Tiamat – İhsan Oktay Anar

Kitap Yazarı:
İnceleme Editörü: Banu Demir

Soğuk ve karanlık dipler, boş ve anlamsızdı.” Yıl 1915, Osmanlı’ya ait bir Tahtelbahir, Mısır açıklarında Britanya gemilerini yok etmek üzere emir almıştır. Ancak saldırdıkları gemiden ganimet olarak aldıkları altın bir sandık onların sonunu mu getirecek?

Sitede Yayınlanma Tarihi: 24 Mayıs 2022

Türü: Roman

Okur Yaşı: 18 yaş ve üzeri genel okur kitlesi

Hedef Kitle: Bilim kurgu, aksiyon, gerilim, korku, mitolojik romanlardan zevk alanlar

Sayfa Sayısı: 156 sayfa

İmla: ☺️

Ebat: 16 x 24 cm

Kategoriler:

İnceleme

İhsan Oktay Anar, Türkiye’de kendisine çok özel bir okur kitlesi oluşturmayı başarmış nadir, nadir olduğu kadar da Türk edebiyatında önemli bir yazar. Onun kitaplarını anlamak için katman katman çözmek, mutlaka her yazdığı olayın arkasındaki felsefi yaklaşıma ve aynı Tiamat’ta olduğu gibi konu mitolojiye dayanıyorsa o efsaneyi bilmekte fayda var.

1915 yılında 1. Dünya Savaşı devam ederken padişah Abdülhamit, Tiamat telsiz kodlu tahtelbahiri (denizaltı) Kızıldeniz girişine yakın bir yerde göreve yollar. Denizaltının görevi o bölgede bulunan bütün düşman gemilerini batırmaktır.

Saldırdıkları son şilepten, kumandan ani bir kararla ganimet toplamaya karar verince mürettebatın bir kısmı gemiye gider ama şahit oldukları görüntüler son derece korkutucudur ve buldukları cesetlerin ölüm şekli akıl dışıdır. Ancak iki melek figürünün koruduğu altın bir sandık ve işlemesi farklı görünen yedi adet çivi, hepsinin aklını başından alır. Öyle ki gemide yaşadıkları tüm anlamsızlıkların, hatta gördükleri cesetlerin ölüm biçimlerini bile kafalarında örtbas etmelerine sebep olur. Ve sandığı denizaltına götürmeye karar verirler.

“Birkaçı altın sanduka yanına çömelmiş, akıllara sığmayacak kadar muhteşem ve muazzam, insani idrakin çok ötesinde, neredeyse ancak bir peygamber havsalasına sığabilecek kadar önemli ve kıymetli bu şey karşısında, kendilerinin av mı avcı mı olduklarına karar veremediklerinden donakalmışlardı.”

Altın sandık denizaltına getirildikten bir süre sonra üzerindeki gözleri kamaştıran iki melek figürü birden değişime uğrar ve aldıkları o yedi çivi ise bir kabusa dönüşmek üzeredir.

Kitap dozajı giderek artan bir gerilimle, üzerlerinde savaş gemilerinin cirit attığı Akdeniz’in derinliklerinde, onları fark edecek bir destroyerin attığı bir torpido ile her an dibi boylayacak denizaltı içinde yaşanan, korkunç bir bozguna dönüşen doğaüstü olayları olağanüstü bir tempoyla anlatıyor. Okurlar metal ve klostrofobik bir tabutu andıran denizaltının içinde şeytanla karşı karşıya kalan birkaç adamın nefes kesen yaşam ve varoluş mücadelesine tanık oluyor.

“Acaba hepimiz hayal mi gördük? Cümleten çıldırdık mı? Altını demirle mi karıştırdık, meleği ifritle, Tanrı’yı şeytanla? Işığa gidelim derken karanlığa mı daldık? Cennet yerine cehennemi mi seçtik?”

Babil’in yaradılış efsanesi

Babil’in yaradılış destanında Tiamat, tuzlu sular tanrıçasıdır. Delicesine âşık olduğu Apsu ise tatlı sular tanrısı. Ne zamanki bu iki tanrı bir araya gelir işte o zaman onların parçalarından yeni tanrılar türer. Ama bu yeni oluşan tanrılar, Tanrı Apsu’ya bir pusu kurarak onu öldürür. Bunun üzerine Tanrıça Tiamat, korkunç yaratıklardan oluşan bir canavarlar ordusu kurar. Dişleri bıçak gibi keskin, damarlarında zehir dolaşan ejderhalar, aslan ve akrep kafalı adamlar, boynuzlu garip yaratıklar… Tiamat yeni sevgilisi Kingu’ya kaderler tabletini verir ve onu tüm yetkileriyle donatarak bu garip ordusuyla savaşa yollar. Ancak Tanrı Marduk, Tiamat’ı yener ve onun yarattığı 11 canavarı hapseder. Kingu’nun elindeki tableti ele geçiren Marduk onu da mühürler. Tiamat’ı ise hiç acımadan ortadan ikiye ayırır. Tanrıça’nın yarısını gökyüzüne serer ve ondan yıldızlar ile sonsuz gökyüzünü yaratır. Kafasını koparıp uzak bir yere fırlatır ve gözlerinden suların akmasını sağlar. Böylece Fırat ve Dicle nehirleri oluşur. En son kalan parçayı yere serer ve böylece yeryüzü oluşur. Efsaneye göre Kingu’nun kanından da insan soyunu yaratır. Marduk insan soyunu yarattıktan sonra tanrıların sorumluluklarını insanlara yükler ve tanrılar böylece serbest kalırlar.

Efsaneyi okuduktan sonra lütfen bir kez daha kitabın kapak çizimine bakın işte orada tüm bu canavarları, Osmanlı tuğrasını, fener balığını, denizaltını ve daha birçok detayı görebileceksiniz. Bu muhteşem kapak çizimi için Ali Yaycıoğlu’nu kutlamak gerek.

T1AMAT telsiz koduyla yazarın burada Babil destanındaki Tanrıça Tiamat’a ve daha önceki kitaplarından AMAT’a da gönderme yaptığını düşündürdü bana. Amat’ta denizde geçen bir kitap olduğu için belki…

Tarih, felsefe, yaradılış bir arada

Tiamat, sadece mitolojik efsanelere değil, insanlığın varoluşunun tamamına bakan bir yapıt gibi geldi bana. Sandık ise hem Tevrat’taki anlaşma sandığının yeniden tecellisini hem de Bakara Suresi 248. ayetteki ‘tabut’ ifadesini çağrıştırıyor.

Peygamberleri onlara: Onun hükümdarlığının alâmeti, Tabut’un size gelmesidir. Meleklerin taşıdığı o Tabut’un içinde Rabbinizden size bir ferahlık ve sükûnet, Musa ve Harun hanedanlarının bıraktıklarından bir kalıntı vardır. Eğer inanmış kimseler iseniz sizin için bunda şüphesiz bir alâmet vardır, dedi.

Tevratta adı geçen ahit sandığı (Sözleşme Sandığı) On Emir’in yazılı olduğu iki orijinal taş tableti barındıran altın kaplamalı ahşap bir sandık. Sandık yapıldıktan sonra altın kaplanmış, altından dört halka sandığın dört köşesine sabitlenmiş ve kapağın üzerine de cennetin kapısında bekleyen iki meleğin karşılıklı birer tasviri konmuş.

Bir diğer detay ise yedi adet çivi. Bu da Babil destanında bahsedilen çivi yazılarıyla yazılmış tabletleri ifade ediyor. Bu çivilerin 1845 yılında Irak Ninova’da, İngiliz arkeologlar tarafından bulunduğu ve şu an İngiltere’de British Museum’da sergilendiği biliniyor.

Kitabın kahramanları 

Aylardır Tiamat’ın sınırlı alanına sıkışmış mürettebat, o zamanın Osmanlı halkının birebir tezahürü gibi. Anar, her bir karakter üzerinden varoluşu, yaratımı, yaşamı sorguluyor hatta kitaptaki tek eksik figür olan kadın figürü yerine tayfalardan biri “zenne” kıyafetine büründüğünde mürettebatın kadına bakışı açısı da onun vasıtasıyla okura aktarılıyor. Anar, kitapta âdeta karakterler vasıtasıyla Osmanlı’nın o dönemine doğru okuru saf ve derinlemesine etkileyen bir yolculuğa çıkartmış. Beni kitapta tek zorlayan denizcilik terimleri oldu ama yine de her bir terimin ne olduğu bilmeseniz bile kitap sizi içine çekip sürüklüyor. Bir yandan da yazarın bu kadar denizcilik terminolojisine hakimiyeti hayranlık uyandırıyor.

Tiamat, edebiyatımızda yepyeni kapılar açabilecek potansiyele sahip. Bir Stephen King geriliminden aşağı kalmıyor, Bram Stoker’ın Drakulası gibi olmasa da ortaya hayali garip bir canavar çıkarıyor, Dan Brown’un kitaplarındaki o mitolojik hikâyelerin tadını veriyor. Ayrıca yazar bizim zamanımızdan bazı detayları da zekice -sanki espri olarak- katmış kitaba. Sandığın içindeki canavarın sanki bir 3D printerla basılıyormuş/yaratılıyormuş kısmı beni çok güldürdü.

“Akıl bize korkmayı öğretti.”

Tam sekiz yıl aradan sonra çıkardığı bu roman, İhsan Oktay Anar’ın diğer romanlarından biraz farklı gibi olsa da, okura olağanüstü bir gerilimle bütün olayları birebir hissettiren hatta bütün ahengiyle dinlettiren bir roman ve kesinlikle okunmaya değer başarılı bir eser.

İhsan Oktay Anar kimdir?

İhsan Oktay Anar, 21 Kasım 1960 tarihinde doğdu. Lisans, yüksek lisans ve doktora eğitimini Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü’nde tamamladıktan sonra, aynı bölümden 2011 yılında öğretim üyesi olarak emekli oldu.

1995 yılında yayımladığı Puslu Kıtalar Atlası isimli ilk romanı, yirmiden fazla dile çevrildi ve hem içerik hem biçim olarak çok ilgi görüp beğenildi. Efrasiyab Hikâyeleri adlı romanı da İngiltere’de tiyatro oyunu olarak uyarlandı ve sahnelendi.

Anar, 2009 yılında Erdal Öz Edebiyat Ödülü’ne layık görüldü.

Diğer kitap incelemelerini okumak için tıklayın.

Yorumlar (0)

Yorumlar

Henüz Bir Yorum Yok

Be the first to review “Tiamat – İhsan Oktay Anar”