Nehrin Kıyısında
Eşikler Atlayacak: Elsa Morante Üzerine
Morante için Napoli bir merkez değildir. Yaşamın paylaşım sahası. Ancak Napoli, yazının sınırlarını belirleyen bir eşik olarak önem kazanır. Burada kalamamak biyografik bir kaçış değil; estetik bir farkındalıktır. Yazının her yerde barınamayacağını gösteren bir deneyim.
Hasan Sezer
Düş Düşe Kavga
Karmaşanın karnaval havaları sarıyor çehremi hınca hınç. Mağaza kepenkleri yarı aralık, kırık kaldırım taşlarını döven motorların korna sesleri, Via Toledo’da bir kış günü, yine de güneş selamlıyor insanlığı uzun katmanlı binaların gölgelerinden kurtulabildiğince. Sokaklar dar, nefes nefese, parçalanıyor gökyüzü. Egzoz dumanı siniyor balkonlardan sarkan çamaşırların üzerine, taş, duvar ve seslerin ağıt düşünceleri. Üst üste binmiş düşlerin yitme zamanı. Spaccanapoli’ye var diyorlar, tanıyacaksın ihtirasın unutulmuş sancılarını, git ve yürü durmadan, yürümektir bir aylağın durdurulamaz görevi. Denizin kokusu siniyor damağıma, sert rüzgâr dövüyor ellerimi, kağıtlarım uçtu uçacak.

Ya razı olacaksın ya da direneceksin boyunduruğun kavgalı damarlarına. Soğuk bir sıcak düş kadar yakın bu seçenekler, kim başkaldıracak bu susuzluğun ızdırabına? Sürgün diyor içimdeki ses, sürgündür yasası arayışın. Kaybolacak kelimelere isyanın ateşi. Bazen bulunamayarak başlar, bazen bulunabilmenin imkansızlığıyla. Dolayısıyla bir eşik bu. Yitirilmiş sancılara inat hatırlamak için mutluluğun kanlı ellerini. Ne sığınak ne de varış! Şimdi bir eşikteyim, çok sesli ağıtların kapısında. Kavga ve kargaşa, bir yaşamın beceri anlatıları. Napoli’deyim, nehrin kıyısında. Limanlar uzanıyor ötede, trenler taşıyor mu yaralıları hala? Evsiz yurtsuz bir boğuk yırtınış, zamanın hat izleri arasında, bir kavga bu, eşikler atlayacak. Sesler arasında bir ses ulaşıyor yanıma, avucunda masalsı düşler besler.
Ey büyük Morante! Roma’nın ağlarından inmiş Napoli’nin kavga düşlerine. Düşman gözükürken ufukta, kapıda sürgünlük. Bir bağdır bu eşiklerin arasında, tahrip edilmiş tren yolları, yolculuklar bir heyecanın korkusunu taşır.
Yiten Güllerin Unutulmuş Balları
Elsa Morante 1912’de Roma’da doğdu. Gayrimeşru bir çocuk olarak dünyaya gelmesi, onun yazın evreninde hiç kaybolmayan bir kırılmanın ilk işaretiydi. Aidiyet, onun için hiçbir zaman doğal bir durum olmadı; kazanılması gereken, çoğu zaman da reddedilmesi gereken bir olguydu. Faşizm yıllarında Roma’da yaşamak, yalnızca politik bir konumlanış değildi; gündelik hayatın her anına sinen bir korku biçimiydi. Dolayısıyla onun savaş anlatısı kanlı cephelerin değil, varoluşun sancılı benlik kavramlarında sürüyordu.

La Storia’da (1974) savaş, cephelerden değil, bir annenin çocuğunu doyuramayışından anlatılırken Ida Ramundo’nun hikâyesi, tarih kitaplarında bir dipnot bile olamayacak kadar “küçük” bir hayatın yansımasıdır; ama Morante için tarihin gerçek merkezidir bu.
Quelli come te, che hanno due sangui diversi nelle vene, non trovano mai riposo né contentezza; e mentre sono là, vorrebbero trovarsi qua, e appena tornati qua, subito hanno voglia di scappar via. Tu te ne andrai da un luogo all’altro, come se fuggissi di prigione, o corressi in cerca di qualcuno; ma in realtà inseguirai soltanto le sorti diverse che si mischiano nel tuo sangue, perché il tuo sangue è come un animale doppio, è come un cavallo grifone, come una sirena.1
1943 Napoli’si yalnızca fiziksel olarak değil, toplumsal olarak da dağılmıştır. Liman kenti olması, şehri sürekli bir geçiş alanına dönüştürür. Askerler, mülteciler, kaçaklar ve açlık ve sefaletin doruk noktaları. Sanki bu şehirde kimse kalıcı değildir, zamanın ruhudur geçicilik. Morante’nin yazısında sıkça rastlanan kırılganlık ve güvensizlik duygusu, bu geçicilik atmosferiyle örtüşür. Napoli, savaş sonrası İtalya’da yoksulluğun en çıplak hâliyle görüldüğü yerlerden biridir. Quartieri Spagnoli’nin dar sokaklarında, liman çevresindeki geçici barınaklarda bu yoksulluk elle tutulur derecede hissedilmektedir.

Morante’nin ilk büyük romanı Menzogna e sortilegio, savaş yıllarında biçimlenir ve 1948’de yayımlanır. Roman, Güney İtalya’nın hayali bir coğrafyasında geçer; masal, yalan ve büyüyle örülmüş bu aile anlatısı pastoral değildir. Kapalı, karanlık ve boğucudur. Napoli, bu masal evreninin hemen dışında, dağıtıcı bir gücün temsili gibi durur. Morante için masal, gerçekliğin sertliğine karşı kurulan bir korunma alanıdır. Morante’nin yazısı kapalı dünyaları sever. L’isola di Arturo’da Procida Adası, sınırları belli bir evrendir. Yazı, her mekânda aynı gücü taşımaz. Bazı şehirler anlatıyı taşır, bazıları ise dağıtır. Napoli, dağıtan şehirlerdendir. Morante için bu dağılım, yazının yönünü belirleyen bir işarete dönüşür. L’isola di Arturo’da (1957) ada, bir sığınak değil, bir yanılsamadır. Arturo’nun çocukluğu, doğanın cömertliğiyle değil, duygusal ihmalle şekillenir. Baba figürü, bir kahraman değil, bir boşluktur. Morante’nin masalı, tam da burada karanlıklaşır: sevginin eksikliği, en büyük trajediye dönüşür.
Ah, è un inferno essere amati da chi non ama né la felicità, né la vita, né se stesso, ma soltanto te! E se tu hai voglia di sottrarti a un simile sopruso, a una simile persecuzione, essa ti chiama Giuda! Precisamente, tu saresti un traditore, perché ti va di girare per le vie, alla conquista dell’universo, mentre che lei vorrebbe tenerti sempre con sé, nella sua dimora d’una camera e cucina!2
Yoksulluk, Morante’de romantize edilmez. Ne bir erdemdir ne de bir arınma biçimi. Yoksulluk, insanın dünyayla kurduğu ilişkiyi bozan, ama aynı zamanda onu çıplaklaştıran bir koşuldur. Yoksulluk gibi çocukluk, Morante için masumiyet değil; açıklıktır. Dünya, ilk kez çocukken bütün ağırlığıyla hissedilir. Yetişkinlik, bu ağırlığı unutmanın yollarını öğretir. Morante, yazıyla bu unutmaya direnir. Bu yüzden çocuklar onun metinlerinde sadece karakter değil, etik bir ölçüttür. Morante’de kentler bir kader mekânıdır. Duvarları yüksek, sokakları kalabalık, ama her zaman bir çocuğun kaybolabileceği kadar büyük. Ekmek kuyruğunda beklerken zamanı uzayan, akşam karanlığında eve dönmeyi erteleyen, savaşın gürültüsünü bir battaniyenin altından dinleyen kentlerdir. Morante’nin yazısı, tam da bu yüzden, bağırmaz. Yüksek sesle konuşmaz. Cümleler, bir çocuğun umutları gibi düzensiz ama ısrarlıdır. Kaybın, yiten, soldurulan ve dışlanan, “balları” çalınan güllerin hatırlatmasıdır.
Yürüyüş
Bu bir sızı. Çocukluğun içinden yükselip yetişkinliğin bütün açıklamalarını boşa düşüren, tarihin gürültüsüne rağmen sessizliğini koruyan bir sızı. Elsa Morante’nin dünyası, büyük olayların değil, o olayların içinden geçmek zorunda bırakılanların dünyasıdır. Zafer anlatılarının, ulusal destanların, kahramanlık masallarının arasından sızan bir bakış bu: merdiven aralıklarında bekleyen çocukların, mutfak köşelerinde susan kadınların, adını koyamadığı bir korkuyla büyüyenlerin bakışı.

Santa Lucia’ya doğru yürürken deniz sakinleşiyor. Feribotlar adalara açılıyor. Procida hattına bakıyorum. Kimler öldü burada? Kimler yitti zamansız? Bir savaştı adı, yersiz ve yurtsuz insanlığın anlatıları. Şehir arkamda kalırken sesler dağılıyor. Napoli, geçici olanları kabul eden bir şehir. Bir durak, bir geçiş noktası.
Sì, per la morte, un uomo grosso e un guaglione, sono tutti uguali. Per lei, sono tutti creature!3
Adsum.
- Senin gibi, damarlarında iki farklı kan dolaşan insanlar asla huzur ve mutluluk bulamazlar; ötedeyken buraya gelmek isterler, buraya gelir gelmez hemen kaçmak isterler öteye. Bir yerden diğerine, sanki hapishaneden kaçıyormuşsun ya da birini arıyormuşsun gibi gidecek; ama aslında sadece kanında karışan farklı kaderleri kovalayacaksın, çünkü kanın çift ruhlu bir hayvan gibidir, bir grifon atı, bir deniz kızı. ↩︎
- Ah, mutluluğu, hayatı, kendini sevmeyen, sadece seni seven biri tarafından sevilmek ne kadar da zor! Ve eğer böyle bir zulümden, böyle bir zulümden kaçmak istersen, o sana Yahuda der! Tam olarak, sen bir hain olursun, çünkü sen sokaklarda dolaşıp evreni fethetmek isterken, o seni her zaman yanında, tek odalı evinde tutmak ister! ↩︎
- Evet, ölüm karşısında, iri bir adam da genç bir delikanlı da, hepsi aynıdır. Onun için hepsi birer yaratıktır! ↩︎
Diğer dosyaları incelemek için tıklayın.
