Tante Rosa Kitabevi, Ayla Uçar’ın İzmir’de kurduğu şahane bir kitabevi.  Siz bu söyleşiyi okuyorken ne yazık ki Tante Rosa kapanmış olacak. Ayla ile bu söyleşiyi yapmamızın amacı da tam olarak bu! Günümüzde kitapçı olmak veya olamamak! 

Bilgen Ülgen

Biraz seni tanıtmak isteriz. Neler yapıyordun, neler yapıyorsun?

Uzun süredir kitap işiyle uğraşıyorum. Ankara’da bir kitap cafede çalışarak girdim sektöre. İstanbul’a geçtiğimde bu işi profesyonel olarak yapmaya başladım. Kitabevi, dergi ve yayıncılık deneyimlerim oldu. Sonra İzmir’e geldim ve Tante Rosa Kitabevi’ni açtım. Yani yayın sektöründe sadece matbaa kısmında çalışmadım diyebilirim. 

Kitaplar ile olan ilişkin nasıl başladı? 

Bu işin sebebi Ankara’da yaşamam sanırım. Çünkü orada okumak, ekmek yemek, su içmek gibi bir doğallıktı. Küçükken okuyacak bir şey bulamayınca ansiklopedi okurdum. Bir an önce büyümek büyüklerin okuduklarını okumak isterdim. Sanırım merak duygum beni bu işin içine sürükledi ve yolumun kesiştiği değerli Kitap Kurdu Cafe beni sektöre alıştırdı. İstanbul’a taşınınca Remzi Kitabevi ile çalışmaya başladım. Şimdi de buradayım.

Gelelim Tante Rosa’ya. İsmine nasıl karar verdin? 

Aslında Tante Rosa en başta benim hikâyem. Beni sarıp sarmalayan, kadınları sarıp sarmalayan bir hikâye. Çok biz, çok Sevgi Soysal, çok başlangıç, çok ısrar, çok baş kaldırı… Ayrıca bunların ötesinde, Sevgi Soysal için bir alan genişletme isteğimden dolayı ismi Tante Rosa oldu. Türkiye edebiyatında tozlu raflardan kurtulsun ve daha çok okunsun istedim. Çok okunsun istediğim yazarların başında Sevim Burak, Selçuk Baran da gelir mesela.

Tante Rosa’yı açma fikri nasıl oluştu? Açarken neler hayal etmiştin?

Tante Rosa’nın başlangıç noktası, kitaplar gibi bir itiraza tutunmayla başladı. “Öteki” rafı kurduk mesela. Sistemin her geçen gün saldırıp yok etmeye çalıştığı birçok kimlik-başlık o rafta toplandı. Lgbti+’lar, veganlar, öğrenciler, hayvan hakları, kadın hakları, çocuk hakları, militarizm, göçmenler, gıda politikası için uğraşanlar, ağaçlar, toplumsal cinsiyetten bahsedenler… Ve daha bir sürü birleşim.

Tante Rosa kitabında tam da şöyle bir cümle varO Rosa ki başkası tarafından verilmiş bir ad, başkası tarafından çektirilmiş acılardır. Bu raf da tam olarak bunların toplamı oldu.

Kitap seçkimizi çok satanlara, çok satması gerekenlere, aynılaşan kitaplara göre değil de daha çeşidi geniş, daha şaşıracakları bir yerden kurduk. Okuyucu kitlemize iyi edebiyat sunmayı tercih ettik. Mağazalarda kaybolan yayınevleri için çabaladık. Dayanışma duygusuna, birlikte olma, yenilenme ve cesareti somutlaştırma duygusuna ihtiyacımız tahminimizden büyük. Bununla büyümeye çalıştık.

Sonra ne oldu?

Sonra neler oldu neler… Covid 19’dan dolayı gün aşırı insanların ölmesi normalleşmeye başladı. Hastalığı bile unutacak kadar vicdanımızın, aklımızın asla anlamlandıramadığı şeyler oldu. O kadar acı şeyler yaşandı ki, insanlar umutsuzluktan ve çaresizlikten kendilerine kapandılar. Anksiyete oranında yanlış bilmiyorsam yüzde 30 civarında artış olmuş. Hepimiz birbirimizden uzaklaşmaya başladık. Hatırladığımız hayatımız, sinemaya, tiyatroya gitme duygumuz kaybolmaya başladı. Sonra merak duygumuzu bastırmaya başladık. “Aman, ağzımızın tadı bozulmasın” dönemine girdik sanırım. Ses çıkardıkça kafasına vurulan bir toplumsal yorgunluk çöktü üstümüze. Faşizm elini kolunu sallayarak yürüyor üstümüze. Bizi de merak duygusunun kaybı vurdu en başta. Yakın zamanda ise yayıncıların yaptığı zamlar bizi okura hem mahcup etmeye başladı hem de artık kitap satamaz duruma getirdi. Buna çözüm bulmaya çalışmadı kimse. Bu da tarihe not olarak düşülsün. Üvey evlat bile değiliz bu meslek uzantılarının arasında.

Kapanmanızın sadece Covid 19 ile ilgili olmadığını biliyorum. Biraz onlardan bahsedebilir misin?

Pandemi koşulları mevcut siyasi düzlemin kendi çıkarına kullandığı OHAL koşullarına döndü. O saatte çıkamazsın, bu saatte çıkabilirsin, oraya gidemezsin, bunu alamazsın gibi saçma sapan bir sistem çizdiler. Yardım etmek yerine bizden para istediler. Yetmedi, kültür sanat alanında iş yapan herkesi öyle bir karanlığa ittiler ki inanılmaz. Bir sürü sanatçı öldü… İnternet satışı bu dönemde tavan yaptı. Elbette kitaba ulaşımı önemsiyoruz ama işin ehli olmayan sitelerden değil. Bu çok ağır bir darbe. Bu bir meslek. Israrla yineliyorum: KİTAPÇILIK KAYBOLMAYA BAŞLAMIŞ BİR MESLEK. Manavdan peynir almıyorsanız, kitabınızı da kitapçılardan alın. Biz gittiğimizde asıl o zaman karanlık yaklaşacak. Acil bir çağrı bu. 

Sence bizi ne kurtaracak? 

Ingmar Bergman’a sormuşlar, “Gidişat kötü, dünya nasıl kurtulacak?” diye. “Utanç,” demiş Bergman. “Dünyayı bir tek utanç kurtarabilir.” Ben buna ek olarak merak diyorum. Tüm baskılar, (aklınıza politik veya apolitik tüm ihtimalleri getirerek düşünün bunu) merak duygusuyla yıkılmaya başlar. Cesaret orada başlar ve bu yayılır, bulaşır.

Somut olarak ise kitabevlerinin bir meslek birliği, bir sendikal örgütlenmesi olmalı. Sabit fiyat yasası için, dağıtım firmalarının aradan çıkarılması için somut tespitler yapılmalı. Bunların yasallaşması için yöntemler denenmeli. Çünkü öyle kuru kuruya devlet destek olsunla olmuyor o işler. Devlet desteği bekleniyor olması gerçekten artık aklımın almadığı bir şey. Hak, talep edilen değil alınan bir yerde duruyordu hep. Bunu unutup duruyoruz sanki. Birlikte mücadele ederek kazanabileceğimiz koca bir hayat varken, talep edip kenarda beklemek anlamsız.

Yani okuyucular neler yapmalı bu şahane dükkânların, kitabevlerinin kapanmaması için?

Okur ne yapabilir? Bizden vazgeçmemeli. Kitabevlerinden, sahaflardan vazgeçmemeli. Bizim gerçekten kalbimiz buruk, bunu unutmasınlar. 
Yazar ne yapabilir? Hep aynı yerlerde etkinlik yapmamalı. Yayıncılar ne yapabilir? Bağımsız kitabevlerinin büyümesi için fırsat yaratabilir, teşvik edebilir. Bunlar ilk aklıma gelenler.

Gitmeden bir şeyler eklemek ister misin?
Yazarlara, şairlere, yayıncılara son bir şey söylemek istiyorum. Okura gereğinden fazla şey söyledik çünkü. Dilerim düşünürler. Biz gidince sizi kim anlatacak? Sizden kim bahsedecek? Birlikte yürüyemediğimiz zaman dünya neye benzeyecek?

Söyleşimizin sonunda herkese sorduğum listeyi sana da sormak isterim. En sevdiğin ilk beş kitabı paylaşır mısın bizimle?

İlki Tante Rosa tabii ki. Diğerleri ise henüz okumadıklarım, henüz keşfedemediklerim, henüz yazılmayanlar. Okurlar bu kısmı affetsin 🙂

Daha fazla gündem içeriği için tıklayın.