İş hayatında aklımızla karar vermeye alışmışızdır. Son dönemlerde ne hissettiğimiz mantığımızla verdiğimiz kararlar kadar önemli hâle geldi. Editörlük bu anlamda duygunun en başat olduğu mesleklerden biri çünkü birçok insan sevdiği işi yapmak için çılgınca egolarından, kazançlarından vazgeçiyor. Peki bunun duygusal tatminini yaşayabiliyorlar mı? 

Mürsel Çavuş

Kendimi hep dünyanın en şanslı insanları arasında sayarım çünkü âşık olduğum işi yapıyorum. CEO’luk, müdürlük, çok para, pahalı giysiler… Ih ıh! Hiçbiri gözümde değil. Kalbimi pır pır ettiren bazen bir kelime öğrenmek, bazen bir yazıyı çatarken bir fikir bulmak bazen okuduğum bir kitapta bir “vay canına” anı yakalayıp nefessiz kalmak falan… Rasyonel akılla hareket edenler için abuk subuk sayılabilecek işler… Neyse ki yalnız değilim, biz de bir klanız. 

Şimdilerde meslektaşlarımla dolu bir fanusun içindeyim, bol bol haberleşiyor, benzerliklerimizi keşfediyor, tartışa konuşa birbirimizin zihninde yeni snapslar oluşturuyoruz. Hiç de fena değiliz yani… 

Tutkularımızdan biri mesleğimiz editörlükle ilgili farkındalık yaratmak. Bu nedenle bu yazıyı “sızlanıyorlar” diye okumayın. “Aaa böyle miymiş, bak bugün de editörlüğe dair yeni bir şey öğrendim,” diye okuyun olur mu?  

Gelelim beklentiler versus gerçeklere… Bir editörün kalbini kıran, insanlık için küçük editörler için büyük şeyler var. Okuyan, yazan, yayımlayan ince ruhlu insanların bu konuda farkındalık kazandığı an düzeltilebilecek şeyler bunlar. Gelin bunların ne olduğuna birlikte bakalım:     

Yayınevleri bunları süreç yönetimine katmalı dediğimiz şeyler  

Künyeye yazmamak: Ah o künyeler! Bu yazıda en başa yazılmayı hak ediyorlar çünkü haftalarca bazen aylarca üzerinde çalıştığınız kitabın künyesinde adınız bile geçmiyorsa, yayınevi size kitaba hiç emek vermemiş gibi davranıyorsa kalbiniz kırılmaz mı? Kırılır. Kırılıyor da… Pek çok editör, redaktör, son okumacı künyede adını görmeyince buruluyor, şevki kırılıyor, hatta mesleğine küsüyor. (Şahsi çözümüm, yazar/yayıncı sözleşmelerime “Editör olarak künyede yer alacaktır.” maddesi koydurmak oldu, meslektaşlarım okuyorsa bu adımı unutmasınlar.)  

Kitap göndermemek: Yayınevleri protokol gönderim listelerine o kitabı sattırabilecek kişileri koyar. Oysa künyede editörün, redaktörün, son okumacının adını yazıp kitabı çıkınca teşekkür notuyla gönderseler o emekçiler o kitabı en az 10-15 kişiye satın aldırır. Sosyal medyası güçlü bir editörse daha da fazla sattırır çünkü yıllarca “Şu kitapta çalıştım, alıp bakabilirsiniz,” der, tavsiye eder.

Geç ödeme yapmak: Yayınevlerinin çoğu dışarıdan çalıştıkları editörlerin ödemeleri konusunda hiç de titiz sayılmaz. İçerideki personelin parası ödenir ve dışarıdan çalışanlara en son sıra gelir. Oysa dışarıdan çalışanların sabit geliri olmadığı için aslında ödemeye en acil ihtiyacı olanlar onlardır. 

Sosyal haklarını yok saymak: Bu madde de yayınevinde çalışan editörler için… Editörlük çok hammaliye bir iştir ve uzun vakit alır. Bu nedenle yayınevleri için bir editörü, redaktörü geceli gündüzlü çalıştırmak, hafta sonları okuması için kitap vermek gayet yerinde kararlardır. Hatta, “Bu kitap şu kadar sürede bitecek,” baskısı yüzünden bazı editörler işlerini hakkaniyetle yapamadıklarından bahseder durur. Bu baskılar karşısında editörün özel hayatı, tatili vs. akla gelir mi? Tabii ki gelmez. Editörlere iş saatleri harici iş de vermeyin, hafta sonu da her dakika hazır ve nazır olmasını beklemeyin. Onların da özel hayatları olsun ki baltalarını bilemeye fırsat bulsunlar. 

Editöre her işi yaptırmak: Sadece editörlerin değil, Türkiye’de özel sektörde çalışan hemen herkesin handikaplarından biri eldeki dar kadrolara uzmanı olduğu veya olmadığı her işi yaptırmak. Bu yaklaşımdan editörler de nasibini alıyor. Editör radyo spotu da yazıyor sosyal medya postu da ve tabii yayınevinde eleman hiç yoksa yeri geliyor kargocu da sekreter de tasarımcı da pazarlamacı da editör oluveriyor. 

Yazarlar editöre doğru davranıyor mu?

Editörlüğe bedava yapılması gereken iş muamelesi yapmak: Nedense toplumumuzdaki genel kanı editörlerin zevk için çalıştığı, paraya gerek duymadıkları yönünde. Oysa editörlük nitelikli bir iş kolu; maliyetinin “bir ömür artı işi yaptığı süre” şeklinde hesaplanması gereken mesleklerden biri… Editörlerin posta kutuları çevresindekilerin, “5 sayfa yazı yazdım, bunu bir düzenlesene,” veya “Roman yazdım olmuş mu?” e-postaları ile dolar taşar. Oysa bir makaleyi düzenlemek bile bir iş günü, bir romanı editoryal okumadan geçirmek aylar alır. Kim kime bir iş gününü ayırma lüksüne sahip? Bunu bir doktordan, temizlikçiden veya başka bir meslek mensubundan isteyebilir misiniz? Öyleyse neden editörden uzmanlığını bedavaya yapması beklenir ki?! 

Editörü satın almış gibi davranmak: Pek çok iş kolunda mesai saatleri dışında o mesleğin profesyoneline ulaşamazsınız ama söz konusu olan editörlük olunca… Yazarın aklına bir fikir gelir, gece 00.30’da size telefon etmekten, pazar akşamı 17.00’de mail atıp bir saat içinde dönmediyseniz telefonla aramaktan hiç çekinmez. Sanki editörlük 7/24 hizmet vermeniz gereken bir meslek kolu gibi algılanır. Oysa editör zaten duşta, yürüyüşte, gece uyumadan önce bile kitabınızı düşünür ve zaten tükenmişlik sendromuna beş dakika mesafededir. 

İşi bitince hatırlanmamak: Yazarların editörle geçirmek istediği mesai kitap çıktığında editörü hatırlamamak şeklinde sona erer. Ne bir teşekkür duyarsınız, ne de imza günlerinde, yazarın davet edildiği toplantılarda adınız anılır. Yazarın editörle işi bitince sanki editör buhar olup uçmuştur ve sanki kitap yayınlama sürecinin yüzde 100’ü yazar tarafından başarılmıştır. Oysa kapak tasarımcısından editörüne, son okumacısından yayıncısına, dağıtımcısından kitabı okura anlatan kitapçısına kadar herkesin o kitabın başarısında emeği ve payı vardır. Lakin bunu yazar çoğu zaman görmez, bilmez! 

Burada meslektaşlarıma sormak isterim, sizin kalbiniz neden kırılıyor?

Diğer Editörlerden içeriklerini okumak için tıklayın.