Bookinton

Pişmiş Tuğladan Duvarları Var: Boccaccio ve Hatıranın Floransa’sı Üzerine

Bir şehir insanı kırabilir, onu yok edebilir belki de. Ama insan, o şehrin yıkıntıları arasından kelimelerini alıp yeni bir dünya kurabilir. Tıpkı Boccaccio’nun Floransa’ya ve tüm insanlığa yaşamın en canlı hikâyelerinden birini bıraktığı gibi.

Hasan Sezer

Şimdi Arno nehri, süslenmeyi reddeden ağır bir keder gibi akıp gidiyor önümden. Kışın son rüzgârları Ponte Vecchio’nun asırlık taşlarını serinletiyor. Gün ışığı Floransa’nın dar sokaklarına ulaşmakta nazlanıyor. Su bulanık, su sessiz, su bir sırrın dostu gibi kendi bildiğini okuyor sessizce. Kimler geçti bu kıyıdan? Hangi çığlıklar boğuldu bu kiremit rengi çatıların, heybetli, tepeleri gökleri delen kubbelerin altında? Bir arayıştır köşe bucak kaçmak.
Signoria Meydanı’nda heykeller donuk bakışlarıyla izliyor telaşlı kalabalığı. Hınca hınç kalabalık kahve kokuları ve deri atölyelerinin tıkırtıları arasından akıp gidiyor, su gibi, yalın ve sahici. Neşenin kederle, yaşamın ölümle köşe kapmaca oynadığı çağların ağır, isli hafızası önümde. Santa Maria Novella’nın çanları çalıyor uzaktan. Ve ben, bu sisin içinde zamanın çatlaklarından sızan bir sesin narin dokunuşlarıyla uyanıyorum. Dinliyorum. Seziyorum. Boccaccio’dur adı, karanlığın ortasında kelimelerden bir kalkan. O, şimdi zihnimde, yakında aramızda dolaşacak.

Kan Kana Diş Diş

Bir insanın kaderi doğduğu evin duvarlarında, reddettiği bir kimliğin gölgesinde şekillenir. Giovanni Boccaccio, 1313 yılında gayrimeşru bir çocuk olarak dünyaya geldiğinde, aidiyet yaralı bir kavramdı. Babası Boccaccino di Chellino, Floransa’nın yükselen tüccar ve bankacı sınıfının pragmatik bir temsilcisiydi. Babasının dünyasında kelimeler yalnızca senetlere, sayılar ise altına tahvil edildiğinde bir değer taşırdı. Şiir ise aylakların, işe yaramazların uğraşıydı.

Boccaccio’nun ilk sürgünü, siyasi bir otorite tarafından değil, bizzat babası tarafından ilan edilmişti. 1327’de, henüz genç bir çocukken, o dönemin ticaret ve kültür metropolü olan Napoli’ye, bankacılık ve ticaret öğrenmesi için gönderildi. Ancak güneşin kenti Napoli, Boccaccio için hesap defterlerinin değil, Angevin sarayının ihtişamlı kütüphanelerinin, aristokratik zarafetin ve ilk büyük aşkı Fiammetta ’nın1 şehri oldu.

Ticarette başarısız olunca babası onu Kilise Hukuku okumaya zorladı. Ancak Boccaccio’nun içindeki kavga çoktan başlamıştı: Yasaların ve paranın soğuk diktatörlüğüne karşı, şiirin ve masalın başkaldırısı. Napoli’de geçirdiği on yılı aşkın süre, onun için bir tür “cennetti” fakat bu cennet, babasının 1340’ta iflasın eşiğine gelmesiyle parça parça yeryüzüne düştü. Boccaccio, Napoli’nin deniz kokan aydınlık sokaklarından, Floransa’nın siyasi krizler, iflaslar ve entrikalarla boğuşan kasvetli, karanlık havasına geri dönmek zorunda kaldı. Bu, aydınlıktan karanlığa, gençliğin düşlerinden yetişkinliğin acımasız gerçekliğine atılan mecburi bir adımdı. Sürgün asıl şimdi, memleketin soğuk toprağında başlıyordu.

Sessizliği ve Kalkanı

Eğer Boccaccio sadece Napoli’deki o neşeli günlerinde kalsaydı, belki de tarihin sararmış sayfalarında sıradan bir saray şairi olarak yitip gidecekti. Ancak Floransa onu başka bir sınavla, mutlak bir yıkımla sınadı: Kara Ölüm.

O yıl, Floransa bir mezarlığa dönüşmüştü. Veba, kenti bir sis gibi sarmıştı. Boccaccio’nun Decameron’un girişinde anlattığı Floransa, sokaklarında cesetlerin yığıldığı, yasaların çöktüğü, merhametin ve insanlığın korkuya teslim olduğu bir yok oluş sahnesiydi. İnsanlar ya evlerine kapanıp delirmeyi bekliyor ya da yaşamın bilinen sonu gelmişçesine sokaklarda sefahat içinde ölümü karşılıyordu. Bu, insanın kendi doğasından, kendi şehrinden ve insanlığından sürüldüğü, ölümün diktatörlüğünü ilan ettiği koskoca bir kavganın, bir eşiğin ta kendisiydi.

İşte Boccaccio, bu mutlak sessizliğin, bu çürüyen bedenin karşısında kelimeleriyle direnmenin yolunu bulmuştu. Decameron, yalnızca bir hikâyeler toplamı değil, ölümün karşısında yaşamı kutlamanın, deliliğin karşısında aklı korumanın manifestosuydu. Yedi genç kadın ve üç genç erkek, Santa Maria Novella kilisesinde buluşup vebadan kaçmak için Floransa’nın dışındaki kırlara, o yeşil sığınağa doğru yola çıktığında, yalnızca bir şehri terk etmiyor, ölümü reddediyorlardı.

“Bence bizden önce pek çok kişinin yaptığı ve hâlâ yapmakta olduğu gibi… bu şehri terk edip kıra gitsek ve orada, mantık sınırlarını hiçbir şekilde aşmadan, elimizden geldiğince neşe ve keyif içinde yaşasak çok iyi olur.”

Bir eşikti bu. Tıpkı Dante’nin Araf’ı, Bachmann’ın Venedik’i gibi. Floransa, Boccaccio için terk edilmesi gereken bir cehennem, sığınılacak taşra villaları ise yeni bir dilin, yeni bir toplumsal sözleşmenin kurulduğu yerdi. O on genç, on gün boyunca her gün on hikâye anlatırken zamanı durduruyor, sözcüklerin tınısıyla bir varoluş evi inşa ediyordu. Ölüm dışarıdaydı, yıkım dışarıda. Ama anlatının çemberi içinde yaşam olanca canlılığıyla, tutkusuyla, ihtirasıyla ve kahkahasıyla direniyordu.

“İnsanlara merhamet etmek insani bir özelliktir ve herkeste bulunması iyi olmakla birlikte, bilhassa bir zamanlar teselliye muhtaç olup da bunu başkalarında bulmuş olanlardan beklenir.”

İnsanın, İnsana, İnsanca Çıplaklığı

Boccaccio için anlatmak bir eylemdi. Anlatmak, kaosun ortasında bir düzen yaratmak, dehşetin karşısında gülümsemek ve en önemlisi burada olduğunu, henüz ölmediğini, direndiğini betimleme biçimiydi. O, orta çağın ağır, kuralcı, günahkâr sayan skolastik duvarlarını aşarak insanın zaaflarını, arzularını, din adamlarının ikiyüzlülüklerini, kurnazlıklarını ve acılarını sansürsüzce sergilemişti.

Boccaccio Latincenin o kutsal ve ulaşılmaz zirvesinden aşağı inmiş, halkın konuştuğu o bayağı bulunan (volgare) İtalyanca ile, yani sokaktaki insanın diliyle kurmuştu dünyasını. Onun metni bir kaçış edebiyatından ziyade, yaşama sımsıkı tutunmanın direnişiydi. Kelimelerle kurulan bir nefes odası, çürüyen bedene karşı bedenin hazlarını savunan bir kavgaydı.

“Dertli olanlara merhamet etmek insani bir şeydir; bu herkese yakışsa da özellikle geçmişte teselliye ihtiyaç duymuş ve bunu başkalarında bulmuş olanlardan beklenir. Eğer bir zamanlar buna ihtiyaç duyan, değer veren veya bundan teselli bulup haz alan birileri varsa, o kişilerden biri de kuşkusuz benim.”

Son yıllarında, tıpkı gençliğinde olduğu gibi yoksulluk ve yalnızlıkla boğuştu. Floransa Cumhuriyeti onu elçi olarak kullansa da o hiçbir zaman o ticari kentin tam anlamıyla bir parçası olamadı. 1375’te Certaldo’da hayata veda ettiğinde, arkasında sadece Rönesans’ın kapılarını aralayan bir başyapıt değil, aynı zamanda felaketin ortasında insan onurunu hikâyelerle kurtarmanın reçetesini bıraktı.

Yürüyüş

Gün akşama evrilirken Arno’nun kıyısından Santa Croce Meydanı’na doğru ilerledim. Yağmur çiselemeye başladı, taş kaldırımlar parlıyordu sönük sokak lambalarının altında. Yedi gün, yıl, yüz yıl öncesinin o koyu, zifiri karanlığını besledim yüreğimde. Vebanın yuttuğu o kalabalıkları, terkedilmiş evleri. Ve o dehşetin içinden süzülüp gelen, insanı tüm çıplaklığıyla anlatan o eşsiz gülümsemeyi.

Bir şehir insanı kırabilir, onu yok edebilir belki de. Ama insan, o şehrin yıkıntıları arasından kelimelerini alıp yeni bir dünya kurabilir. Tıpkı Boccaccio’nun Floransa’ya ve tüm insanlığa yaşamın en canlı hikâyelerinden birini bıraktığı gibi.

Şimdi yağmur hızlanıyor, köprünün öte yakasında ışıklar soluk. Kelimeler kalabalık, düşler hayatta kalmanın telaşında. Yürüyorum bu ıssız sokaklarda, geçmişin ayak izlerine basarak yürüyorum durmadan, nehrin kıyısında.

“Aşk öyle bir ateştir ki, sevilen kişinin hayaliyle ne kadar körüklenirse o kadar şiddetlenir; ne kadar soğuk olursa olsun hiçbir su onu söndüremez ve kalp bir kez bu ateşin esiri oldu mu, onu dizginleyebilecek kadar güçlü hiçbir mantık yoktur.”

Adsum.

  1. Rivayetlere göre bu kişi Maria d’Aquino’dur. Dante’nin Beatrice’i gibi ulaşılmaz bir sembol olmaktan ziyade, arzuları ve acılarıyla çok daha insani bir figürdür. Boccaccio’nun başyapıtı Decameron‘daki yedi genç kadından biri olmasının yanı sıra, yazarın bir kadının iç dünyasını ve terk edilme acısını ilk kez kadın ağzıyla anlattığı Fiammetta’nın Ağıtı (Amarous Fiammetta ya da Elegia di Madonna Fiammetta)  adlı eserinin de başkahramanıdır. ↩︎


Diğer dosyaları incelemek için tıklayın.

Bir Yorum Bırakın

Your email address will not be published.