İnançlar, destanlar, mitler ve arkeoloji biliminden öğrendiklerini annesinden dinlediği enfes Mezopotamya hikayeleri ile harmanlayarak, kök saldığı toprakların mazisini belki de ne iyi anlatan isimlerden biriyle; Arkeolog Mesut Alp ile sırlara yolculuk yaptık.  

İlknur Akgül Ardıç

Uzun süredir hayranlıkla takip ettiğim, hani şu YouTube kanalında arkeolojiyi tüm Türkiye’ye doyumsuz anlatımıyla sevdiren, içinden duyulmamış insan hikâyeleri çıkaran ve bana göre tam bir hikâye anlatıcısı olan Arkeolog Mesut Alp ile destan ve mitler üzerine hasbihâl eyledik. Siz deyin üç saat, ben diyeyim sabaha kadar anlatsa “hani devamı” diyeceğiniz söyleşinin sonunda benim gibi “arkeolojide para yok” diyenlere kulak astığınıza pişman olmayın umarım. 

Epopeleri mitlerden, söylencelerden ayırmak nasıl mümkün? Temel özelliği nedir?

Bizim sözlü ve yazılı anlatıya bakış açımızın üç temel kriteri var: Mitoslar, destanlar ve tarih. Bu üç temel noktadaki ayrımı yaparken kimlerle ve neyle alakalı olduğuna bakmak gerekir. Tarih, insan dediğiniz varlığın kendisine dair bir kolektif hafıza biriktirme girişimidir. Yani, deneyim aktarımını doğru şekilde yapma kaygısıyla ortaya çıkar. İkincisi de iktidarın kendini ayakta tutma dinamiklerine evrilmesidir. Siz iktidarın diliyle geleceğe vereceğiniz her mesajda kendi çocuğunuzun ve torununuzun iktidarını garantilemiş olursunuz. Yani, tarih insana dair olandır. 

Destan (epope) ise biraz daha sürreeldir. Merkezinde yine bir insan ama yarı insan karakter vardır. Kahramanlık öyküleridir, abartılıdır, bölgeseldir; bir zamana ve mekâna bağlıdır. Örneğin Battal Gazi Destanı Sivas ve Malatya dolaylarındadır. Zaloğlu Rüstem, (Rüstem-i Zâl) Batı İran’a aittir. Hz. Ali’nin savaştaki gücü Orta Güney Arap Yarımadası’ndadır. Kısaca “bir yere” bağlıdır. Örneğin Zaloğlu Rüstem’i Tibet’te, Aborjinlerde duyamazsınız. Onların kendi Rüstem’i, Hektor’u, Paris’i vardır. 

Destanlarda bir kahramanlık hikâyesi anlatılır. Mesela ben size babamın 12 askerle savaştığını anlatırım siz bunu başkasına 18 diye aktarırsınız, bir diğeri 22 olarak yazar. Bu, kahramanlığın doğuş öyküsüdür. Bizim için önemli olan şey “mitostur…” Mitos, insan ve kahramanlıkla ilgili değil tanrısaldır; yani ulaşılamayacak, dokunulamayacakla ilgilidir. En önemli özellikleri zamana ve mekâna bağlı kalmadan güncel olmasıdır. Örneğin Nuh Peygamber farklı isimlerle Latin Amerika’da, Nordik mitosta, Aborjinlerde de vardır; ancak farklı zamanlarda. Misal, İslami literatüre göre 4 bin yıl, diğerlerine göre belki de bin ya da 300 yıl önce… Kimi Nuh’u Ağrı’da kimi Cudi’de ya da Yemen’de arar. Son özelliği ise mitosların boşluklardan müteşekkil olmasıdır. Bir metinde ne kadar boşluk varsa ömrü o kadar uzun, yayıldığı alan o kadar geniş olur. 

“Mitoslar büyük boşluklarla yazılır ki araya zaman sızsın…”

Tarihi belli bir düzlem içinde ele alırsak katmanlarına Alman, Türk, Macar vb. gibi herkesin kendi tarihi oturur. Masiftir; hepsi kendi ideolojisine göre yazılır. Mitosun araları büyük boşluklarla yazılmazsa zaman arasına sızamaz, toplumlar kendisine uyarlayamaz. “Newroz Bayramı” Kürtlerin Dehak denen bir işgalciden kurtulma öyküsüyken Orta Asya’da Türklerin Ergenekon Dağı’nı eritip özgürlüğe kavuşma hikâyesidir. İran’da Arap kökenli bir sömürgecinin öldürülme hikâyesine dönüşür. Newroz (Nevruz) baharın doğuşudur aslında ama bu boşluklar her toplumun kendince doldurmasına vesile olur.

Gılgamış Destanı’nın buluntu yeri.

İnsanoğlunun ilk yazınsal ürünü ve başyapıtı: Gılgamış Destanı

Gılgamış Destanı 1872’lerde keşfedildiğinde salt bir destan olarak deşifre edildi. Bense bugün deşifre ettiğimde bir Neandertal, Homo Sapiens, medeniyet, doğa, iktidar, ezilenler, sınıflar arası çatışma olarak ele alabiliyorum çünkü benim geçmişim olaya böyle bakmama vesile oluyor. Gılgamış yazıldığında Neandertal, Homo Sapiens’le ilgili hiçbir kaygı olmadan yazılmıştır büyük ihtimalle. Ama ben okuduğumda doğa ve medeniyetin, şehir ve köyün çatışmasını rahatça görebiliyorum. Görüldüğü gibi 100 yıl içerisinde benim olaya bakış açım bile değişebiliyor. 

Mitosların erkek egemen bir karakteri vardır. Mitos ve tarih, kalemi elde tutan erkeğin yazıcılığı ile ortaya çıkar. Kadının mitosu, tarihi dahi yine erkek tarafından yazılır. 

Epope/destan türleri neler?

Destanları aslen özü itibarı ile ne için kullanıldıklarına göre ayırabilirsiniz. Toplumu bir arada tutmak için mi savaşçı yetiştirmek için mi tanrıya bağlılık kılmak adına mı? Mesela Nasreddin Hoca bir destan kahramanıdır çünkü varlığı yokluğu tartışılır. Kürtler arasında adı Melayê Meşhûr (Hoci Meşhur-Meşhur Hoca)’dur. Karamanlı Türklerine bakın, Yunan alfabesiyle Nasreddin kitabı vardır. Hocanın bize anlattığı şeyler çok sofi değildir. Herkesle mücadele edebilen, dünyanın ortasının bastığı yer olduğunu iddia eden, Timurlenk’e kafa tutan cesur bir adamdan bahsediyoruz. İslami dönemde, baskılara rağmen karısının dışarda gezmesine ses çıkarmayarak Anadolu’nun cinsiyet-eşitçi yapısına belki de gönderme yapar Nasreddin. Anadolu tarihini Osmanlı’dan başlatıp sadece Türk-Müslüman üzerine kurgularsanız çok şeyi ıskalarsınız. 

“Nasreddin Hoca” ve benzeri özelliklere sahip Çinli Seyyah, “Zhang Guo Lao.”

Destanların böyle ayrımları olabilir. Mesela Gılgamış Destanı bir bilgelik ve kabullenme destanıdır. Kral bir arınma sürecinden geçer. Sürekli kadınların ırzına geçen, istediği kişiyle beraber olan hoyrat bir kralın Enkidu ile tanıştıktan sonra düzelmesi ve bilge bir karaktere ulaşmasının öyküsüdür. Nasreddin Hoca da yaşadığı sosyal olaylara karşı refleks geliştirir, Timurlenke boyun eğmez. Toplumun karşı koyma refleksini besleyen, iç düzeni sağlayacak bir karakter olarak karşımıza çıkar. 

“Destan karakterleri var olma ihtimali olan kahramanlardır. Yani destanlar tamamen uydurma değil!”

Destanın uydurulma kısmı biraz sizinle ilgilidir. Siz destandaki kahramanı neye evirmek istiyorsunuz? Bana sorarsanız Yunus Emre’den Hacı Bektâş-ı Velî ve Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’ye kadar her birinin destansı tarafları vardır. Hayatlarıyla ilgili doğa üstü hikâyeler anlatılır ki bu reel gerçeklikle uyuşmaz. Ama tanrısallığa, ulviliğe inanırsanız her şey mümkündür zaten. Altı günde dünyanın ve evrenin yaratıldığı sınırsız bir güçten bahsediyoruz ki bu gücün içerisinde her şeyin olabilitesi vardır. Orada olasılık fiziği dediğimiz şeylerin hepsi gerçek olabilir; Nuh Tufanı, peygamberlerin mucizeleri gibi… 

Farklı kültürlerin ortak destanları hangileri?

İsim olarak veremezsiniz ama kahramanın yolculuğu olarak ele alabilirsiniz. Anadolu’da bizim en büyük kahramanlarımızdan biri Herkül’dür mesela. Anadolu, Grek, her dönemde vardır. Orta Doğu’da adı Gılgamış’tır, Nordik mitolojide Beowulf’tur… Yani bir kahraman, âlim kişi hikâyesi vardır. Âlim kişi kültürlere göre değişse de her birinin kendi karakteri vardır. Ama Nuh Tufanı bir mitolojik hikâyedir. Bir şekilde adı var olan bir kralın başından bir olay geçiyor ve biz 3 bin yıldır kralın isminin farklı şekillerde yazılageldiğini görüyoruz. Her toplum kendi ismini vermiş, bize gelene kadar Nuh olmuş. Ziusudra*, Utnapiştim**, en son Nuh olmuş. Aynı kişi binlerce yıl hayatımıza ısıtılıp yeniden konmuş. 

(*Sümer mitolojisinde Tufandan kurtulan kişi. **Babil’deki Gılgamış Destanı’na göre Sümer şehir devleti Şuruppak’ın kralı. Efsaneye göre karısıyla birlikte, -ki karısının ismi destanda yer almaz-, tanrı Enlil tarafından gönderilen ve tüm canlıları yok etmeyi amaçlayan büyük Büyük Tufan’dan kurtulmuştur.)  

Sizin en çok ilginizi çeken destan hangisi?

Ben biraz Gılgamış’a takıntılıyım. Çok farklı şifreleri olduğuna inanıyorum. Geçen yıl KVS Belçika Kraliyet Tiyatrosu’na Gılgamış adlı bir oyun yazdım. (Bahsi geçen Flemence oyun yakın bir süre sonra Das Das’ta da Mesut Alp’in yönetmenliği ile sahnelenecek.) Gılgamış’ı ve Enkidu’yu düşünerek paralel işledim; bir Neandertal-Homo Sapiens çelişkisini ele aldım. Gılgamış’ı düşünsenize; Enkidu doğmamış bir varlıktır. Enkidu ne zaman ki rahibeyle birlikte olur, ekmek yer, bira içer, o zaman hayvanlarla konuşamaz, hayvanlar da onu anlayamaz hâle gelir. Enkidu, Homo Sapiense dönüşür. 

Yani insanlaşıyor…

Tabii. Yani medeniyetin temel yapı taşları olan maya ve ekmek ile tanışınca doğadan kopuşu gerçekleşiyor. Doğadan koptukça farklı bir çizgiye bürünüyor. Gılgamış’la olan ilişkisi, Gılgamış’ın babayı öldürme girişimleri, yolculuğu… Bunların hepsini, aslında medeniyetle doğanın savaşının, medeniyetin doğayı katletme öyküsünün 5 bin yıldır kesintisiz anlatıldığını göstermesi açısından çok önemli bir destandır. 

Halkına iyi davranmadığı için tebaasının yakarışları sonucu, tanrılar meclisi Enkidu’yu Gılgamış’ı öldürmesi için yaratır.

Bize ölümsüzlüğü değil aslında ölmeyi anlatan kral!

Bir şehrin sur duvarları içerisinde nasıl ölümsüz olabilirsiniz ki? Gılgamış’ta hep ölümsüzlüğü arayan bir kralın öyküsü anlatılır. Ben buna karşı çıkıyorum. O, bize aslında ölmeyi anlatan bir kraldır. Ölmeyi öğrenen birey tanrıya, tanrıya inanan da iktidarlara inanır ve iktidarlar tanrıların ulakları, vekilleridir. Biz kralların tebaası isek krallar da tanrıların tebaasıdır; biz tanrıların tebaası olamayız! Gılgamış bunu öğütler bize. 

O yüzden mi eskiden hep devlet adamları din adamları oluyordu?

Başrahip kraldır. Gılgamış da başrahipti. Antik Mezopotamya’da rahip en yetkin kişidir. En güçlü komutan kim ise başrahip de o olur. Ama tapınağa kendisi gitmez; görevlendirdiği rahipler gider. Resmiyette başrahip kraldır. Başrahip dediğimiz kavram daha sonra tevhidi (tek tanrılı) dinlerde yeni bir forma dönüşecek, “peygamberlik” makamı diye bir makam gelecektir.

Yahudi tarihi bu anlamda çok önemlidir. Bakın, peygamberlerinin hepsi kendi tarihlerinde toplumlarının lideridir! Ben “tüm peygamberler kraldır” dediğimde -ki buna Hz. Muhammed’i de katıyorum, kendisi İslam ordularının lideriydi-, biri bana “Hz. İsa” dedi, “o kral değil!” Dedim aksine, o kendini Cennetin Kralı olarak ilan ediyor. Kudüs Kralı İsa’yı çağırıyor, “Sen kral olduğunu söylüyormuşsun!” diyor. İsa cevap veriyor; “Tam aksine. Ben Cennet’in Kralı’yım. Kudüs küçük bir yer!” Peygamberlik sıfatı başrahiplikle aynıdır. Tanrıyla başrahip konuşabilir. Peki bizim aracımız kim; peygamberler… 

Destanlar ve arkeolojilerinin ortak izlerini sürersek; en ilgi çekici ya da bilinmesi gerek dediğiniz hangi örnekler var?

Ben Şamanizm’in çok iyi anlamlandırılması gerektiğine inanıyorum. Şamanizm’in yazılı bir kuralı yoktur ve çok lokaldir. Anadolu Şamanizm’i kendi içerisinde yüze bölünebilir. Dersim’deki Şamanizm’le Ege-Aydın’daki bir olmayabilir ama özü olarak doğa bütünleşik, doğa rehber inançlardır. Bu bağlamda insanların din, inanç, mitoloji konularını araştırırken Şamanizm’i öğrenmesi gerekir. Doğayı doğru bir şekilde anlamlandırırsanız tanrıların hepsinin aslında doğadaki bir gücün temsiliyeti olduğunu fark ederseniz. Tarım toplumuysanız baş tanrınız mecburen yağmur ve fırtınadan sorumlu olacaktır; Ege’de Zeus, Hititlerde Telipinu, Sümerlerde Enki/Enkidu/Enlil gibi… Ama tarım toplumu değilseniz, yağmur ve toprak yerine sulamaya ve toprağa bağlıysanız, baş tanrınız hemen nehir ve su tanrıları olacaktır hava tanrıları değil! Orta Doğu mitoslarına bakın hepsi hava tanrısıdır ve en güçlü kral odur. Şimşekleri vardır, yağmur yağdırır, bereketi o verir. Eğer balıkçıysanız imdadınıza Poseidon yetişecek, baş tanrınız suyla, denizle ilgili olacaktır. Bu bağlamda, Şamanizm’i cebe koyarsanız, doğanın temsil ettiği güçleri bölüşen tanrıları da çözerseniz bana kalırsa ikinci adım olarak Mezopotamya’da Sümer mitolojisine geçmelisiniz. 

Destanlar için de aynı durum mu geçerli?

Destan kahramanı olarak mesela Anadolu’da yarı destansı yarı mitolojik bir karakter olan Hıdır İlyas (Hıdıralles/Hoca Hızır)’ı ele alalım. Hızlı giden bir arabanın önüne yaşlı bir adam çıkar, onun sayesinde insanların hayatları kurtulur. Devam etseler belki kaza yapacaklardır… Veya çok hasta biri vardır, içeri Hıdır İlyas girer hasta iyileşmeye başlar… Bunlar gibi destan, mitoloji karışımı bir şeydir Anadolu’da. Hıdır sözcüğünün kökeni Arapça hadır (hadr, hıdr)’dan gelir; doğa, yeşil, yeşillik demektir. Alın size doğa mitolojisi ile bütünleşik bir aktarım. Bunu 5 bin yıl geriye götürün, günümüzde bu bir destan olarak anlatılır. Hoca Hızır vardır, gerçek bir karakter olarak anlatılır ama yaşadığı yer, mezarı, hangi yıllarda yaşadığına dair fikrimiz olmaz! Zaten birey ölümsüz. Her zaman karşınıza çıkabilir. Şimdi buna mitoloji mi diyelim destan mı? Böylesi bazı ara, melez formlar mevcuttur. 

Hıdır İlyas.

“Yazı antik çağda tapınak ve saraylara hizmet ederdi.”

Beş bin yıldır hayatımızda olan yazı, antik çağda tapınak ve saraya hizmet ederdi. Bu ikisine yazılanlar sizin kahramanlık öykülerinizi değil bir kralın seferdeki başarısını, bir tanrının başka bir tanrıyla olan münasebetini anlatırdı. Onun için antik çağda Gılgamış Destanı dışında ulaşabileceğiniz çok büyük destan prototipleri yoktur. En yakın Herkül’e ulaşırsınız. Bana derseniz ki Anadolu arkaik destanları hangileri; ulaşamazsınız çok fazla. Ama krallarla ilgili öykülere ulaşırsınız çünkü başrahiptir. Mesela Sümerlerde (Mezopotamya geleneğinde) Gılgamış gibi yarı tanrı krallar vardır. Hititlerde ise kral, baş rahiptir ve öldüğünde ne derler biliyor musunuz; “IV. Hattusilis bugün tanrı oldu!” Yani Anadolu’da baş rahip öldüğünde tanrılaşır. Din görevlisi olarak insanları yönetir, öldüğü zaman artık o, tanrıların arasındadır. Çok fazla tanrı ve öyküsü vardır. Destanlar arkeik prototip olarak çok fazla elinizde olmaz; mitoloji olur daha ziyade. 

Bunların hepsi arkeoloji metoduyla çıkıyor değil mi ortaya? Ama onda da mesela yazıyı bulanlar, Sümerler ya da gelişmiş uygarlıklar mı daha şanslı oluyor? Ulaşamadığımız bir sürü destan vardır muhakkak.

Biz yaklaşık 150-160 yıldır yazılı tabletler buluyoruz. Sadece İngiltere’deki British Museum’da ve etrafındaki kütüphanelerde 500-600 bine yakın tablet var. Bunları deşifre etmeye çalışan insan sayısı ise 40-50 kişi. Misal 2950 yılına gidelim. Bir sinagogda dünya inanç tarihini sarsacak yeni bir Tevrat yazılmış diyelim; o 40 kişi buna ne zaman ulaşacak? Antik çağı da öyle düşünün. MÖ 3300’den günümüze kesintisiz bir arşiv depoluyoruz. Her gün kralın ne yaptığı, yediği, çevreyle ilgili bilgiler yazılıyor; mitolojiye yeni karakterler eklenip bilgileri kopyalanıyor. Biz de Dil Bilimci Charles W. Finkl gibi şanslıysak belki bir gün yüzbinlerce tablet içerisinde Nuh Tufanı’nın anlatıldığı tableti buluruz. 

Nuh’un gemisi yuvarlak simit gibi miydi?

Mesela sizce Nuh’un gemisi neye benziyor? Kafanızda canlananı söyleyeyim size; ahşaptan devasa bir kayık! Benim YouTube kanalımdan izleyin lütfen tablette bulunan şeklini anlatıyorum. (Buraya tıklayarak izleyebilirsiniz.) Şekli en eski anlatım varyasyonunda nasıl biliyor musunuz, “yuvarlak simit!” gibi! 

Aaa, uzay gemisi gibi mi yani?

İşte bakın, siz bugün uzay gemisi diyorsunuz. Eğer bunu size aya çıkılmadan önce anlatıyor olsaydım belki “Kâbe’nin çevresinde dönmemizin sebebi bu yuvarlak şeydir herhalde, gemiyi hatırlatıyor bize” diyecektiniz. Biz uzaya çıkmadan önce peygamberlerin konuştuğu tüm varlıkları melekler olarak adlandırırken şimdi bu tür varlıkları kimimiz uzaylı olarak adlandırıyoruz. Artık hayalet, cin, peri denmiyor; uzaylılar vardı deniyor.

Charles W. Finkl ve solda Nuh Tufanını anlatan tablette tasvir edilen Nuh’un Gemisi’nin temsili şekli. 

“Yuvarlak bir cisimden bahsediyor tablette. Bağdat’ın güneyinde balıkçılar hâlâ benzer bir gemi kullanıyor.” 

Yüzlerce, binlerce saklı şey var ve hangi birini nasıl çevireceğimizi bilmiyoruz. Arkeolojiden bağımsız olarak ölü diller bölümü var, insanlar bunlara çalışıyor. Ölü dilleri öğrenmeniz de yetmiyor! Örneğin çivi yazısını öğreniyorsunuz ama hangi dilde? Hititçe, Urartuca, Akadca, Geç Babil mi Sümerce mi? Hangi çivi yazısı? Asurolog Bedřich Hrozný ömrünü adayarak Hititçe sadece sekiz kelimeyi deşifre edebildi; biz de ondan sonra Hititçeyi çözdük. Anadolu’nun orta bağrındaki antik Hititçeyi adam eski Almanca ile deşifre etti. 

Hititçe’ye bir ömür adayan Asurolog Bedřich Hrozný. 

“Arkeoloji genç ve dinamik bir bilim dalı. Yeni tekniklerle ancak 100 yıldır uygulanabiliyor.” 

Destanların izlerini en çok hangi objeler ya da yapılarda görürüz? 

Dönemsel olarak değişir. Mesela Antik Yunan’a baktığınızda çanak çömleklerin, vazoların, lahitlerin, duvar boyamalarının, tapınağın ya da mozaiğin üzerinde görebilirsiniz. Mozaiğin sahneleri o mitosla ilgilidir. Yazılı olarak da mezar taşlarında görebilirsiniz. Anlatılan öykünün neyle ilgili olduğuna bağladır bu. Daha eskiye giderseniz, mesela Anadolu’da Hititlere, tapınakların arşivlerindeki kil tabletlerde yazılıdır. Saray ve tapınak duvarlarında destan ve mitoslar çok anlatılmaz; sadece karakterlerin kendileri görünür. Daha çok kralların yapmış olduğu seferlere ait anlatılara rastlarsınız. Mesela Asurlar’da öyledir. Burada sanat, propaganda içindir. Kralın mutlak hakimiyetini herkese anlatmak için kullanılır, örneğin bir vazonun üstünde. Mesela Warka (Uruk) Vazosu diye bir obje vardır; üzerinde en altta su, suyun üstünde bitkiler, bitkilerin üzerinde hayvanlar, hayvanların üstünde köleler, onların üstünde tanrılara sunum yapan krallar ve en üstte de tanrılar nakşedilmiştir. Warka Vazosu günlük kullanıma ait değildir! Bir tapınakta törende kullanılır ve biz buna “riton*” deriz. Ritonlar genelde kutsal hayvan şeklinde, yarı amfibik’tir. Yani yarı insan yarı hayvan, ördek ya da domuz şeklinde olabilir. Beş-on bin yıl öncesine ait çok erken örnekleri de vardır. Mardin Müzesine giderseniz yine böyle bir vazo vardır Gırnavas Höyüğü’nden çıkmış. Üzerinde mitolojik öyküler anlatılır; koyunlar, kurbanlar… Bunlar Antik Mezopotamya’da ise tabletlerde yazılır.  

*Riton: Latince: Rhyton çoğulu Rhyta, Yunanca: ῥυτόν) boynuz, hayvan başı ya da gövdesi biçiminde yapılmış antik kaplara verilen genel isim. Vikipedi.
mezopotamya hikâyeleri
Tanrıça İnanna’ya sunum sahnelerini gösteren meşhur Warka Vazosu. 

Bir epopeden/destandan yola çıkarak bulunmuş bir arkeolojik kalıntı var mı?

Bunun peşine çok düşülüyor. En meşhuru İlyada ve Odysseia destanı biliyorsunuz. Heinrich Schliemann destanı okuyor; tarifler üzerinden Truva savaşının izlerini takip ederek Çanakkale’deki Hisarlık Tepe’yi buluyor. Bilinen hikâyede aslında Troya’nın denize yakın olması lazım. Ama bir deltanın ağzında… Nehir 2-3 bin yılda Troya’yı biraz daha suyunun gerisinde bırakmış. Efes de eskiden denize yakın bir şehirdi ancak günümüzde kilometrelerce uzağında kalıyor. Schliemann, İlyada ve Odysseia’yı okuyarak günümüz Troya’sını bulabilmişti. Kendisi bir hırdavatçı; el arabası satıyor kazılarda. Diyor ki “ben Priamos’un hazinesi bulacağım,” ve buluyor.

Aslında hazine avcısı mı Schliemann?

Tabii… Bu en önemli örneklerden biri. Mesela İsrail’de Lût kavminin yok edilme hikâyesi vardır: Sodom ve Gomora. Oradaki anlatıdan dolayı da İsrailli bilim insanı diyor ki bu olay Ölüdeniz’in şu tarafında gerçekleştiyse, patlamalar, yangınlar; destandan yola çıkarak petrol ve doğalgaz aramaya başlıyorlar. Bulamıyorlar ama araştırıyorlar. Başa dönersek, destanda bir karakterin gerçeklik durumu vardır. Yere ve zamana bağlıdır; alın size Troya! 

Konuştuklarımız çerçevesinde araştırma imkânı sağlayacak kitap önerileriniz hangileri olur?

  • Şamanizm – Mircea Eliade
  • Dinler Tarihine Giriş – Mircea Eliade
  • İlkel Mitoloji/Tanrının Maskeleri 1 – Joseph Campbell
  • Avrasya’da Şamanlar – Mihaly Hoppal
  • Mezopotamya Mitolojisi – Jean Bottéro, Samuel Noah Kramer

—-

Mesut Alp kimdir?

Ege Üniversitesi Protohistorya ve Ön Asya Arkeolojisi mezunu. Anadolu ve Kuzey Mezopotamya coğrafyasında birçok ulusal ve uluslararası arkeolojik kazı projesinde görev aldı. 2006-2014 yılları arasında Mardin Müzesi’nde görev yaptı. Bu süre zarfında, Mardin Artuklu Üniversitesi’nde dersler ve bölgedeki liselerde kültür mirası ve kültür mirası yönetimi ile ilgili eğitimler verdi. Aynı zamanda birçok farklı platformda Mardin ve Kuzey Mezopotamya arkeolojisi üzerine konferans sunumları gerçekleştirdi.

Kazandığı burslar arasında ABD Dışişleri Bakanlığı’nın Uluslararası Misafir Liderler Programı (IVLP) ve British Council’ın Uluslararası Kültürel Liderlik Programı bulunuyor. Mardin Sürdürülebilir Turizm Projesi kapsamında Efsanelerden Masallara Mardin adlı kitabı yazdı. Bu eser dışında Kızıltepe üzerine yazdığı Qoser adlı bir kitabı bulunuyor. Yönetmen ve senarist olarak iki kısa filme imza attı; Midyat üzerine yapılan iki belgeselin de senaristliğini üstlendi. Mardin Eğitim ve Kültür Derneği’nin kurucularından olan Alp, hâlen Nahrin pour Égalité Derneği’nin kurucu başkanlığını yapıyor ve Dilop dergisinde yazıyor. 

Paris’te yaşayan ve aynı zamanda profesyonel bir fotoğrafçı olan Mesut Alp, fotoğraflarından seçkileri kişisel Instagram hesabından paylaşıyor; YouTube kanalında Anadolu ve Mezopotamya tarihi, arkeolojisi, coğrafyası ve inançları üzerine Kürtçe ve Türkçe iki dilli içerik üretiyor.

Diğer uzman görüşü röportajlarını okumak için tıklayın.