokuya baktığı gibi bakıyor, romantizmden uzak, rahatlık içermeyen, rahatsız edici bir sakinlikle benliğini kazanıyordu. Kalabalık sadece sokaktaki kitle değildi. Kalabalık bir mantıktı: bulaşıcılık, taklit ve aniden yitirilen kendilik duygusunun gittikçe daha az olmasına izin verme. Kalabalık, korkunun bedeni keşfettiği andı. Güç, bu korkuya bir yön verildiği an. Elbette Zürih, ayaklanmaların yaşandığı bir şehir değildi, en azından dışarıdan bakanların tembel hayal gücünde öyle. Zürih kendini denge olarak satıyordu: göl, bankacılık, temiz sokaklar, sakinlik. Ama mesele şehrin kalabalık olup olmadığı, onun isyanları ve hezeyanları değildi. Mesele, kalabalıkların her yerde potansiyel olarak var olmasıydı, bu potansiyeldi tehdit ve bu potansiyeldi kavga.
Senkronize sabırsızlığa, mikro aceleye, sıkışmış yüzlere, kibar kalmak zorunda olan küçük öfkelere, şehrin ritmi nasıl uyguladığına bakılınca, Zürih’in eğitimli bir metronom izinde ritmin ahengine kapılmak zorunda bırakan bu şehri izlemek de onun bir parçası haline gelmek demektir. Belki de Canetti’nin asıl teması insanın yok olma arzusuydu. Çokluğa katılarak güvende olma, kalabalıklar arasında kaybolurken, onun bir parçası olma hissini taşımadan onunla yitip gitme, silinme, unutulma ve yitip gidişlerin arasında gösterişsiz sonların sevinciydi. Ve belki de Zürih tam da bu arzuyu, sessizce, verimli bir biçimde, olanca sadeliğiyle öğretiyordu.
*
Canetti uzun yıllar başka yerlerde yaşadı, ancak “başka yerler” bir konum değil, bir durumdu. Son yıllarında İsviçre’ye geri döndü ve sonunda 14 Ağustos 1994’te Zürih’te öldü. Bu dönüşte zafer yoktu. Ancak edebiyatın zafere ihtiyacı yoktu. Ve Zürih’te soluk, kesin, duygusuz.


Fluntern Mezarlığı yazarlarını efsane olarak değil, koordinatlar olarak saklar. Joyce oradadır olanca şatafatı ve kalabalığıyla ve ondan çok uzak olmayan bir yerde Canetti vardır, hemen yanında, iki sürgün, iki farklı dinleme biçimi, aynı tepenin altında dinlenmektedir. Şehir onların varlığını dramatize etmez. Onu içerir.
Yürüyüş
Şimdi tekrar Limmat’a doğru yürüyorum, şehrin sesinin coştuğu nehir kıyısına doğru, mühürlü bir mektup gibi son ışığı taşıyor uzaktan yakına. Zürih’teki çocuğu düşünüyorum, sokakların kelimelerini öğrenen, kesinliklerin acımasızlığını, sessizliğin nasıl bir ders olabileceğini öğrenen çocuğu.
Zürih, Canetti’yi bir kulağa dönüştürdü. Ve o kulak da sanki bizi uyarmak istercesine kalabalıkların anatomisini yazdı. Şimdi kelimeler kalabalık, düşlerim iktidarın gölgesinde. Şimdi sessizlik hükümdar, ben ise onun bir parçasıyım. Evet, nehrin kıyısında.
“Her zaman ilk başlatan düşmandır, ilk konuşan o olmasa bile, kesinlikle bunu planlamıştır; ve eğer gerçekten planlamamışsa, bunu düşünmüştür; ve eğer bunu düşünmemişse, düşünmüş olacaktır.”
Adsum.
