1 Ekim bütün dünyada yürüyüş günü olarak kutlanıyor. “Yürüyüş en iyi ilaçtır.” diyen Hipokrat’ın izinden gidip yürümenin faydalarını sosyolojik, bilimsel, felsefi ve edebî yönleriyle anlatan dört kitabı sizin için derledik. 

Oya Tuğcu Özağaç 

Yürümenin Sosyolojisi

Yürümek üzerine kafa yoran antropolog ve sosyolog David Le Breton, Yürümeye Övgü (Eloge de la Marche) adlı kitabına “Yürüyüş dünyaya açılmaktır,” diye başlar. Özellikle bir amaç için değil de zevk için yürüyüş yapmanın, yürüyüş sırasında problem çözmenin, düşüncelere dalmanın insana özgü olduğunu yazar. Yürüyüş bedeni olduğu kadar beyni de çalıştırır. Bu yüzdendir ki modern hayatın getirdiği araba, asansör gibi bazı icatlar aslında insanda daha derin birtakım arızalar bırakıyor.

Le Breton, yürüyüş tutkunu Rousseau ve Kazancakis’ten alıntılar yapar. Tek başına yürüyen Rousseau böylece kendi olduğunu söylerken Kazancakis daha büyük bir mutluluk isteyebilmenin ihtiyatsızlık olacağını düşünür. Elbette bu mutluluğu etkileyen başka etmenler de vardır. Mesela, yalnız mı yürünecek yoksa bir arkadaş ya da grupla mı? Yalnız yürümek, bedenin sesini daha fazla dinlemeye, zamanın takibini zorlaştırmaya sebep olsa da uyumsuz bir arkadaş ya da grup daha zararlı olabilir. Örnek olarak verdiği Laurie Lee, bu sıkıntıyı şöyle anlatır: “Artık yolun tek kralı gibi, düş gücümün özel olarak ilgilendiği bahçelerin büyük ve yapayalnız efendisi gibi göremiyordum kendimi.”

Yürümek vücudu sağlıklı mı tutar yoksa ayakları kanatıp dizleri hırpalayarak zarar mı verir? Ne giymeli ne taşımalı ki işkenceye dönmesin bu zevkli olay. Peki her yolcu yorulduğunda uyuyacak yer bulabilir mi? Tesadüfen bulunan barınaklar, kulübeler ya da sığınaklar fare ve böcek dolu olabilir, doğa ise sivrisinek ve doğa olayları yüzünden zorluk yaşatabilir. Nitekim kitapta yer verdiği Stevenson, Bashô ve Abbey, uzun yürüyüşlerinde uyuyacak yer bulmaktaki sıkıntılarından bahsederler. 

Yine de her sıkıntıya değen o sessizlik, bir yerin imzası gibidir. Camus, kuş cıvıltıları ve keçi seslerinin bir gürültü yoğunluğu oluşturduğunu söyler. Zaten yürüyenler de şarkı söyleyebilirler ve şarkı, yolun zorluklarını ortadan kaldırabilir. 

Yürüyüş, olağanüstü bir antropolojik etkinliktir çünkü insan dünyadaki yerini ve başkalarıyla olan bağını sorgular, dolaştığı yerler üstüne bilgi edinir, evlerini, bahçelerini, mimarisini, uzaklara gittiyse mutfaklarını, dillerini inceler. Daha kısasına ise gezinti denir ve Alman filozof Shelle gezintiyi bir sanat gibi görür. 

Yürüyüş bir söylemdir aynı zamanda ve hatıralardan, duygulardan oluşan bu söylemi yazıya dökmek, bazen karşı konulamaz bir istek hâline gelir. Yolculuk yazıları ve anıları bu yüzden yazılır. Fotoğrafların eşlik ettiği gezi anıları, birçoğuna cesaret verir, yol gösterir.

Kitapta uzak diyarlarda değişik maceralara yol açmış kişiler ve yaşadıkları dudak uçuklatıcı olaylar da kent yürüyüşleri ile beraber yer alır. Kent yürüyüşleri başıboş rasgele olduğunda insanın kendini keşfetmesine yardımcı olur. Her ne kadar Pierre Sansot’un dediği gibi kent, toprağı, tepeleri, ormanları, tarlaları elimizden alsa da Sokrat’ın yaptığı gibi, insanlardan da öğrenilecek çok şey vardır. Acele acele yürüyenler, gitmek istedikleri noktaya bir an önce ulaşmak isteyenler, itiş kakış, trafik, olmayan kaldırımlar vardır. Kornalar, motosikletler ve hoparlör sesleri gürültü yaratır. Öyle ki, Le Breton kentin gürültüyle eş anlamlı olduğunu ileri sürer. Kentte tek huzurlu yer mezarlıklardır. 

Duyulanlar, koklananlar, görülenler kentte ve doğada farklı olsa da hepsi ruhu besler. “Yolculuk yapılmaz, yolculuk bizi yapar,” der yazar. (1)

Yürümenin Bilimi

Shane O’Mara, Yürüyüşe Övgü (In Praise of Walking) kitabında iki ayak üzerinde yürümenin dünyaya hem mecazi hem de gerçek anlamda bakışımızı değiştirdiği gerçeği doğrultusunda övgüyle başlar. Elleri boşa çıkaran bu duruş beynin de farklı çalışmasını sağlamış, ayak ve ellerin birbirinden bağımsız çalışmaları, beynin gelişmesine olanak vermiştir. 

Beynin, hareket için geliştiğini, hareket etmek zorunda olmayan bir mekanizma için beynin gelişmiş olmasının gereksiz olduğunu hayvanlar dünyasından örnekler vererek anlatır. Evrimleşme sırasında sadece adaptasyon gerçekleşmez; aynı zamanda işe yarayan işlevler uzun süreli aktarımla gelecek nesillere geçer. Genlerimizin çoğunu paylaştığımız şempanzeler, orangutanlar ve benzerleri bizim iki ayak üzerinde daha az enerji harcayarak gidebileceğimiz mesafeyi dört ayakları üzerinde daha fazla enerji harcayarak giderler. Hatta bütün türlerin içinde en iyi yürüyen denebilir insan için. 300.000 sene önce ortaya çıkan Homo sapiens, 60.000 sene önce Afrika’dan dünyaya yayılmış, bunu da yürüyerek yapmıştır. 

Yani yürümek işlevsel bir beceri. Dengede durmak, gideceğimiz yönü bulmak beyni geliştiriyor, insanlarla sosyalleşmeyi, bağımsız olmayı kolaylaştırıyor. Denge, pasif bir duyu ancak primatlarda olduğu gibi insanlarda da hep tetikte. Kayarken düşmemek için vücudun bütün kaslarının uyumlu bir biçimde hareket etmeye karar vermesi sadece birkaç saniye sürüyor. 

Görme engellilerin yürümeye ilk başladıkları zamanlar ve ileride yön bulma becerileri gözlemlendiğinde anlaşılıyor ki görsel dünyaya gereğinden fazla önem veriliyor. Mekân algısına katkıda bulunan mekanizmalardan sadece biri görsel. Beyindeki hipokampüs aslında bütün duyulardan veri toplayıp üç boyutlu dünyayı inşa ediyor. Burada 20. yüzyılın ortalarında popüler olan Gestalt psikolojisinin dünyayı ayrı parçalardan ziyade bir bütün olarak algıladığımız fikrini savunuyor. Beynin aktif ve pasif duyulardan yararlanan içsel bir GPS’e ve zaman hissine sahip olduğu kanıtlanıyor. 

Gittikçe şehirleşen dünyamızda bütün bu becerileri kullanmak zorlaşıyor elbette. Şehir planlamacıların yürüyüş yapanlar için uygun gördükleri yollar, yürüyüşçülerce kabul görmeyebiliyor. Kendi patikalarını oluşturuyorlar. Yine de uymaya mecbur kaldıkları trafik ışıkları ve kaldırımlar var. Toplam 171 milyon insan yaşayan 366 Avrupa şehrindeki yeşil alanlar incelendiğinde İtalya’nın Reggio di Calabria şehrinde yeşil alan %2 iken İspanya’nın Ferrol şehrinde %46 olduğu görülmüş. Nüfusun gittikçe yaşlandığı, yaşlı nüfusun ayakta ya da yürümeye yardımcı bir ekipmanla yürüyebildiği gerçekleri, şehir planlayıcılarının dikkat etmesi gereken konulardan.

Hareketsizliğin kişilik değişimine (kötü yönde) sebep olabileceğini biliyor muydunuz? Kişiliğin büyük beşlisi olarak adlandırılan yeni fikirlere açıklık, vicdanlı olmak, dışadönüklük, uyumluluk ve nevrotiklik özelliklerinden üçü, yani açıklık, dışadönüklük ve uyumluluk, hareketsiz kalındığında kötü anlamda etkileniyor. Olumsuz kişilik değişikliklerine maruz kalanlar genelde hareketsiz yaşamı tercih edenler. Ayakta durmak kan akışını hızlandırıyor, yürümek beyni ve vücut sistemlerini aktive ediyor, yeni molekül oluşumundan karaktere kadar değişim gerçekleşiyor.   

Yürümeyle elde edilen oksijen ve yenilenen vücut, yaratıcılığı da etkiliyor. Yazar David Thoreau yürümeye başladığı anda yaratıcılığının da harekete geçtiğini söylerken Nobel ödüllü psikolog ve ekonomist Daniel Kahneman meşhur Hızlı ve Yavaş Düşünme kitabında kendinden örnek verip problem çözmek için yürümesini yavaşlatması gerektiğini söylüyor. Yani yürüyüş hızı ne anlamda yaratıcı olmak istediğimize göre değişebiliyor. Bu da bizi bir sonraki konuya hazırlıyor. (2)

Yürümenin Edebiyatı

Lauren Elkin, Flanöz: Şehirde Yürüyen Kadınlar kitabında şehirde yaşayan kadınların gözüyle şehre ve yürümeye bakıyor. Kitapta bahsi geçen beş büyük şehir Paris, New York, Tokyo, Venedik ve Londra. Fransızca bir kelime olan flâneur amaçsızca yürüyen anlamında ve 1900’lerin ilk yarısında ortaya çıkmış; flâneuse, amaçsızca yürüyen, gezinen kadın oluyor hâliyle. İlk gezindiği şehir, öğrencilik yıllarındaki Paris. Okuldan çıkan liselilerin sigara içtiği, Fransız yazar George Perec’nin 1970’lerde sık sık gitmiş olduğu caféde o zamandan bu zamana değişmeyen infraordinary, yani hiçbir şey olmazken olan şeyi gözlemler. Saint-Michel’deki Gibert Jeune kırtasiyesinden aldığı not defterine gördüklerini çizer, hissettiklerini yazar. 

Üniversitenin son senesinde geri döndüğü New York’ta, Fransa’da edindiği alışkanlığı sürdürmeye kararlıdır. Katıldığı bir seminerde gezen kadınların tarih boyunca aslında fahişe olarak nitelendirildiğini, gezinmenin daha çok erkeklere uygun görülen bir alışkanlık olduğunu öğrenir. Kitabın orijinal kapağındaki resmin sebebi de budur. Türkçeye çevrilirken kapakta kullanılmayan bu resimde Lincoln benzeri, sakallı, bastonlu, şapkalı bir erkeğin üzerine pembe bir etek giydirilmiş. Edebiyatta flâneur örnekleri ararken Baudelaire’e, Balzac’a, Edgar Allan Poe’ya, Amy Levy’a, resim sanatında Rus aristokrat Marie Bashkirtseff’e ve daha nice sanatçıya denk gelmiş. 

Yürümek için bastona ihtiyaç duyulması gibi penise ihtiyaç duyulmasını, kadınların Gore-Tex botlarını giyip şehirde rahatça dolaşamamalarını hicveden yazar, başka büyük şehirlerde de durumu inceler. Virginia Woolf’un Londra’sına gider mesela. Yazarın uzun süre oturduğu ve romanlarının çoğunu yazdığı Bloomsbury Meydanı’nda onu düşünür, Woolf’un günlüğünde uzun zamandır yürüyüşe çıkmadığını yazdığını hatırlar ve ondan bir ay sonra Ouse Nehri’ne, cepleri taşlarla dolu yürümesini gözünde canlandırır. Londra, yürüyen – ya da yürüyemeyen – kadın sanatçıların dolu olduğu bir şehirdir ve kitapta her birine değinilir.

Venedik hakkında bir roman yazar. Jeanette Winterson gibi şehri hiç ziyaret etmeden hakkında hikâye yazan yazarların tersine, kendisi defalarca Venedik’e gitmiştir. Yoğun bir dincilik hissettiği Venedik’te yaşadıklarının arasında hatırladıklarından biri de sokakta yürürken bir adamın eteğini tasvip etmez bir şekilde konuşması olur. 

Tokyo’ya, erkek arkadaşı çalıştığı yerden Tokyo’ya transfer edilince gider. Bir inanışa göre Paris’te umduklarını bulamayan Japon turistlerin Paris’teki Hôspital Sainte-Anne’de kapatıldıkları bir akıl hastanesi vardır. Kendisi de Tokyo hakkında benzer şeyler hisseder. Tamamen işlevselliğin ön planda oluşu Tokyo’yu endüstriyel bir şehir hâline sokmuştur ve yürümeyi zorlaştırmıştır. Hakikaten Türkçede pişmiş tavuğun başına gelmez denilen olaylar Tokyo’da onları bulur ama bu arada Tokyo’yu ve ona hissettirdiklerini yazar bu güzel kitapta anlatır.       

Bir Amerikalı olarak Avrupa’da yaşamak ve hatta Fransız vatandaşlığına geçmek hakkında da düşüncelerini ve deneyimlerini öğrendiğimiz Elkin’in Flanöz: Şehirde Yürüyen Kadınlar kitabı, insana “Haydi,” diyor; “Haydi al bir not defteri, başla gittiğin her şehirde yürümeye. Gördüklerini, duyduklarını, hissettiklerini not et ki, seneler sonrası için referans olsunlar!” (3)

Yürümenin Felsefesi

Hayır, Bookinton’da daha önce tanıttığımız Frederic Gros’un Yürümenin Felsefesi kitabını anlatmayacağız. 2022 senesinde çıkan, henüz dilimize kazandırılmamış bir kitabı sizin için derlememe kattım. Bruce Baugh’un Filozofların Yürüyüşleri kitabı, bizi Nietzsche, Kierkegaard, Virginia Woolf, Samuel Taylor Coleridge, André Breton, Rousseau ve Simone de Beauvoir ile yürüyüşe çıkarıyor. Bu filozofların önemli yapıtlarını ve fikirlerini anlamanın yanı sıra onların geçtiği yerlerden geçiliyor. 

Hakikaten de Filozofun Yolu adında bir yer var; Immanuel Kant’ın her gün tam saat 5’te çıktığı ve yürüdüğü yolu anmak adına Kaliningrad’da. En az bu yol kadar Kyoto’da da 20. yüzyıl filozofu Kitaro Nishida’nın her gün üniversiteye giderken kullandığı bir Filozofun Yolu var. Demek ki yürümek ve düşünmek, derlemenin başındaki sosyolojik bakış açılı kitapta bahsedildiği gibi, el ele giden işler ve hem yazarlar hem de filozoflar, yürüyerek düşüncelerini toparlıyorlar. 

Kitapta bahsedilenlerden René Descartes, Jean-Paul Sartre ve Simone de Beauvoir için yürüyüşün düşüncelerinde fazlasıyla kayda değer bir katkısı olmamış. Søren Kierkegaard, Jean-Jacques Rousseau ve Friedrich Nietzsche ise felsefi düşüncelerinde yürümenin önemini hep vurgulamışlar. Üçüncü grup ise yazar olmalarına rağmen felsefi düşüncelere de yer veren André Breton, Virginia Woolf ve Samuel Taylor Coleridge. Yazar hepsinin yürüdüğü şehirlerde, alanlarda, ormanlarda, dağ patikalarında ve yaylalarda yürüyor ve onların yürüyüşleri ve düşünceleri arasındaki bağlantıyı anlamaya çalışıyor. (4)

Hakikaten de İsviçre Alpleri’ndeki patikada yürümeden Nietzsche belki de felsefede kendisi ile bağdaştırılan düşünceyi öne süremeyecekti; Doğu Sussex’in güneylerinde yürümeyen Virginia Woolf, Bayan Dalloway (Mrs. Dalloway) kitabını yazmayacaktı. 

İster grupla Karadeniz’de yaylaları gezelim ister deniz kenarında yalnız gezinelim, yürüyüş hayatımızın bir parçası olsun. Dünya Yürüyüş Günümüz kutlu olsun!

Kaynaklar

  • (1) Le Breton, D. (2008). Yürümeye Övgü. Sel Yayıncılık, İstanbul.
  • (2)  O’Mara, S. (2020). Yürüyüşe Övgü. Raskolnikov Kitap, Denizli.
  • (3) Elkin, L. (2018). Flanöz: Şehirde Yürüyen Kadınlar. Nebula Yayınları, İstanbul.
  • (4)  Baught, B. (2022). Philosophers’ Walks. Routledge, New York.

Diğer dosya içeriklerini okumak için tıklayın.