Bookinton

Özyeğin Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Özlem Yenerer Çakmut, kendi ifadeleriyle cumhuriyete gönül vermiş Mustafa Kemal’in ışığıyla yolunu aydınlatmaya çalışan ve bilginin, öğrendiklerinin paylaştıkça çoğalacağına inanan cumhuriyet gönüllüsü bir kadın. 5 Aralık Dünya Kadın Hakları günü vesilesiyle kendisine dünyada ve Türkiye’de kadınların sahip olduğu hakları ve kadın hakları mücadelesinin yıllar içinde geçirdiği süreci sorduk.  

Tuğçe Akan

5 Aralık Dünya Kadın Hakları Günü’nün Türkiye’deki kadınlar açısından önemi nedir?

Mustafa Kemal Atatürk sayesinde 5 Aralık 1934’te Seçme ve Seçilme Hakkı’nın verilmesinin ardından kadınlar için inanılmaz bir gelişim süreci yaşandı. Dolayısıyla kadın hakları bakımından dünyaya öncü olan bir ülkenin neferleri olarak bizim için çok anlamlı. Sadece 5 Aralık’ta değil her gün minnet ve sevgiyle haklarımızı savunuyoruz. 

Özgürlüğün, nefes almanın, yaşamanın, birey olmanın ne demek olduğunu, yakınımızdaki ülkelerde günümüzde yaşanan olayları, özgürlükleri için mücadele ederek hayatlarını kaybeden insanları gördüğümüzde aslında çok daha iyi anlıyoruz. 

Cinsiyet gözetmeksizin birey olmak çok önemli. O yüzden ötekileştirmeye çalışılan bir cinsiyet olarak baktığımızda sizin de diğerlerinin yanında eşit olduğunuzun gösterilmesi, anlatılması, söylenmesi çok daha kıymetli. Bu kıymetin anlamını gerçekten bilmemiz gerekiyor. 

Bildiğiniz gibi 5 Aralık, dünya çapında 8 Mart gibi kutlanan bir gün değil. Mustafa Kemal Atatürk’ün 17. yüzyıldan itibaren yükselen kadın mücadelesini dikkate alarak kadınların siyasi anlamda temsiliyeti ve söz yetkisini desteklemesi dünyaya örnek teşkil ediyor.

Sonuç olarak, bu hak İsviçre’de bizden seneler sonra 70’lerde verildi. İngiltere’de pankartlar vardı: “Bizim Türk Kadınlarından neyimiz eksik?” diye. Şu an dünyaya örnek olan şey, bu hakkı bizim 1934’te almış olmamız.

Cumhuriyet döneminden günümüze kadarki süreçte Türkiye’de kadın hakları konusunda hangi devrimler gerçekleştirildi? 

Eski dönemlere, yüzyıllar öncesine döndüğümüzde ataerkil bir yapının içerisinde olduğumuz için kadınlar sürekli ikinci planda tutulmuş, görülmemiş, görülmek istenmemiş, farklı bir gücün temsilcisi denmiş, cadı denmiş, öldürülmeye çalışılmış, dışlanmış, itilmiş, sadece bir meta olarak kullanılmış, bir kenara süs gibi konulmuş, bir obje anlamı verilmiş. 21. yüzyılda bile bazı ülkelerde, “Kadın acaba insan mıdır, değil midir? Hakları olur mu olmaz mı?” şeklinde tartışmalar yapıldığını görüyoruz. Dolayısıyla dünyanın her yerinde, uzun yıllardır kadın mücadelesi var. Bu mücadeleye dikkat çekmek ve desteklemek için belirli anmalar yapılıyor, toplantılar düzenleniyor. 

Bütün süreci düşündüğümüzde cumhuriyetin ilanıyla birlikte kadın mücadelesi için bir yol açılıyor. Kadına seçme ve seçilme hakkının verilmesinin yanı sıra eğitiminden, yaşamına, çalışma hayatından, ücret politikasına varıncaya kadar eşit haklara sahip bir birey olması sağlanıyor. Medeni Kanun, bu düzenlemeler arasında temeli oluşturuyor. Yasalar önündeki eşitlik, özellikle miras hakkı, soyadına sahip olabilmek, İş Kanunu çerçevesinde çalışabiliyor olmak, eğitim hakkı, siyasete girebilme hakkı, seçme ve seçilme hakkı, temsil gücü… Bütün bu hakların hepsi cumhuriyet döneminin kazanımları. Savaştan çıkmış, kayıpların olduğu bir ülkede atılan adımlarla ve devrimlerle toplum yeniden inşa edilirken o toplumun sac ayakları erkek ve kadın olarak şekillendiriliyor. Kadınlar da erkeklerle aynı seviyeye ve eşit vatandaş statüsüne çıkarılıyor. 

Türkiye’de kadın hakları gerçekten devrim niteliğinde. Kadınların her açıdan medeni dünya içerisinde yer bulmasını sağlıyor ve modern birey olmasının önündeki bütün engelleri kaldırıyor.

Türkiye’de kadınlar hangi haklara sahip olduklarının farkında mı?

İşte orada koskocaman bir soru işareti var. Günümüzde komşu coğrafyalara baktığımızda hâlâ yalnız başına seyahat etmek ya da araba kullanabilmek için hayatlar söndürülüyor ya da bu hakları aldıkları zaman toplumsal sevinç gösterileri ortaya çıkıyor. Oysa biz bunları cumhuriyet ile elde ettik. Uygulama pratiğinde zaman zaman duraksamalar, tereddütler yaşansa da hâlâ birçok ülkeden oldukça ileri seviyedeyiz. Sahip olduklarımızın bilincinde olmalı, nesiller boyu aktarmalı ve korunması için de mücadele etmeliyiz. Artık daha fazla can gitmesine gerek yok. 

Sonuç itibarıyla bu ülke, bu dünya hepimizin mutluluğu için var. Bir gruba, bir tarafa, bir cinsiyete acı çektirmek, onu kısıtlamak, onun mutsuzluğu için mücadele etmek, onun adına karar vermek, aslında budur senin mutluluğun demek, onu sınırlara mahkûm etmek, diğer tarafın da hakkı değil. Kadın olarak biz de bunu bileceğiz ve o sahip olduklarımızla bütün dünyaya da örnek teşkil edeceğiz. Onun için dikkat etmemiz gerekiyor.

Kadın haklarının ulusal ve uluslararası düzeyde korunmasında hangi düzenlemelere gidildi? Bu bağlamda Türkiye dünyada nasıl konumlanıyor? 

Yüzyıllardır, uluslararası alanda kadın haklarıyla ilgili bir mücadele sürüyor. Türkiye, Amerika, Avrupa ve Afrika’da sözleşmeler oluşturuldu. Kadına karşı ayrımcılık, çalışma haklarıyla bağlantılı düzenlemeler, çocuklarla ilgili, kız çocuklarıyla ilgili gibi pek çok düzenlemeler bu metinlerin içerisinde yer alıyor. 

BM başta olmak üzere uluslararası örgütlerin ön ayak olduğu konulara ilişkin uluslararası sözleşmelerin getirdiği yükümlülükler, ulusal metinlerin içerisine yerleştiriliyor. Hem çok taraflı ve hem de ikili pek çok metin imzalanarak hayata geçiriliyor. Tüm toplumları veya bölgesel bazlı bazı toplumları etkileyen düzenlemeler yapılıyor. Hepsi kadınların daha özgür olması, haklarını kullanması için. Hepsi bu mücadelede çok kıymetli. 

Uluslararası alanda da sanırım en fazla karşımıza çıkanların başında şiddet ve çalışma düzeni ile ilgili olanlar geliyor. Bu düzenlemelerin içerisinde Türkiye’nin öncü olduğu İstanbul Sözleşmesi’ni görüyoruz. İstanbul Sözleşmesi, CEDAW’ın kazanımlarından. Pek çok devlet tereddütsüz kabul etti, bazıları çekincelerini ileri sürse de kabul etti. Hâlen imzaya açık. En son Ukrayna’da kabul edildi. Hâlen sözleşmenin kabulü ve uygulamaya konması için pek çok ülkede kadın örgütleri çok ciddi çalışmalar yapıyor. 

Biz çıktığımızı ifade etsek de bütün dünyada özellikle şiddete maruz kalmış bireyler için çok önemli bir sözleşme. Yine de not düşmek istiyorum. Hukuktaki paralellik ilkesi ile bağlantılı olarak İstanbul Sözleşmesi yürürlükte olmaya devam ediyor.

Bağımsız kadın hareketinin Türkiye’de kadınların insan haklarının gelişimine katkısı ve TMK, Anayasa, TCK ve diğer yasalarda yapılan değişiklikler üzerindeki rolü ne?

Türkiye’deki bağımsız kadın hareketlerinin çabalarını ve bu çabaların kanunlar üzerindeki etkisini, gerçekten etkisi olup olmadığını elbette sorgulamalıyız. Kadın hareketi var ve güçlenerek devam ediyor, edecek. 

“İlk Medeni Kanun Türkiye’deki bağımsız kadın hareketinin etkisiyle mi oluştu?” derseniz onunla başlayan bir süreç değil tabii ki. Başta Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere cumhuriyet rejiminin kurucuları, dünyadaki kadın hareketi ve haklarından etkileniyor. Kadınları medeni dünyanın bir parçası hâline getirmek istiyorlar. 

Sonraki süreçlerde yapılan düzenlemelerle her şey kadınların lehine mi oldu? Uzmanlık alanım Ceza Hukuku olduğu için söylüyorum ne yazık ki değil. 1926 tarihli 765 sayılı Türk Ceza Kanunu’nda kadınları gerçekten rencide edici, ayıran bazı düzenlemelerin var olduğunu ifade etmemiz gerekiyor.   Örneğin mülga Kanun’un 438. maddesi; fuhuşu meslek edinmiş olan kadına yönelik cinsel saldırı suçunun işlenmesi durumunda verilecek cezanın daha az olması gerektiğini ifade eder. Kanun uygulamasının yansıması olan içtihatlarda mahkemeler “fuhuşu meslek edinmiş olan kadına yönelik gerçekleştirilecek ırza tecavüz (cinsel saldırı) fiilinin ve yarattığı etkinin “iffetli” kadında yarattığı ile  aynı olmayacağını” ifade etmekteydi. 

Evlenme vaadiyle kızlık bozma suçu bakımından; “kadında bulunması gereken hasletler” olarak söz edilir kızlık zarından. Bu ve daha birçok ibare yargı kararlarında dikkat çekicidir. 

Keza yine mülga TCK’da olan ırza tecavüz (cinsel saldırı) suçunun failinin, mağdurla evlenmesi sonrasında 5 yıl içinde boşanmayı gerektirecek bir kusuru söz konusu değilse ceza davasının düşüyor olması kuralı da kadın hakları bakımından oldukça olumsuzdu. Bunun gibi pek çok madde aslında gerçekten kadın haklarıyla tamamen ters düşen düzenlemelerdi.

2005 yılında kabul edilen 5237 sayılı yeni Türk Ceza Kanunu’na, 765 sayılı mülga Ceza Kanunu’na saydığım bu maddeler girmedi. Bunların hepsi kadın hareketlerinin sonucu. Bugün erken yaşta evliliklere yönelik olarak yapılması istenen düzenlemeler yine kadın hareketi ve sivil toplum kuruluşlarının etkisi sonucunda yasalaşmadı. 

Bugün ısrarlı takip suçu İstanbul Sözleşmesi ile bağlantılı olarak Türk Ceza Kanunu’na girdi. Dolayısıyla bu da yine sivil toplum kuruluşları ve bağımsız kadın hareketinin kazanımı olarak karşımıza çıkıyor. Çocuğun cinsel istismarı suçundaki düzenlemeler gibi evlilik içi cinsel saldırı suçu da TCK’ya girdi, tüm bunlar bağımsız kadın hareketinin başarısı. Yeterli mi derseniz değil tabii ki. STK’lar baskı unsuru ama gerçek anlamda istediğimiz sonuçları elde edebildiğimizi söyleyemeyiz. Daha ileri adım atmak bakımından hâlâ ataerkil zihniyetin sınırları ve engelleri var.

Sonrasında gerek Türkiye’de yaşananlar gerekse dünyada farklı açılardan yaşanan bağımsız kadın hareketleri ve sivil toplum kuruluşlarının oluşumu, bilinçlendirme hareketleri, yapılan çalışmalar; Ceza Kanunu’nda, Anayasa’da veya Medeni Kanun’da yer alan ve aslında kadın hakları ile örtüşmeyen diğer maddeler üzerinde insanların tekrar düşünmesini sağladı. Mesela kadının evlendikten sonra da bekarlık soyadını taşıma hakkı o mücadelelerin sonrası kazanıldı. 

Medeni Kanun, kazanılması açısından bir devrim ama onun içerisindeki hükümlerin de düzenlenmesi bağımsız kadın hareketleriyle mümkün. Bu noktada da Türkiye açısından gerçekten çok ilerici bir kadın hareketi olduğunu söylememiz gerekir.

Bütün zorluklar, geleneksel yapının ağırlığı, inanç, gelenek görenekler, örf ve âdetlere rağmen buradaki bağımsız kadın hareketi çok ciddi etkileri ve sonuçları da beraberinde getirebildi ve getirmeye devam edecek.  

Türkiye’de gerçekleştirilenler bugün Orta Doğu’ya veya Afrika ülkelerindeki kadınlara örnek niteliğinde. Demokrasinin geliştiği ülkeler açısından farklı ama biz bulunduğumuz coğrafya itibarıyla görebiliyoruz bu durumu. Türkiye, öncelikle Orta Doğu’daki kadınların, ardından tüm dünyadaki kadınların, örnek aldığı ilk yer. O yüzden Türkiye çok farklı bir konumda bunu görüyor olmamız lazım. 

Son olarak eklemek istediğiniz bir husus var mı?

Sorduğunuz her soru önemli ve birbiriyle bağlantılı. Aslında sadece kadın değil LGBTİ+’lar dâhil birçok kesim var ayrımcılığa maruz kalan ve var olan hakları tanınmayan, kullandırtılmayan, ötekileştirilen. Kadın hareketi temel anlamda insan hakkının kabulünü gerekli kılıyor ve diğer tüm kabul görmeyen hakların tanınması için öncülük ediyor mücadeleye. Herkesi insan olarak kabul etmek ve önce insan olarak görmek, herkesin birbiriyle eşit olduğunu, aynı yaşam standartlarına sahip olduğunu, bir kimsenin hayatını yönlendirmek bakımından bir başkasının onun üzerinde hak sahibi olmaması ve hâkimiyet kuramaması gerektiğini savunuyor.

Hayatı paylaşan bireyler arasında bir tarafın üstün olmadığını ve birinin diğerinin yaşamını tamamen  tasarlama ve yönlendirme hakkına sahip olmadığını bilmeli ve kabul etmeliyiz. Bunu bildiğiniz zaman kendi kendimizi de otokontrol ile sınırlandırdığımızda zaten saygı devreye girdiği için daha mutlu ve huzurlu bir ortam içerisinde yaşayacağız. 

Hak kavramından bahsettiğimizde doğal olarak o hakka sahip olmadığını iddia ettiğiniz ve kullanmasının önüne geçtiğiniz kişi ile bir çatışma hâl içerisine giriyorsunuz. Çatışma hâli bir süre sonra iki tarafı karşı karşıya getirdiğinde şiddete dönüşüyor. İşte bugünkü noktada yan yana, omuz omuza olmak yerine karşı karşıya geliyorsunuz. 

Birbirimize saygı göstermediğimiz sürece bu çatışma hâlini sulha döndüremeyeceğiz. Ben dememeliyiz, biz demeliyiz. Doğal olarak birlikte olmayı özümsemeliyiz ve bu şekilde devam etmeliyiz. Bu hususu gerçekleştirmenin en gerçekçi başlangıç noktasının da eğitim olduğunu düşünüyorum. 

Eğitimle ve toplumsal eşitlik esaslarıyla, birbirimize insan ve çevremize de dünyayı paylaştığımız canlılar, bitkiler olarak baktığımızda zannediyorum ki huzura ve mutluluğa kavuşacağız. Bunun için daha zamanımız var gibi görünüyor. Maalesef o bilinç seviyesine henüz ulaşamadık. O yüzden de dayanışma içerisinde, bir tarafın diğer tarafa durumun ne olduğunu hiç duraksamadan anlatması gerekiyor. Yani ben ne yapabilirim ki demeyeceğiz. Bir kişinin sesinin yanına bir kişinin sesi daha eklendiğinde daha güçlü çıkıyor. İşte bunu bilmemiz lazım. O yüzden de bağımsız kadın hareketinin çok büyük önemi var. Belki o anda istediğinizi elde edemeyebilirsiniz ama tarihe not düşmeniz ve sonraki nesiller için örnek teşkil etmeniz önemli. Bu haklar çok kolay kazanılmamış, yavaş yavaş kazanılmış, kazanılmaya da devam ediyor. Kaybedilmemeli öyle kolay…

Hak yazılı olduğu zaman değil, kullanılabilir hâle getirildiği zaman önemli. Haklarımızın var olduğunu bilmemiz gerekiyor. Hak tanınmamışsa ulaşmanız, sahip olmanız bazen imkânsız bazen çok zor oluyor ama tanınmışsa bilmeniz yeter, istediğiniz her zaman kullanabilirsiniz. O yüzden bunun bilinci ile hareket etmemiz lazım. Bunu söylemek isterim. 

Kadın hakları konusunda kitap önerilerinizi istesek… 

  • Duygu Asena – Kadının Adı Yok 
  • Virginia Woolf – Kendine Ait Bir Oda 
  • Judith Butler – Cinsiyet Belası
  • Simone de Beauvoir – İkinci Cins
  • Mary Wollstonecraft – Kadın Kaklarının Gerekçelendirilmesi
  • Leman, Gırgır, Penguen, Bayan Yanı gibi dergilerdeki kadın figürleri, karikatürler; bazen siyasi bazen politik bazen hayata özgü karikatür. Onlar da çok önemli. Bize çok şey anlatıyorlar. Toplumsal yapımıza ayna tutuyorlar, düşündürüyorlar.  Kadın hakları ile çok bağlantılı. Anlamlı ve önemli izler bırakıyor. Dolayısıyla karikatürü ve sanatın her çeşidini es geçmememiz gerektiğini düşünüyorum.

BM’nin Sürdürülebilir Kalkınma Planları çerçevesinde 5. madde toplumsal eşitlik ile bağlantılı ve 2030’a kadar devletlere yükümlülük olarak yüklenilen 17 hedeften bir tanesi. Bu hedef nedeniyle pek çok yayın yapıldı ve farkındalık ciddi boyutta arttı. Çok eser var, önemli olan fark etmeyi ve bir şeyleri değiştirmeyi istemek.


Prof. Dr. Özlem Yenerer Çakmut kimdir? 

İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde lisans eğitimini tamamladı. Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde yüksek lisansı ve doktorasını tamamladıktan sonra Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Ceza ve Ceza Muhakemesi Hukuku Anabilim Dalı’nda Araştırma Görevlisi olarak çalışmaya başladı; 2003’te Yardımcı Doçent, 2009’da Doçent olarak atandı. “Kişilerin Huzur ve Sükununu Bozma ve Gürültü Suçları” adlı çalışması ile 2014’te Profesör unvanını aldı. Şu an Özyeğin Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dekanı olarak görev yapıyor.

Diğer uzman görüşü röportajlarımızı okumak için tıklayın. 

1 Yorum

Bir Yorum Bırakın

Epostanız gözükmeyecek.