Kambur adlı eseriyle Ahmet Hamdi Tanpınar Ödülü kazanan yazar Esra Kahya, toplumsal bir yaraya parmak basıyor. Kitabında, kendi kamburu üstüne bir de yaşadığı toplumun yükünü sırtlanan karakteri ise Acibe. Osmangazi Belediyesi Yayınlarının yayımladığı, bir intiharla başlayan Kambur, önyargının toplumsal bir sorun olduğunu gözler önüne seriyor.

Cahide Gürkaplan

Eserleriyle birçok edebiyat dalında ödül kazanan Esra Kahya, edebiyatın engin sularına dalmaya gönül vermiş fakat kabuğunu kıramamış herkesi edebiyat yarışmalarına davet ediyor. Esra Kahya ile Kambur’u, edebiyat yarışmalarını ve kendi edebiyat yolculuğu hakkında konuştuk.

Ahmet Hamdi Tanpınar Ödülü aldığınız roman Kambur ile adınızı daha geniş bir kitleye duyurdunuz ancak bugüne dek pek çok dijital ve basılı mecrada öyküleriniz yayımlanıyor. Sizinle yeni tanışacak okurlarımız için yazma uğraşına nasıl başladığınızı sormak istiyoruz.

Yazmak doğal bir süreçte, olması gereken buymuş gibi kendiliğinden oldu bende. Sobalı ve kalabalık bir evde kendimle kalabildiğim tek yerin sayfalar olduğunu keşfimle başladı her şey. Kitapları çok sevdim. Hülyalı bir okurdum. Kurgu nereye çekerse ortaya gidebilirdim. Kitapların beni kandırmasına hep izin verdim. Annem de çok okurdu. Sofrada bile okuyan, kitap bitmeden rahat etmeyenlerdendi. Sonra ben, onun gizli gizli şiir yazdığını fark ettim. Annemi okumak benim ilk kıvılcımım oldu sanırım. Bilmediğim anneyi keşfim, lirizmin kuvvetli etkisi, hayranlık ve biraz da kıskançlıkla tek okuru kendim olan şiirler yazmaya başladım. Lise yıllarımda il-ilçe genelinde düzenlenen yarışmalarda adım duyulana kadar da kabuğumun içindeydim. 

Farklı yazınsal türlerde üretmek isteyen okurlarımız ve yazar adayları için önerebileceğiniz yöntemler neler? Hikâyelerinizi nerelerden topluyorsunuz?

Farklı yazınsal türlerde üretmek için hazır bulunuşluk çok önemli. Öncelikle yeterli donanıma sahip olmak gerek. Türlere hâkim olmadıkça salt yetenekle ya da kıvrak kelimelerle bu işin kotarılacağını düşünmüyorum. Bunun yolu da okumaktan geçiyor. Edebiyat bir umman. Önce o ummana dalmalı ve okumalı. Dolmadıkça akılmaz, diye düşünüyorum.

Hikâyelerimi nereden topluyorum? İçimden topluyorum, diyebilirim. Hepsi orada bir yerde ve çıkmayı bekliyor. Okuduklarım, kalanlar, gidenler, hayallerim, eksikler, kırgınlıklar, mutluluklar ve daha fazlası içimde bir yerde birikiyor. İlk cümle çıktıktan sonra o cümlenin akrabası olan kim varsa sırayla gelip kuruluyor öykünün içine. Hazır bir kurguyla öyküye oturamıyorum. Vakti gelen, yazılmak isteyen ne varsa içimdeki istiften kopup öykü oluyor. Öykü tarlam, içimde.

Üslubunuzu yakalamanızda hangi yazar veya şairlerden etkilendiniz?

Lise ve üniversite yıllarımda Nazan Bekiroğlu hayranıydım. Onun kelimelerle raksını izlerken başım dönerdi. Kelimeler kutsaldır benim için ve asla tek anlama gelmezler. Katmer katmer onlar. Açtıkça büyüler. Nazan Bekiroğlu da böyle. İlk yazılarımda ona öykündüğümü sonradan fark ettim. Üslubumdaki şiirsellik gözümü şiirle açmış olmamın yanında Nazan Bekiroğlu’nun da etkisidir. Bir de Ahmet Hamdi Tanpınar var. Ondan etkilenmem de sözün musikisinden. Sesli bir üslup. Onu okurken duyduğum sesleri çok sevdim. Davetkar ve buyurgan. Canlı ve tesirli. Bir kendinden geçiş hâliyle okudum onu. Zekâsına hayran kalarak. Kurgudan ziyade sözü nasıl söylediğine, aktarımın gücüne hayranlıkla… 

Paul Valery “İlk dize Tanrı’dandır,” sözüyle yazı işçiliği ve ilham arasında bir tartışma yaratıyor. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz diye merak ediyoruz. Yazarlık için ilham yeterli mi?

“İlk dize Tanrı’dandır,” diyen Valery’e selam olsun. Duymak istediğimi söylemiş. 🙂 İlk cümlenin kutsiyetine inanıyorum. O cümleyi yazmak için beklemiyorum. O cümle “gelsin” diye bekliyorum hep. Müthiş bir doğma anı bu. İlham için “bir içe doğuş, tanrısal bir dürtme,” dersek evet ilham önemli. Ama yeterli mi? Elbette hayır. Lezzetli bir yemek yapmak için malzemeler yetmez. İşin inceliklerini de bilmek gerekir. Mesela ben ne kadar uğraşırsam uğraşayım keklerim annemin keki kadar lezzetli olmuyor, kabarmıyor. Yazmak da böyle işte. Ne yetenek ne de ilham tek başına yeterli olmayacaktır. Kalemi, zihni ve yüreği beslemedikçe, üçünü harmanlamadıkça “Bunun neyi eksik?” der dururuz.

Ahmet Hamdi Tanpınar Ödülü’nü kazandığınızda neler hissettiniz? Edebiyat yarışmaları ve ödülleriyle ilgili ne düşünüyorsunuz?

İlk öğrendiğimde ağladım. İnanamadım. Düşünsenize hayran olduğunuz bir yazarın adıyla anılan bir ödülün sahibisiniz. Adımın onun adıyla yan yana gelmesi hâlâ heyecan verici benim için. Bunun gururunu ömrümce yaşayacağım.

Edebiyat yarışmaları ise edebiyata gönül verip de nereden başlayacağını bilmeyenler, kabuğunu kıramayanlar için bir fırsat bence. Evvela müthiş bir motivasyon. “Ben yapabiliyorum,” hissinin tescili. Eğitimde ödül ve cezanın yeri tartışılmaz. İnsanız biz, ödülü sevmeyenimiz var mı? Ceza ne kadar caydırıcı ise ödül de o kadar güdüleyici. Kendimden pay biçerek söylüyorum, yıllarca kendi kendime yazdım durdum. 2020’de MEB tarafından düzenlenen Hasan Âli Yücel öykü yarışmasında ikinci olmasaydım bu kabuk kırılmayacaktı. İyi ki o yarışmaya katıldım ve iyi ki yapabildiğime inandım. Yarışmaya eser gönderdikten sonraki heyecan var bir de. İçten içe gıdıklayan, umutlandıran, kaşıyan. Onun tadı da paha biçilmez. Sırf bu heyecan için bile yazılabilir.

Yazarların yazdıklarından kopması ve tamamladım diyebilmesi zor diye tahmin ediyoruz. Sizin için bir öykü ne zaman tamamlanmış ve diğer insanların da okumasına hazır sayılır?   

Öyküyü yazarken kahramanın içine girenlerdenim ben de. “O” olmayı seviyorum. Kahramanla bütünleşip onun evreninde yaşayınca her şey daha kolay oluyor. Vedalar da trajediye dönüşmüyor çünkü öykü bana bitmesi gereken yeri söylüyor. Kahraman ne kadarına izin verirse o kadar. Bir yazıcı olmaktan çok elçi olma görevini üstleniyorum ben. Bazen hayretler içinde izliyorum metinde olan biteni. Bazı finallerde ben bile şaşırıyorum gerçekten. Bitmeyen öykü sendromu yaşamıyorum. Hepsiyle vedalaşabildiğim gibi tekrar karşılaştığımızda yeniden de başlayabilirim. Kapıyı kapatsam da anahtarlar hep bende.

Kambur, toplumsal bir yaraya işaret ediyor. Fiziksel durumu nedeniyle hor görülen bir karakter var: Acibe. Hayatı cesaret ile kırılganlık arasında sürüp gidiyor. Acibe’yi sizden de dinlemek isteriz.

Ah Acibe… Adının manası “Garip, tuhaf”. Adıyla müsemma. Kambur, ötelenmiş, istenmemiş, sevilmemiş bir karakter. Kendi kamburunun altında ezildiği yetmezmiş gibi etrafındaki herkesin kamburunu da yüklenmiş. Kitabı okumayanlar için onu daha fazla deşifre etmek istemiyorum ama romanın ilk cümlesi, tabuttan duyduğumuz o cümle, aslında Acibe’nin de özeti. 

“Ben dün gece kendi isteğimle öldüm. Otuz beş yıl süren bir kâbustan uyanmak için bunu yapmak zorundaydım ve yaptım. Pişman mıyım? Belki, biraz… Yaşayan her insan kadar pişman ve ölen her insan kadar eksik işte…”

Kambur’un alt başlığı “Bir İntihar Çok Ölüm”. Seçtiğiniz konu ve karakterler bağlamında düşünürsek okurlara ne anlatmak istiyorsunuz?

Romanı okuduktan sonra okurun kafasında netleşecek bir alt başlık bu. Kambur, Acibe’nin intiharıyla başlıyor. Bir intihar! Ve bu intiharın ardından ölen tek kişi olmuyor. Her ölüm gibi aslında. Acibe ardında bıraktığı mektuplarla birkaç ölüme daha sebep oluyor. Ruh bedenden ayrılmadan da ölebilir insan. Yitirince, yanılınca, yıkılınca… Bu bağlamda bakmak lazım. Çok ölümden kastım da bu. Ölmeden ölmek ya da tersi “Bu nasıl yaşamak?” diye sormak.

Baş ucu kitaplarınız ya da yazarlarınız hangileri?

Baş ucumda Didem Madak var hep. Bendeki yeri çok ayrıdır. Derindir muhabbetimiz. Bir de Orhan Veli, Ethem Baran ve ustam Bayram Baş’ın kelimeleri baş ucumda durur. Döner durur okurum diyeceğim kitap çok aslına bakarsanız. Ama bu; o anki ihtiyacıma, keyfime, vaktime, daha doğrusu okuma amacıma göre değişiyor.

Gelecekteki çalışmalarınız neler? 

İnanın bunu birlikte göreceğiz. Hiçbir planım yok. Ben sadece yazmayı seviyorum. Eğer vakti ve nasibi varsa belki bu yazılanlar bir gün kitap olur. Mümkünler dünyasındayız ve kelimeler gerçekten sihirli…


Esra Kahya kimdir?

1982 yılında Kastamonu’da doğdu. İlk, orta ve lise öğrenimini bu şehirde tamamladı. Gazi Üniversitesi Türkçe öğretmenliği bölümünden mezun oldu. 2005 yılından beri Türkçe öğretmeni olarak görev yapıyor. Aynı zamanda Anadolu Üniversitesi Edebiyat Fakültesi son sınıf öğrencisi. Bartın Üniversitesi’nde Yabancılara Türkçe Öğretimi alanında yüksek lisansına devam ediyor. Evli ve bir çocuk annesi. 

“Koku” ile 2020 MEB Hasan Âli Yücel Öykü Yarışması İkinciliği
“Kambur”
 ile 2021 Ahmet Hamdi Tanpınar Edebiyat Ödülleri Birinciliği
“Yeniçerinin Hezeyanı”
 ile Seyhan Livaneli Öykü Yarışması finalisti
“Moreno Çağırıyor”
 ile Luna Yayınları Birinciliği
“Ölüm Çemberi”
 ile Sarıçiçek Öykü Yarışması Üçüncülüğü
“Arada Kalmış”
 ile Tomris Uyar Öykü Yarışması Üçüncülüğü
“Eşekli Zerzevatçı”
 ile Ümraniye Öykü Yarışması Mansiyon
“Ben Bir Yalan Uydurdum”
 ile Oğuz Atay finalist
“Zaman İkiye Bölündü”
 ile İpek Şehir Öykü Yarışması Birinciliği 
“Helalleştik Payas”
 ile Payas Öykü Yarışması Birinciliği
“Yetiş Umay Ana”
 ile Konak Belediyesi Kadın Öyküleri Öykü Yarışması Birinciliği
“Yasemin Kokulu Ölümler”
 ile Dedektif Dergi Zehirli Kalemler Öykü Yarışması Altıncılığı

Bunların dışında Gülten Akın, Ankara’ya Dair, Sancar Maruflu, Naci Girginsoy, İshak 2022 öykü seçkilerinde ve KDY tarafından yayımlanan “O” isimli kolektif kitapta öyküleri yayımlandı.

Diğer yazar röportajlarını okumak için tıklayın.